Konuya cevap cer

Bediüzzaman Said Nursi


                          Takarrür etmiş usuldendir: Akıl ve nakil tearuz ettikleri  vakitte, akıl asıl itibar ve nakil te’vil olunur. Fakat o akıl akıl olsa  gerektir.



 Hem de tahakkuk etmiş: Kur’an’ın her bir tarafında intişar eden  makasıd-ı esasiye ve anasır-ı asliye dörtdür. Onlar da: İsbat-ı Sani-i Vâhid ve  Nübüvvet ve Haşr-i cismanî ve Adalettir. Yani hikmet tarafından kâinata irad  olunan suallere şöyle: “Ey kâinat!.. Nereden ve kimin emriyle geliyorsunuz?  Sultanınız kimdir? Delil ve hatîbiniz kimdir? Ne edeceksiniz? Ve nereye  gideceksiniz?..” Kat’î cevap verecek yalnız Kur’an’dır. Öyle ise Kur’an’da  makasıddan başka olan kâinat bahsi istidradidir. Tâ sanatın intizamıyla Sani-i  Zülcelâl’e istidlâl yolu gösterilsin. Evet, intizam görünür. Ve kemâl-i vuzuh  ile kendini gösterir. Sani’in vücud ve kasd ve iradesine kat’iyyen şehadet eden  intizam-ı san’at, kâinatın her cihetinde boynunu kaldırarak her canibinden  lemean eden hüsn-ü hilkati nazar-ı hikmete gösteriyor. Güya herbir masnu’ birer  lisan olup Sani’in hikmet’ini tesbih ediyor. Ve herbir nev parmağını kaldırarak  şehadet ve işaret ediyor. Madem maksat budur ve madem kâinatın kitabından  intizama olan rümûz ve işaratını taallüm ediyoruz. Ve madem netice bir çıkar;  teşekkülât-ı kâinat nefsülemirde nasıl olursa olsun bize bizzat taallûk etmez.  Fakat o meclis-i âlî-i Kur’ânî’ye girmiş olan kâinatın her ferdi dört vazife ile  muvazzaftır.



 Birincisi: İntizam ve ittifak ile Sultan-ı Ezelin saltanatını  ilân...


İkincisi : Herbiri birer fenn-i hakikînin mevzu ve müntehabı  olduklarından İslâmiyet fünun-u hakikiyenin zübdesi olduğunu izhar ...


Üçüncüsü: Herbiri birer nev’in nümunesi olduklarından hilkatte  cârî olan kavanîn ve nevâmîs-i İlâhiyeye İslâmiyeti tatbik ve mutabık olduğunu  isbat.. ta o nevamis-i fıtriyenin imdadıyla İslâmiyet neşv ü nema bulsun. Evet,  bu hasiyetle Din-i mübin-i İslâm; sair heva ve heves içinde muallâk ve mededsiz,  bazan ışık ve bazan zulmet veren ve çabuk tagayyüre yüz tutan dinlerden mümtaz  ve serfirazdır.


 Dördüncüsü : Herbiri birer hakikatin nümunesi olduklarından,  efkârı hakaik cihetine tevcih ve teşvik ve tenbih etmektir. Ezcümle: Kur’an’da  kasem ile temeyyüz etmiş olan ecram-ı ulviye ve süfliyeyi tefekkürden gaflet  edenleri daima ikaz ederler. Evet, kasemat-ı Kur’aniye nevm-i gaflette dalanlara  Kar’ul-asâdır.



 Şek ve süphe etmemek lâzımdır ki mû’ciz ve en yüksek derece-i  belâgatte olan Kur’an-ı Mürşid, esâlib-i Araba en muvafıkı ve tarik-ı istidlâlin  en müstakîm ve en vâzıhı ve en kısasını ihtiyar edecektir. Demek hissiyat-ı  âmmeyi tefhim ve irşad için bir derece ihtiram edecektir. Demek delil, olan  intizam-ı kâinatı öyle bir vech ile zikredecek ki; onlarca mâruf ve akıllarına  me’nûs ola... Yoksa delil, müddeadan daha hafî olmuş olur. Bu ise, tarik-ı  irşada ve meslek-i belâgata ve mezheb-i i’caza muhaliftir. Meselâ: Eğer Kur’an  dese idi: Yâ eyyühennas!.. Fezada uçan meczub ve misafir ve müteharrik olan  küre-i zemine ve cereyanıyla beraber müstakarrında istikrar eden şemse ve  ecram-ı ulviyeyi birbiriyle bağlayan cazibe-i umumiyeye ve feza-yı gayr-i  mütenahîde dal ve budakları münteşir olan şecere-i hilkatten, anasır-ı kesireden  olan münasebat-ı kimyeviyeye nazar ve tedebbür ediniz; tâ Sâni-i Alemin  azametini tasavvur edesiniz. Veyahut; O kadar küçüklüğüyle beraber bir âlem-i  hayvanat-ı hurdebiniyeyi istiab eden bir katre suya, aklın hurdebiniyle temaşa  ediniz; tâ Sâni-i Kâinat’ın herşeye kadir olduğunu tasdik edesiniz.



Acaba o halde; delil müddeâdan daha hafi ve daha muhtac-ı izah  olmaz mı idi?.. Hem de onlarca muzlim bir şeyle, hakikati tenvir etmek veyahut  onların bedahet-i hislerine karşı mugalâta-i nefis gibi bir emr-i gayr-i makule  teklif olmaz mı idi?.. Halbuki i’caz-ı Kur’an pek yüksek ve pek münezzehtir ki:  Onun safî ve parlak damenine ihlâl-i ifham olan gubar konabilsin.



Bununla beraber Kur’an-ı Mu’cizü’1-Beyan âyât-ı beyyinâtın  telâfifinde maksad-ı hakikîye telvih ve işâret ettiği gibi bazı zevahir-i âyâtı  -kinayede olduğu gibi- maksada menâr etmiştir.



 Hem de usul-i mukarreredendir: Sıdk ve kizb, yahut tasdik ve  tekzib; kinayât ve emsallerinde, fenn-i beyanda “maânî-i ûlâ” tâbir olunan  suret-i mânâya raci değildirler. Ancak “maânî-i sânevî” ile tabir olunan maksad  ve garaza teveccüh ederler. Meselâ: “Filânın kılıncının bendi uzundur” denilse;  kılıncı olmazsa da, fakat kameti uzun olursa, yine hüküm doğrudur, yalan  değildir. Hem de; nasıl kelâmda bir kelime, istiâreye karine-i mecazdır. Öyle  de; kelime-i vahid hükmünde olan kelâmullahın bir kısım âyâtı, sair ihvanının  hakikat ve cevherlerine karine ve rehnümâ ve komşularının kalblerindeki sırlara  delil ve tercüman oluyorlar.



 Elhasıl : Bu hakikati pîş-i nazârâ getiremeyen ve âyetleri  muvazene ve doğru muhakeme edemeyen, meşhur Bektaşî gibi -ki: Namazın terkinde  taallül yolunda demiş;


 "Kur'ân diyor  ilerisine de  hafız değilim"-nazar-ı hakikate karşı maskara olacaktır.

    Muhakemat, s.10-13



Mazide nazarî olan birşey, müstakbelde bedihî olabilir. Şöyle  tahakkuk etmiştir: Alemde meylü’l istikmal vardır.1


 

 O’nun ile hilkat-i âlem, kanun-u tekâmüle tâbidir. İnsan ise;  âlemin semerat ve eczasından olduğundan, onda dahi meylü’l-istikmalden bir  meylü’t-terakki mevcuttur. Bu meyl ise telâhuk-u efkârdan istimdat ile neşv ü  nema bulur. Telâhuk-u efkâr ise; tekemmül-ü mebâdi ile inbisat eder. Tekemmül-ü  mebâdi ise; fünun-u ekvanın tohumlarını sulb-ü hilkatten zamanın terbiyegerdesi  bir zemine ilka’ ile telkih eder. O tohumlar ise tedricî tecrübeler ile büyür ve  neşv ü nema bulur.



 Buna binaendir: Bu zamanda bedihiyye ve ulûm-u âdiye sırasına  girmiş pek çok mesail var; zaman-ı mazide gayet nazarî ve hafî ve bürhana muhtaç  idiler. Zira görüyoruz: şimdilik coğrafya ve kozmoğrafya ve kimya ve tatbikat-ı  hendesiyyeden çok mesail var ki: Mebâdî ve vesaitin tekemmülüyle ve telâhuk-u  efkârın keşfiyatıyla bu zamanın çocuklarına dahi meçhul kalmamışlardır. Belki  oyuncak gibi onlar ile oynuyorlar. Halbuki İbn-i Sîna ve emsaline nazarî ve;  hafî kalmışlardır. Halbuki hikmetin bir pederi hükmünde olan İbn-i Sîna,  şiddet-i zekâ ve kuvvet-i fikir ve kemal-i hikemiyye ve vüs’at-i karîha  noktasında bu zamanın yüzlerce hükemasiyle muvazene olunsa, tereccüh edip ve  ağır gelecektir. Noksaniyyet İbn-i Sîna’da değil; çünkü ibn-i zamandır. Onu  nakıs bırakan zamanın noksaniyeti idi. Acaba bedihi değil midir ki, Kolomb-u  zûfünûn’un sebeb-i iştiharı olan; yeni dünyanın keşfi, faraza bu zamana kadar  kalmış olsa idi; hiç kaptan arasında kıymeti olmayan bir kayık sahibide Yeni  Dünyayı eski dünyaya komşu etmeye muktedir olacaktı. Evvelki keşşafın tebahhur-u  fikrine ve mehaliki iktihamına bedel, bir küçük sefine ile bir pusla kifayet  edecekti. Fakat bununla beraber şimdi gelecek bir hakikatı nazar-ı dikkate almak  lâzımdır. Şöyle ki: Mesail iki kısımdır.



 Birisinde telâhuk-u efkâr tesir eder. Belki ona mütevakkıftır.  Nasıl ki; maddiyatta büyük bir taşı kaldırmak için teavün lâzımdır.



 Kısm-ı diğerîde esas itibariyle telâhuk ve teavün tesirsizdir.  Bin de, bir de birdir. Nasıl ki hariçte bir uçurum üzerinde atlamak veyahut bir  dar yerde geçmekte küll ve küll-ü vahid birdir. Teavün faide vermez.



 Bu kıyasa binaen fünunun bir kısmı, büyük taşın kaldırılması  gibi teavüne muhtaçtır. Bunların ekseri, ulûm-u maddiyedendir. Diğer bir kısmı  ikinci misale benzer. Tekemmülü def’î, yahut def’î gibi olur. Bu ise, ağlebi  mâneviyat veya ulûm-u İlâhiyedendir. Lâkin eğer çendan telâhuk-u efkâr Bu kısm-ı  saninin mahiyetini tağyir ve tekmil ve tezyid edemez ise de; bürhanların  mesleklerine vuzuh ve zuhur ve kuvvet verir.



 Hem de nazar-ı dikkate almak lâzımdır ki: Kim bir şeyde çok  tevaggul etse; galiben başkasında gabîleşmesine sebebiyet verir. Bu sırra  binaendir ki: Maddiyatta tevaggul eden mâneviyatta gabileşir ve sathî olur. Bu  noktaya nazaran; maddiyatta mahareti olanın mâneviyatta hükmü hüccet olmasına  sebep olmadığı gibi çok defa sözü dahi şayan-ı istimâ’ değildir. Evet bir hasta;  tıbbı, hendeseye kıyas ederek tabibe bedelen mühendise müracaat edip gösterdiği  ilâcı istimal eder ise; akrabasına tâziye vermeye dâvet ve kendisi için  kabristan-ı fenanın hastahanesine nakl-i mekân etmek için bir raporu istemek  demektir. Kezalik hakaik-ı mahza ve mücerredat-ı sırfeden olan mâneviyatta,  maddiyyûnun, hükümlerine müracaat ve fikirleriyle istişare etmek, âdeta lâtife-i  Rabbaniye denilen kalbin sektesini ve cevher-i nuranî olan aklın sekeratını ilan  etmek demektir. Evet, herşeyi maddiyâttâ arayanların akılları gözlerindedir. Göz  ise, mâneviyatı göremez...   


Muhakemat, s. 13-15




İsrâiliyyatın bir taifesi ve hikmet-i Yunaniyenin bir kısmı  daire-i İslâmiyete duhul etmeleriyle, din süsüyle görünerek, efkârı ihtilâle  verdiler. Şöyle ki: O necib kavm-i Arab, zaman-ı cahiliyette bir ümmet-i ümmiyye  idi. Vakta ki içlerinden hak tecelli edip istidad-ı hissiyatları uyandı da  meydanda yol açan din-i mübini gördüklerinden umum rağabat ve meyilleri, yalnız  dinin mârifetine inhisar eylediler. Fakat kâinata olan nazarları teşrihat-ı  hikemiyye nazarıyla değil, belki istitraden yalnız istidlâl için idi. Onların o  hassas zevk-i tabiîlerine ilham eden yalnız onların fıtratlarına münasib olan  geniş ve ulvî muhitleri; ve safî ve müstaid olan fıtrat-ı asliyeleri tâlim ve  terbiye eden yalnız Kur’an idi. Bundan sonra kavm-i Arab, sair akvamı bel’  ettiği gibi milel-i sairenin mâlûmatları dahi Müslüman olmaya başladığından,  muharrefe olan İsrailiyat ise: Vehb, Kâ’b gibi ulema-i ehl-i kitabın  İslâmiyetlerinin cihetiyle Arapların hazain-i hayalâtına bir mecra ve menfaz  bularak o efkâr-ı safiyeye karıştılar. Hem sonra da ihtiram dahi gördüler. Zira  ulema-i, ehl-i kitaptan İslâmiyete gelenler, İslâmiyet şerefiyle gayet celâlet  ve tekemmül ettiklerinden, mâlûmat-ı müzahrefe-i sabıkaları makbule ve müselleme  gibi oldular.. reddedilmedi. Çünki İslâmiyetin usulüne musadim olmadığından  hikâyat gibi rivayet olunur iken ehemmiyetsizliği için tenkitsiz dinlenirler  idi. Fakat hayfâ! Sonra hak olarak kabul edildiler. Çok şübehe şükûkâta  sebebiyet verdiler.



 Hem de vaktaki şu İsrailiyat, kitap ve sünnetin bazı îmaatlarına  merci ve bazı mefahimlerine bir münasebetle me’haz olabilirler idi. Fakat âyât  ve hadîsin mânâları değil. Belki faraza doğru olsalar idi, mâsadak ve efradından  olmaları mümkün olduğundan; su’-i ihtiyarlarıyla başka bir me’hazı bulmayan veya  atf-ı nazar etmeyen zahirperestler, bazı âyât ve ehâdîsi o hikâyat-ı  İsrailiyyeye tatbik ederek tefsir eylediler.Halbuki Kur'anı tefsir edecek yine  Kur'an ve hadis-i sahihtir. Yoksa; ahkamı, mensuh olduğu gibi kasası dahi  muharrefe olan İncil ve Tevrat değildir. Evet, mâsadak ile mânâ ayrıdırlar.  Halbuki: Mâsadak olmaya mümkün olan şey, mânâ yerine ikame olundu. Çok da  imkânât vukuata karıştırılıdı.



 Hem de vakta hikmet-i Yunaniyeyi Müslüman etmek için Me’mun’un  asrında tercüme olundu. Fakat pekçok esâtîr vehurâfâtın menbaından çıkan o  hikmet, bir derece müteaffine olduğundan safiye olan efkâr-ı Arabın içlerine  tedahül ettiğinden, bir derece efkârları karıştırdığı gibi tahkikten taklide bir  yol açtı.



 Hem de âb-ı hayat olan İslâmiyetten kariha-i fıtriyeleriyle  istinbat etmeye kabil iken, o hikmetin telemmüzüne tenezzül ettiler. Evet, nasıl  ki ihtilât-ı A’câm ile kelâm-ı Mudarî’nin melekesi fesada yüz tutmakla  muhakkikîn-i ulema o melekeyi muhafaza etmek için ulûm-u Arabiyenin Kavaidini  tedvin ettiler. Öyle de şu hikmet ve İsrailiyat dahi daire-i İslâmiyete  duhulleriyle beraber, bazı nakkad-ı muhakkikîn-i İslâm temyiz ve tasfiyelerine  teşebbüs ettiler. Fakat hayfâ!. tamamiyle muvaffak olamadılar. İş bu kadar da  kalmadı. Çünki tefsir-i Kur’an’a sarf-ı himmet edildiği vakit, bazı ehl-i zâhir  Kur’an’ın nakliyatını bazı İsrailiyata tatbik ve bir kısım akliyatını dahi  hikmet-i mezbûreye tevfik ettiler. Çünki gördüler ki: Kur’an mâkul ve menkule  müstemildir. Hadîs de öyle... Sonra kitap ve sünnetin bazı nakliyat-ı  sâdıkalarıyla ve bazı muharref İsrailiyatın ortasında bir mutabakat ve münasebet  istinbat ettiler.



 Hem de hakikî olan akliyatlarıyla mevhum ve mümevveh olan şu  hikmet arasında bir müşabehet ve muvafakat tevehhüm eylediklerinden şu mutabakat  ve müşabeheti kitap ve sünnetin mânâlarına tefsir ve maksatlarına beyan zannedip  hükmeylediler.

 Kellâ sümme kellâ! Zira Kitab-ı Mu’cizü’1-Beyan’ın misdakı  i’cazıdır. Müfessiri eczasıdır. Mânâsı içindedir. Sadefi de dürrdür, meder  değildir. Faraza bu mutabakatı izhar etmekten maksat o şahid-i sadıkın tezkiyesi  için olsa da yine abestir. Zira Kur’an-ı Mübîn, ona mekalid-i inkıyadı teslim  eden öyle akıl ve naklin tezkiyelerinden pek yüksek ve ganidir. Çünki O, onları  tezkiye etmezse; şehadetleri mesmu’ olamaz. Evet, Süreyya’yı serâda değil,  semada aramak gerektir. Kur’an’ın maanisini de esdafında ara Yoksa karma karışık  olan senin cebinden arama, zira bulamıyorsun. Bulsan da sikke-i belâgat  olmadığından Kur’an kabul etmez.

    

Muhakemat, s. 16-18




Ey ifrat ve tefrit sahipleri!.. Tefsir ve şeriat başkadır,  tefsir ve şeriatte telif olunan kitap yine başkadır. Zira kitap daha geniştir. O  dükkânda cevherden başka, kıymetsiz şeyler dahi bulunur. Eğer bunu  fehmedebildin: Hayse beyseden kurtulacaksın. Dikkat et, nasıl ki bir evin  levazım-ı mütenevviası yalnız bir san’atkârdan alınmaz, belki herbir hacette o  san’atta mütehassıs olana müracaat olmak gerektir. Öyle de: Saadet-saray-ı  kemâlâtta o kanuna tatbik-i hareket etmek gerektir. Acaba görülmüyor mu ki:  Birinin saati kırılsa terziye saatimi dik dese; yuhadan başka cevap var mıdır?

    

Muhakemat, s. 25




Bir gayr-i müslim yalnız mescide girmekle Müslüman olmasına kâfi  olmadığı gibi, tefsirin veya şeriatın kitaplarına, hikmet veya coğrafya veya  tarih gibi bir fennin meselesi girmesiyle tefsir veya şeriat olamaz. Hem de bir  müfessir veya fakih mütehassıs olmak şartıyla hükmü yalnız nefsi şeriat ve  tefsirde hüccettir. Yoksa, tufeylî olarak izinsiz tefsir, şeriat kitaplarına  girmiş emirlerde hüccet değildir. Zira onlarda tufeylî olabilir. Nâkile itab  yoktur. Evet, bir fende sözü hüccet olanın sair fenlerde nakil veya dâvâ  cihetiyle hükmünü hüccet tutmak, taksimü’l-mehasin ve tefrikü’l-mesai olan  kanun-u ilâhîsine veçh-i rıza göstermemek demektir.



 Mantıkça müsellemdir ki: Hüküm, mevzu ile mahmulün yalnız vech-i  ma ile tasavvurlarını iktiza eder. Ve onların teşrihat-ı sairesi ise; o fenden  değildir. Başka fennin mesailinden olmak gerektir. Hem de mukarrerdir ki: Amm,  hâssa delâlât-i selâsen hiçbirisi ile delâlet etmez. Meselâ : Tefsir-i  Beyzâvî’de   olan âyetinde Ermeniye ve Azerbeycan Dağlarının mabeyninde olan te’viline  nazar-ı kat’î ile bakmak en büyük mantıksızlıktır. Zira esasen nakildir. Hem de,  tayini Kur’an’ın medlülü değildir. Tefsirden sayılmaz. Zira o tevil, âyetin bir  kaydının başka fenne istinaden bir teşrihidir. Binaenaleyh o müfessir-i celîlin  tefsirdeki meleke-i rasihasına böyle zayıf noktaları bahane tutmak, şüpheleri  iras etmek, insafsızlıktır. İşte asıl hakaik-ı tefsir ve şeriat meydandadır.  Yıldızlar gibi parlıyor. O hakaikdeki vuzuh ve kuvvettir, benim gibi bir âcize  cesaret veriyor. Ben de dâva ederim: Tefsirin ve şeriatin ne kadar hakaik-ı  esasiyesi varsa birer birer nazar-ı tetkika getirilse, görülür ki; hakikatten  çıkıp hikmet ile tartılıp hak olarak hakka munsariftir. Ne kadar şüpheli  noktalar varsa; umumen cerbezeli zihinlerden çıkıp sonra da onlara karışmış.  Kimin asl-ı hakikatlerine bir şüphesi varsa; işte meydan, kendini izhar etsin!..

    

Muhakemat, s. 26-27




Seyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim diyenler , ikisi  de günahkâr ve duhul ile huruc haram oldukları gibi.. hadîs ve Kur’an’da dahi  ziyade veya noksan etmek memnudur. Fakat ziyade etmek, nizamı bozduğu ve vehme;  kapı açtığı için daha zararlıdır. Noksana cehil bir derece özür olur. Fakat  ziyade etmek ilim ile olur. Alim olan mâzur değildir. Kezalik; dinden bir şeyi  fasl veya olmayanı vasletmek, ikisi de caiz değildir. Belki hikâyâtın bakırları  ve İsrailiyatın müzahrefatı ve teşbihatın mümevvehatı elmas-ı akidede, cevher-i  şeriatta, dürer-i ahkâmda idhal etmek; kıymetini daha ziyade tenzil ve  müteharri-i hakikat olan müşterisini daha ziyade tenfir ve pişman eder.

    

Muhakemat, s. 46




Muhakkaktır ki: Tenzilin, hâssa-i cazibedarı i’cazdır. İ’caz  ise: Belâgatin yüksek tabakasından tevellüd eder. Belâgat ise: Hasâis ve mezâyâ,  bahusus istiare ve mecaz üzere müessesedir. Kim istiare ve mecaz dürbünüyle  temaşa etmezse, mezâyâsını göremez. Zira ezhan-ı nasın te’nisi için esâlîb-i  Arabda yenâbî-i ulumu isâle eden Tenzîl’in içinde tenezzülât-ı İlâhiyye tabir  olunan müraât-ı efham ve ihtiram-ı hissiyat ve mümaşat-ı ezhan vardır. Vakta ki  bu böyledir. Ehl-i tefsire lâzımdır: Kur’an’ın hakkını bahş; ve kıymetini noksan  etmesin. Ve belâgatin tasdik ve sikkesi olmayan bir şeyle Kur’an’ı tevil  etmesinler. Zira her hakikatten daha zâhir ve daha vâzıh tahakkuk etmiş ki,  Kur’an’ın mânâları hak oldukları gibi tarz-ı ifade ve suret-i mânâsı dahi  beliğane ve ulvidir. Cüz’iyatı o madene irca’ ve teferruatı o menbaa ilhak  etmeyen, Kur’an’ın îfâ-i hakkında mutaffifinden oluyor.

    

Muhakemat, s. 63,64




Ehl-i zahiri hayse beyse vartalarına atanlardan birisi, belki en  birincisi: İmkânâtı, vukuâta karıştırmak ve iltibas etmektir. Meselâ diyorlar:  “Böyle olsa, kudret-i İlâhiyede mümkündür. Hem ukulümüzce azametine daha ziyade  delâlet eder. Öyle ise bu vaki olmak gerektir...” Heyhat!.. Ey miskinler!..  Nerede aklınız kâinata mühendis olmaya liyakat göstermiştir? Bu cüz’î aklınız  ile hüsn-ü küllî’yi ihata edemezsiniz. Evet, bir zira’ kadar bir burun altından  olsa, yalnız ona dikkat edilse, güzel gören bulunur.



 Hem de onları hayrette bırakan tevehhümleridir ki: İmkân-ı zatî,  yakîn-i ilmîye münafidir. O halde yakîniyye olan ulûm-u âdiyede tereddüd  ettiklerinden “lâedri”lere yaklaşıyorlar. Hatta utanmıyorlar ki; mesleklerinde  lâzım gelir:Van Denizi, Sübhan Dağı gibi bedihî şeylerde tereddüd edilsin. Zira,  onların mesleğince mümkündür: Van Denizi düşâb ve Sübhan Dağı da şeker ile  örtülmüş bala inkılâb etsin.



 Veyahut o ikisi bazı arkadaşımız gibi küreviyetten razı  olmayarak sefere gittiklerinden ayakları sürçerek umman-ı, ademe gitmeleri  muhtemeldir. Öyle ise, deniz ve Sübhan eski halleriyle bakî olduklarını tasdik  etmemek gerektir. Elâ! Ey mantıksız miskin!.. Neredesiniz?.. Bakınız. Mantıkta  mukarrerdir, mahsûsattaki vehmiyat bedihiyattandır. Eğer Bu bedahati inkâr  ederseniz, size nasihate bedel tâziye edeceğim. Zira ulûm-u âdiye sizce ölmüş ve  safsata dahi hayat bulmuş derecesindedir.



 Dördüncü belâ ki: Ehl-i zahiri teşviş eder; İmkân-ı vehmîyi,  imkân-ı akli ile iltibas ettikleridir. Halbuki: İmkân-ı vehmî, esassız olan  ırk-ı taklidden tevellüd ile safsatayı tevlid ettiğinden delilsiz olarak herbiri  bedihiyatta bir “belki” bir “ihtimal”, bir “şekke” yol açar. Bu imkân-ı vehmî,  galiben muhakemesizlikten kalbin za’f-ı a’sabından ve aklın sinir hastalığından  ve mevzu ve mahmulün adem-i tasavvurundan ileri gelir. Halbuki imkân-ı aklî ise:  Vacib ve mümten’i olmayan bir maddede, vücud ve ademe bir delil-i kat’îye  dest-res olmayan bir emirde tereddüd etmektir. Eğer delilden neş’et etmiş ise  makbuldür. Yoksa muteber değildir. Bu imkân-ı vehmînin ahkâmındandır ki: Bazı  vehhamlar diyor: Muhtemeldir, bürhanın gösterdiği gibi olmasın. Zira akıl, her  bir şeyi derk edemez. Aklımız da buna ihtimal verir. Evet, yok, belki ihtimal  veren vehminizdir. Aklın şe’ni bürhan üzerine gitmektir. Evet, akıl herbir şeyi  tartamaz; fakat böyle maddiyatı ve en küçük hâdimi olan basarın kabzasından  kurtulmayan bir emri tartar. Faraza tartmaz ise, biz de o mes’elede çocuk gibi  mükellef değiliz.



 Ben zâhirperest ve nazar-ı sathî sahibi tâbiriyle yad ettiğim ve  tevbih ve ta’nif ile teşhir ettiğim muhatab-ı zihnîyem: ağleb-i halde ehl-i  tefrit olan ve cemal-i İslâmı görmeyen ve nazar-ı sathîyle uzaktan İslâmiyete  bakan hasm-ı dindir. Fakat bazan, ehl-i ifrat olan, iyilik bilerek fenalık eden  dinin cahil dostlarıdır.



 Beşinci Belâ : Ehl-i tefrit ve ifrat olan bîçarelerin ellerini  tutarak zulümata atan birisi de; her mecazın her yerinde taharri-i hakikat  etmektir. Evet, mecazda bir dane-i hakikat bulunmak lâzımdır ki, mecaz ondan  neşv ü nema bularak sünbüllensin. Veyahut hakikat, ışık veren fitildir; mecaz  ise, ziyasını tezyid eden şişesidir. Evet, muhabbet kalbde ve akıl dimağdadır.  Elde ve ayakta aramak abestir...



 Altıncı Belâ : Nazarı tams’eden ve belâğatı setreden, zâhire  olan kasr-ı nazardır. Demek ne kadar akılda hakikat. mümkün ise; mecaza tecavüz  etmezler. Mecaza gidilse de meâli tutulur. Bu sırra binaendir: Ayet ve hadisin  tefsir veya tercümesi, onlardaki hüsün ve belâğatı gösteremez. Gûya onlarca  karine-i mecaz, aklen hakikatin imtinaıdır. Halbuki: Karine-i mânia, aklî olduğu  gibi hissî ve âdî ve makamî... daha başka çok şeyler ile de olabilir. Eğer  istersen Cennetü’1-Firdevs gibi olan Delâilü’l-İ’caz’ın iki yüz yirmi birinci  kapısından gir; Göreceksin: O koca Abdülkahir gayet hiddetli olarak böyle  müteassifleri yanına çekmiş, tevbih ve tekdir ediyor...



 Yedinci Belâ : Muarrefi mûnekker eden biri de: Hareke gibi bir  arazı, zâtiye ve eyniyeye hasrettiklerinden, “gayr-i men hüve leh” olan vasf-ı  cârîyi inkâr etmek lâzım geldiğinden Şems-i hakikat tarz-ı cereyanından  çıkarılmıştır. Acaba böyleler Arabların uslûplarına hiç nazar etmemişlerdir ki:  Nasıl diyorlar: Dağlar bize rast geldi. Sonra bizden ayrıldı. Başka bir dağ  başını çıkardı.. Sonra gitti.. bizden müfarakat eyledi. Deniz dahi güneşi  yuttu.. ilh... “Miftah-ı Sekkakî”de beyan olunduğu gibi pek çok yerlerde  san’at-ı beyaniyyeden olan kalb-i hayali, esrar-ı beyaniye için istimal  etmektedirler. Bu ise deveran sırrıyla mağlâta-i vehmiye üzerine müesses bir  letafet-i beyaniyedir. Şimdi sermeşk olarak iki misâl-i mühimmeyi beyan  edeceğim. Ta ki o minval üzerine işleyesin. Şöyle:   Şu iki âyet gayet şayan-ı

 dikkattirler. Zira zahire cümud, belâğatin hakkını cühud  demektir. Zira birinci âyette olan istiâre-i bedia, o derece hararetlidir ki;  buz gibi olan cümudu eritir. Ve bulut gibi zâhir perdesini berk gibi yırtar.  İkinci âyette belâgat o kadar müstakar ve muhkem ve parlaktır ki, seyri için  güneşi durdurur. Evvelki âyet,   naziresidir. O da onun gibi bir istiâre-i bediayı tazammun eylemiştir.  Şöyle ki: Cennetin evânîleri şişe olmadığı gibi gümüş dahi değildir. Belki  şişenin gümüşe olan mübayeneti bir istiâre-i bedianın karinesidir. Demek şişe  şeffafiyetiyle; fidda dahi beyaz ve parlaklık hasebiyle, gûya cennetin  kadehlerini tasvir etmek için iki nümunedirler ki Sâni-i Rahmân bu âleme  göndermiş. Tâ nefis ve mallarıyla Cennete müşteri olanların rağabatını tehyic ve  iştihalarını açsın.



 Aynen bunun gibi   bir istiâre-i bedia ondan takattur ediyor. O istiârenin zemini ise, zemin ve  âsuman mabeyninde hükm-ü hayal ile tasavvur olunan müsabakat ve rekabetin  tahayyülü üzerine müessestir. Mezraası şöyledir ki; zemin kar ve bered ile  tezemmül veya taammüm eden dağlarıyla ve rengârenk besatîniyle süslendiği gibi,  gûya ona rehabeten ve inaden âsuman dahi cibal ve besatîni andıran rengârenk ile  teşekkül eden ve dağlara nazireler yapmak için parça parça dağılan bulutlarıyla  sarılıp cilveger oluyor. O dağ gibi parça parça bulutlar; sefineler, veyahut  dağlar, veyahut develer, veyahut bostan ve dereler denilse, teşbihte hata  edilmemiş olur. O cevvdeki seyyarelerin çobanı ra’ddır. Kamçı gibi, berkini  başları üzerine silkeleyip dolaştırıyor. O müsahhar sabihalar ise, o bahr-i  muhit-i havâîde seyr ve cereyan etmekle, mahşere tesadüf etmiş dağları  andırırlar. Güya sema, su buharının zerratını ra’d ile silâh başına davet  ettiği; gibi.. “Rahat olun” emriyle herkes yerine gider, gizlenir. Evet, çok  defa bulut dağın libasını giydiği gibi, heykeli ile teşekkül etmekle beraber  bered ve karın beyazıyla televvün ve rutubet ve bürudetiyle tekeyyüf eder. Öyle  ise bulut ve dağ komşu, arkadaştırlar. Birbirine levazımatını âriye vermeye  mecburdurlar. Bu uhuvvet ve mübadeleti Kur’an’ın çok yerleri gösterir. Zira  bazan onu, onun libasında ve ötekini berikinin suretinde bize gösterir. Hem de  Tenzil’in pek çok menazilinde dağ ve bulut birbirinin elini tutup musafaha  ettikleri vardır. Nasıl kitab-ı âlemin bir sahifesi olan zeminde muânaka ve  musafahaları şahiddir. Zira umman-ı havada iskele hükmünde olan dağ tepesinde  lenger-endaz olduklarını görüyoruz...



 İkinci âyet :   Evet,   bir uslûba işaret ettiği gibi dahi bir hakikati telvih eder. Demek caizdir ki:   lâfzıyla şöyle bir uslûba işaret olsun.



 Şöyle: Şems, demiri altından yapılmış mühezzeb, müzehheb, zırhlı  bir sefine gibi esîrden olan ve mevc-i mekfûf tâbir olunan, umman-ı semada  seyahat ve yüzüyor. Eğer çendan müstakarrında lenger-endazdır. Lâkin o bahr-ı  semada o “zeheb-i zâib” cereyan ediyor. Fakat o cereyan a’razî ve tebeî ve  tefhim için mürâat ve ihtiram olunan nazar-ı hissîyledir. Fakat hakikî iki  cereyanı vardır. Olmaz ise de olur. Zira maksad beyan-ı intizamdır. Esâlîb-i  Arabda olduğu gibi tebeî ise veya zati ise nizamın nokta-i nazarında birdir.



 Saniyen: Şems müstakarrında, mihveri üzerinde müteharrik  olduğundan o erimiş altın gibi eczaları dahi cereyan ediyor. Bu hareke-i  hakikiye evvelki hareke-i mecaziyenin danesidir, belki zenbereğidir.



 Salisen: Şemsin müstakarrı denilen taht-ı revanıyla ve seyyarat  denilen asakir-i seyyaresiyle göçüp sahrâ-yı âlemde seyr-ü seferi, mukteza-yı  hikmet görünüyor. Zira kudret-i İlâhiye her şeyi hayy ve müteharrik kılmıştır ve  sükûn-u mutlak ile hiçbir şeyi mahkûm etmemiştir. Mevtin biraderi ve ademin  ammizadesi olan atalet-i mutlak ile, rahmeti bırakmamış ki kaydedilsin. Öyle  ise: Şems de hürdür. Kanun-u İlâhiye itaat etmek şartıyla serbesttir. Gezebilir.  Fakat başkasının hürriyetini bozmamak gerektir ve şarttır. Evet, şems, emr-i  İlâhîye temessül eden ve herbir hareketini meşiet-i İlâhiyeye tatbik eden bir  çöl paşasıdır. Evet, cereyan hakikî ve zatî olduğu gibi arazî ve hissî de  olabilir. Nasıl hakikîdir, öyle de mecazîdir.


 Bu mecazın menarı   dir. Üslübun ukde-i hayatiyesine telvih eden lâfız   dir.

 Elhasıl: Maksad-ı İlâhîsi, nizam ve intizamı göstermektir. Nizam  ise; şems gibi parlıyor.   kaidesine binaen, nizamı intaç eden harekete şems veyahut deveran-ı arz, hangisi olursa  olsun, asıl maksadı ihlâl etmediği için sebeb-i aslînin taharrisine mecbur  değiliz. Meselâ: kâle'nin elifiyle hıffet hâsıldır. Aslı ne olursa olsun, vav’a  bedel kaf dahi olsa fark etmez. Yine elif, elif ve hafiftir.


İşaret: Bu tasviratla beraber hiss-i zâhire istinaden; zâhir,  mutaassıbane bir cümud-u bâridi göstermek, nasıl ki belâgatın hararet ve  letafetine münafidir. Öyle de: Delil-i Sâni olan nizam-ı âlemin esası olan  hikmetullahın şahidi olan istihsan-ı aklîye cârih ve muhaliftir. Şöyle meselâ:  Sübhan Dağına çok fersahla uzak bir mesafeden müteveccih olsan ve istesen ki:  Sübhan senin cihât-ı erbaana mukabil gelse, veyahut her cihete mukabil olarak  görmüşsün, bu tebeddüle lâzım olan rahat bir sebebi olan kaç hareket-i vaz’iyye  ile birkaç adım atmak gibi en kısa yolu terk ve Sübhan Dağı gibi dehşetli bir  cirm-i azîmi seni hayrette bırakacak bir daire-i azîmeyi kat’ etmesini tahayyül  veya teklif etmek gibi bir gayet uzun yolu ve israf ve abesiyete acib bir  misali, nizam-ı âleme esas tutmak, bence nizama cinayet etmektir. Şimdi, insafla  nazar-ı hakikatle bu taassub-u barideye bak: Nasıl istikra-i tâmmın şehadetiyle  sabit olan bir hakikat-i bâhireye muâraza ediyor. O hakikat ise budur: Hilkatte  israf ve abes yoktur. Ve hikmet-i ezeliye, kısa ve müstakim yolu terk etmez.  Uzun ve müteassif yolu ihtiyar etmez. Öyle ise; acaba istikrâ-i tâmmın mecaza  karine olmasından ne mani tasavvur olunur ve neden câiz olmasın?..



 Tenbih: Eğer istersen mukaddemata gir. Birinci Mukaddemeyi suğrâ  ve Üçüncü Mukaddemeyi kübrâ yap. Sana netice verecektir ki: Ehl-i zâhirin  zihinlerini teşviş eden, felsefe-i Yunaniyeye incizablarıdır. Hatta o felsefeye  fehm-i âyet bir esas-ı müselleme nazarıyla bakıyorlar. Hattâ oğlu ölmüş bir  kocakarıyı güldürecek derecede bir misal budur ki: Bazılar öyle bir zâtın  kelâmındaki fülûs-u felsefeyi, cevher-i hakikatten temyiz etmeyecek dereceden  pek çok derecede âlî olan o zat-ı nakkad, kürtçe demiş ki :



 Halbuki: Bu söz ile hükemanın mezhebi olan ki: “Melâike-i kiram  maddeden mücerreddirler” red yolunda tasrih ediyor ki: “Melâike-i kiram  anasırdan mahlûk ecsam-ı nûrâniyedirler.” Onlar fehmetmişler ki: Anasır dört  oldukları İslâmiyettendir. Acaba... Dörtlüğü ve unsuriyeti ve besateti, hükema  ıstılahatından ve müzahref olan ulûm-u tabiiyyenin esaslarındandır. Hiç usul-ü  İslâmiyeye taallûkları yoktur. Belki zâhir müşahedetle hükmolunan bir kaziyedir.  Evet, dine teması olan her şey, dinden olması lâzım gelmiyor. Ve İslâmiyetle  imtizac eden herbir madde İslâmiyetin anasırından olduğunu kabul etmek unsur-u  İslâmiyetin hâsiyetini bilmemek demektir. Zira kitab ve sünnet ve icma’ ve kıyas  olan anasır-ı erbaa-i İslâmiye, böyle maddeleri terkib ve tevlid etmez.



 Elhasıl: Unsuriyet ve besatet ve erbaiyyet, felsefenin  bataklığındandır; şeriatin maden-i safîsinden değildir. Fakat felsefenin  yanlışı, seleflerimizin lisanlarına girdiğinden bir mahmil-i sahih bulmuştur...  Zira selef, “dörttür” dediklerinden murad zâhiren dörttür. Veyahut hakikaten  ecsam-ı uzviyyeyi teşkil eden müvellidülmâ’ ve müvellidülhumuza ve azot ve  karbon.. yine dörttür.Eğer hür-fikirsen bu felsefenin şerrine bak: Nasıl ezhanı  esaretle sefalete atmıştır. Aferin, hürriyetperver olan hikmet-i cedidnin  himmetine ki, o müstebid hikmet-i Yunaniyeyi dört duvarıyla zir ü zeber  etmiştir. Demek muhakkak oldu ki: Ayâtın delâil-i i’cazının miftahı ve esrar-ı  belâgatın keşşafı, yalnız belâgat-ı Arabiyenin madenindendir. Yoksa; felsefe-i  Yunaniyenin destgâhından değildir.

    

Muhakemat, s. 66-73




Ümmet-i İslamiyenin ahkâm-ı diniyede gösterdiği teseyyüp ve  ihmalin bence en mühim sebebi şudur:



 Erkân ve ahkâm-ı zaruriye ki, yüzde doksandır. Bizzat Kur’an’ın  ve Kur’an’ın tefsiri mâhiyetinde olan sünnetin malıdır. İçtihadî olan mesail-i  hilafiye ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetce mesail-i hilafiye ile erkân ve  ahkâm-ı zaruriye arasında azim tefavüt vardır. Mes’ele-i içtihadiye altun ise,  öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütunu, on altunun himayesine  vermek, mezcedip tâbi kılmak caiz midir?

 Cumhûru, bürhandan ziyade me’hazdeki kudsiyet imtisale sevkeder.  Müctehidînin kitabları vesile gibi cam gibi Kur’anı göstermeli, yoksa vekil,  gölge olmamalı.



 Mantıkça mukarrerdir ki, zihin, melzumdan tebeî olarak lâzıma  intikal eder ve lâzımın lâzımına tabii olarak etmez. Etse de, ikinci bir  teveccüh ve kasd ile eder. Bu ise, gayr-i tabiidir. Meselâ; hükmün me’hazi olan  şeriat kitapları melzum gibidir. Delili olan Kur’an ise, lâzımdır. Muharrik-i  vicdan olan kudsiyet, lâzımın lâzımıdır.



 Cumhurun nazarı kitaplara temerküz ettiğinden, yalnız hayal  meyal lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını, nâdiren tasavvur eder. Bu cihetle  vicdan lâkaydlığa alışır, cumudet peyda eder.



 Eğer zaruriyat-ı diniyede doğrudan doğruya Kur’an gösterilse  idi, zihin tabii olarak müsevvik-i imtisal ve mûkız-ı vicdan ve lâzım-ı zâtî  olan “kudsiyet”e intikal ederdi. Ve bu suretle kalbe meleke-i hassasiyet  gelerek, imanın ihtaratına karşı asamm kalmazdı.



 Demek şeriat kitapları, birer şeffaf cam mâhiyetinde olmak lâzım  gelirken, mürur-u zamanla mukallidlerin hatası yüzünden paslanıp, hicab  olmuşlardır. Evet bu kitaplar, Kur’an’a tefsir olmak lâzım iken başlı başına  tasnifat hükmüne geçmişlerdir.



 Hâcât-ı diniyede cumhurun enzarını doğrudan doğruya, câzibe-i  i’caz ile revnekdar ve kudsiyetle hâledar ve daima îmân vasıtasiyle vicdanı  ihtizaza getiren Hitab-ı Ezelinin timsali bulunan Kur’an’a çevirmek üç  tarikledir :



 1- Ya müellifînin bihakkın lâyık oldukları derin bir hürmeti,  emniyeti tenkid ile kırıp, o hicabı izale etmekdir. Bu ise, tehlikedir,  insafsızlıktır, zulümdür.


2- Yahut tedricî bir terbiye-i mahsusa ile kütüb-ü şeriatı  şeffaf birer tefsir suretine çevirip, içinde Kur’an’ı göstermektir. Selef-i  müctehidînin kitapları gibi; “Muvatta”, “Fıkh-ı Ekber” gibi. Me’selâ : Bir adam  İbn-i Hacer’e nazar ettiği vakit, Kur’an’ı anlamak ve Kur’an’ın ne dediğini  öğrenmek maksadiyle nazar etmeli. Yoksa İbn-i Hacer’in ne dediğini anlamak  maksadîyle değil. Bu ikinci tarik de zamana muhtaçtır.


3- Yahut cumhurun nazarını, ehl-i tarikatın yaptığı gibi, o  hicabın fevkine çıkararak üstünde Kur’anı gösterip, Kur’an’ın halis malını  yalnız ondan istemek ve bilvasıta olan ahkâmı vasıtadan aramaktır. Bir âlim-i  şeriatın va’zına nisbeten, bir tarikat şeyhinin va’zındaki olan halâvet ve  câzibiyet bu sırdan neş’et eder.



 Umur-u mukarreredendir ki, efkâr-ı âmmenin birşeye verdiği  mükâfat, gösterdiği rağbet ve teveccüh ekseriya o şeyin kemaline nisbeten  değildir, belki ona derece-i ihtiyaç nisbetindedir. Bir saatçının bir allâmeden  ziyade ücret alması bunu te’yid eder.



 Eğer cemaat-ı İslamiyenin hâcât-ı zaruriye-i diniyesi bizzat  Kur’an’a müteveccih olsa idi, o Kitab-ı Mübin, milyonlarca kitaplara taksim  olunan rağbetten daha şedit bir rağbete, ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe  mazhar olur. Ve bu suretle nüfus üzerinde bütün manasiyle hâkim ve nâfiz olurdu.  Yalnız tilavetiyle taberrük olunan, bir mübarek derecesinde kalmazdı...



 Bununla beraber zaruriyat-ı diniyeyi; mesail-i cüz’iyye-i  fer’iyye-i hilafiye ile mezcedip, ona tâbi gibi kılmakta, büyük bir hatar  vardır. Zira “Musavvibe”1 nin muhalifi olan “Tahtieci”lerden biri der ki:  “Mezhebim hakdır, hata ihtimali var. Başka mezheb hatadır, sevaba ihtimali var.”  Halbuki cumhur-u avam, mezhebde imtizac etmiş olan zaruriyatı, nazariyat-ı  içtihadiyeden vazıhan temyiz etmediğinden, sehven veya vehmen tahtieyi filcümle  teşmil edebilir. Bu ise, hatar-ı azimdir. Bence tahtieci hubb-u nefisden neş’et  eden inhisar zihniyeti illetiyle malûldür. Ve Kur’an’ın câmiiyetinden ve umum  tabakat-ı beşere şümul-ü hitabından gafletle mes’uldür.



 Hem tahtiecilik fikri, su-i zan ve tarafgirlik hissinin menbaı  olduğundan, İslâmda lâzım olan tesanüd-ü ervah, tevhid-i kulûb, tehâbüb ve  teavüne büyük rahneler açmıştır. Halbuki hüsn-ü zanla, muhabbet ve vahdetle  me’muruz.



 Bu mes’eleyi yazdıktan biraz zaman sonra, bir gece rü’yada  Cenâb-ı Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizi gördüm. Bir medresede  huzur-u saadetde bulunuyordum. Cenâb-ı Peygamber bana Kur’andan ders  vereceklerdi. Kur’anı getirdikleri sırada, Hazret-i Peygamber Sallallahu Aleyhi  Vesellem Efendimiz Kur’ana ihtiramen kıyam buyurdular. O dakikada, şu kıyamın,  ümmeti irşad için olduğu birden hatırıma geldi.



 Bilâhere bu rüyayı suleha-yı ümmetten bir zata hikâye ettim. Şu  suretle tabir etti : “Bu büyük bir işaret ve beşarettir ki, Kur’an-ı Azimüşşan  lâyık olduğu mevki-i muallayı bütün cihanda ihraz edecektir.”

    

Sünûhat, s. 31-35




Kur’ân, şu kitâb-ı kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi; ve  âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvî dillerinin tercümân-ı ebedîsi; ve şu âlem-i  gayb ve şehâdet kitabının müfessiri; ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin  mânevî hazînelerinin keşşafı; ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakâikın  miftâhı; ve âlem-i Şehâdette âlem-i gaybın lisânı; ve şu âlem-i şehâdet perdesi  arkasında olan ve âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye  ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazînesi; ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin  güneşi, temeli, hendesesi; ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası; ve zât ve  sıfât ve esmâ ve Şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhân-ı  kâtıı, tercümân-ı sâtıı; ve şu âlem-i insâniyetin mürebbîsi; ve insâniyet-i  kübra olan İslâmiyetin mâ ve ziyâsı; ve nev-i beşerin hikmet-i hakîkiyesi; ve  insâniyeti saadete sevk eden hakîki mürşidi ve hâdîsi; ve insanlara hem bir  kitâb-ı şeriat, hem bir kitâb-ı duâ, hem bir kitâb-ı hikmet, hem bir kitâb-ı  ubûdiyet, hem bir kitâb-ı emir ve dâvet, hem bir kitâb-ı zikir, hem bir kitâb-ı  fıkir, hem insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları  tazammun eden tek, câmî bir kitâb-ı mukaddes, hem bütün evliyâ ve sıddîkînin ve  urefâ ve muhakkikînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine,  herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir  mesleğin mesâkına muvâfık ve onu tasvir edecek birer risâle ibrâz eden mukaddes  bir kütüphâne hükmünde bir kitâb-ı semâvîdir.



 Kur’ân Arş-ı Azamdan, İsm-i Azamdan, her ismin mertebe-i  âzamından geldiği için -Onikinci Sözde beyân ve ispat edildiği gibi- Kur’ân;  bütün âlemlerin Rabbi îtibâriyle Allah’ın kelâmıdır, hem bütün mevcudâtın İlâhı  ünvânıyla Allah’ın fermânıdır, hem bütün semâvât ve arzın Hâlıkı nâmına bir  hitaptır, hem Rubûbiyet-i Mutlaka cihetinde bir mükâlemedir, hem saltanât-ı  âmme-i Sübhâniye hesâbına bir hutbe-i ezeliyedir, hem rahmet-i vâsiâ-i muhîta  nokta-i nazarında bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyedir, hem ulûhiyetin azamet-i  haşmeti haysiyetiyle başlarında bâzan şifre bulunan bir muhabere ınecmuasıdır,  hem İsm-i Azamın muhîtinden nüzûl ile Arş-ı Azamın bütün muhâtına bakan ve  teftiş eden hikmetfeşân bir kitâb-ı mukaddestir. Ve şu sırdandır ki,  “Kelâmullah” ünvânı, kemâl-i liyâkatle Kur’ân’a verilmiş ve dâimâ da veriliyor.



 Kur’ân’dan sonra, sâir enbiyânın kütüb ve suhufları derecesi  gelir. Sâir nihayetsiz kelîmât-ı İlâhiyenin ise hir kısmı dahi, has bir  îtibarla, cüz’î bir ünvan ile, husûsi bir tecellî ile, cüz’î bir isim ile ve has  hir rububiyet ile ve mahsus bir saltanat ile ve hususi bir rahmet ile zâhir olan  ilhâmât suretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvanâtın ilhamları,  külliyet ve hususiyet îtibâriyle çok muhteliftir.



 Kur’ân, asırları muhtelif bütün enbiyânın kitaplarını ve  meşrepleri muhtelif bütün evliyânın risâlelerini ve meslekleri muhtelif bütün  asfiyânın eserlerini icmâlen tazammun eden; ve cihât-ı sittesi parlak ve evham  ve şübehâtın zulümâtından musaffâ; ve nokta-i istinâdı bilyakîn vahy-i semâvî ve  kelâm-ı ezelî; ve hedefı ve gâyesi, bilmüşâhede saadet-i ebediye; içi bilbedâhe  hâlis hidâyet; üstü bizzarûre envâr-ı îman; altı biilmelyakîn delil ve bürhan;  sağı bittecrübe teslim-i kalb ve vicdan; solu biaynelyakîn teshir-i akıl ve  iz’an; meyvesi bihakkalyakîn rahmet-i Rahmân ve dâr-ı Cinân; makâmı ve revâcı  bilhadsi’s-sâdık makbul-ü melek ve ins ve cân bir kitâb-ı semâvîdir.

    

İşaratü'l İ'caz, s. 15-16




Kur’ân Ayine İster, Vekil İstemez

 Ümmetteki cumhuru, hem avâmın umûmu; bürhandan ziyâde, mehazdaki  kudsiyet şevk-i itaat verir, sevk eder imtisâle.

 Şeriat, yüzde doksanı müsellemât-ı şer’î, zarûriyât-ı dînî birer  elmas sütundur.

 İçtihâdî, hilâfi, fer’î olan mesâil, yüzde ancak on olur. Doksan  elmas sütunu, on altının sahibi

 Kesesine koyamaz, ona tâbî kılamaz. Elmasların mâdeni, Kur’ân ve  hem hadîstir onun malı; oradan her zaman istemeli.

 Kitaplar, içtihadlar, Kur’ân’ın âyinesi, yahut dürbîn olmalı;  gölge, vekil istemez o şems-i mu’cizbeyân.

    

Sözler, s. 645 


Dipnotlar


 1. Bizde birisi demiştir : 

 Her zerrede temayül ayandır tekâmüle 

 Her soyda füyuz-u hüveyda - nüma ile 

 Bir nokta-i kemale şitab üzre kâinat, 

 Ol noktaya teveccüh ile yükselir hayat. 

 KAHRİYYAT


Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Üst