• Bu konu 14 yanıt içerir, 6 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 16)
  • Yazar
    Yazılar
  • #636987
    Anonim
      Derdi Olan Neylesin?!
      Sabah iş yerine gelirken dinlediğim radyoda bir hikâye anlatılıyordu. Aslının olup olmadığını kesin bilemediğimiz fakat düşündürdükleri itibariyle, dinleyen hemen herkesin alâkasını çekebilecek hikâye şöyleydi:
      “Celâdet ve adaletin timsâli Yavuz Sultan Selim (rahmetullahi aleyh), Mısır Seferi’nden sonra fethettiği beldede adâlet ve otoriteyi tesis için, bir süre kalmak ister. Bunun için hazırlıklar yapılır ve padişahın otağ-ı hümâyunu kurulur. Sultanın çadırını temizlemekle vazifeli kadınlardan biri, akşamları çadıra dönen Yavuz’u o gün ilk defa yakından görür ve o andan sonra onun sevgisiyle yanmaya başlar. Zamanla bu sevgi, bir sevdâ olur Mısırlı kadının yüreğinde. O, düştüğü derdin çaresizliğini bilir; fakat bununla birlikte çâre aramaktan geri durmaz.
      Bir cuma günü Koca Yavuz çadırdan çıktıktan sonra bir tanıdığına yazdırdığı kâğıdı, sultanın yastığının yanına iliştiriverir. Kâğıtta; ‘Derdi olan neylesin?’ yazmaktadır. Sultan, gece istirahatına çekildiğinde yastığının yanında bulduğu kâğıtta yazılı bu ümitsiz cümleye, bir karşılık yazıp yastığının altına bırakır. Kadıncağız sabah, ‘Acaba sultan cevap yazdı mı?’ heyecanıyla -belki de biraz ümitle- yastığın altına bakar ve kâğıdının arkasına bir şeyler yazılmış olduğunu görür. Sırdaşına okuttuğu bu notta, ‘Derdi olan söylesin!’ yazmaktadır. Kadıncağız en azından derdini anlatabileceği düşüncesiyle biraz da olsa sevinir, ümitlenir bu cümleyle. Fakat padişahın celâdeti onu korkutmaktadır. ‘Şîrlerin pençe-i kahrında lerzân olduğu’ Koca Yavuz’a böyle bir şey söylemek kolay mıdır?!.. Bu defa kadın, ‘Korkuyorsa neylesin?’ yazılı bir kâğıt bırakır sultanın yastığının altına ve ertesi günü sabırsızlıkla bekler. Ertesi sabah yine yastığın altına heyecanla bakar; sultanın kaleminden çıkan, ‘Hiç korkmasın, söylesin!’ yazısını görünce kadının ümidi biraz daha artmıştır. Hiç olmazsa kendini yakıp kavuran derdini söyleyecek, kabul görmese de, derdinden bir nebze olsun kurtulacaktır. Kadıncağız bütün cesaretini toplayıp akşam sultanın gelme vaktinde çadırın girişinde bekler. Birazdan Koca Yavuz, bütün haşmetiyle görünür; hâlinden, duruşundan kadının kendisine bir şeyler söylemek istediğini fark eder: ‘Söyle!’ der kadına. Edeble el-pençe duran kadın titremeye başlar ve dizlerinin bağı çözülür. Padişah gür sesiyle ikinci defa ‘Söyle!’ deyince, kadın, heyecanından sadece; ‘Efendim!’ der ve gerisini getiremez; Koca Sultan’ın celâdetinden duyduğu heyecanla yere yığılır ve ruhunu oracıkta Rabb’ine teslim eder. Herkesi bir telâş ve heyecan sarsa da, gözler Koca Yavuz’dadır. Meseleyi günlerdir hisseden Yavuz’un bu tablo karşısında yüreği yanar, gözleri dolar ve şöyle der: ‘Hakîkî âşık odur ki, sevdiği uğruna kalbi dursun!”
      Radyodan dinlediğim bu hikâyedeki ‘hakîkî âşık’ sözü beni başka bir mecrâya yöneltmişti. Kıssalarda fasıl değil, asıldır önemli olan. Ve bu hikâye de hikâye olsun diye değil, aslı anlatmak için okunmuştu. Beni yoktan var eden ve nimetleriyle perverde eden Kâinatın Sultanı’na karşı ne kadar lâkayd bir ömür sürmekteydim. Beni insan olma, idrâk ve iman etme şerefine erdiren, her varlıkta merhameti güneş gibi ayân olan Vedûd, Rahmân ve Kerîm olan Zât’a karşı içimde (hikâyedeki kadının mecâzî aşkındaki derinlik kadar bile) ciddi bir muhabbet ve saygı hâsıl olmamıştı doğrusu. ‘İlâhî aşk’ benim gibiler için zaten çok uzak bir mevzuydu; fakat âlemi rahmetiyle kuşatan mûhit bir Kudret’in varlığını hissedip O’na inandığım hâlde, yine de ömrümün gafletle geçmesiydi bana ızdırap veren.

      “Yok mudur kuzum sende meçhule karşı bir saygı,

      Dipsiz göklerden ürperiş, ötelerden bir kaygı!”

      Necip Fazıl

      diyen şairin anlattığı bu milyarlarca ışık yılı ötesi mesafelerde, milyarlarca yıldız kümesini evirip çeviren ve kullarına şah damarından da yakın olan Mevlâ’ya, O’nun sonsuz merhametine karşı ne kadar lâkayd bir hayatın içindeydim. Yıllar önce çalıştığım okulun müdürü Fazlı Bey’in bir vesileyle okuduğu ibretlik mısralar geldi aklıma. Bir ârif zât, biraz hava almak için dolaşırken, yolda ihtiyar bir zâta rast gelir. Selâm verdikten sonra merhametle baktığı yaşlı adama irticalen şu dörtlüğü okur:
      “Merhaba baba, dayı!

      Bıyığı kabadayı

      Bunca yıl yaş yaşadın

      Ne doldurdun kab’a dayı?”

      Kab’a ne doldurmuştum? Ömür sermayesi tükenmeye doğru yol alırken, hâlâ “Yazda yiyim, kışta giyim derdine sarf olunup buldu ömür intihâ.” çizgisinin dışına çıkamamıştım. İnsan olmak gerçekten ne zormuş! Bir an hüzünlü gurbette yaşayan merhamet insanının: “Sizi harekete geçirmeyen imanın, sizi sırattan geçirmesine imkân yoktur…” cümlesi yankılandı beynimde. Bizi Sultanlar Sultanı’na ulaştıracak, gecelerimizi aydınlatacak namaz için, gafletten uyanmak için, kab’a bir şeyler doldurmak için; aşk, şevk ve dert lâzımdı.

      “Aşk ağlatır, dert söyletir.” demiş atalarımız. Aşk ve dert yoksa neye ağlayacak, neyi söyleyeceğiz?!.. Dertlerimiz; daha iyi hayat şartları, benliğin susmayan feryatları ve maîşet olunca, kasrına Rahmân’ın nüzul eylediği secde gecelerine, gözyaşı gecelerine de uzak kalıyorduk.

      “Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum

      Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.”

      Necip Fâzıl

      mısralarının müşahhaslaştırdığı bir hayatın temsilcisi olmaktan çok üzülüyorum. Zaman göz açıp-kapama çabukluğunda hızla geçerken, ben ‘insan’ olmanın gerektirdiği birçok şeyi yerine getirmeden yalan dünyada oyalanıp durmaktayım. Dilimde, Niyazi-i Mısrî’nin “Bir ticaret yapamadım, nakd-i ömür oldu hebâ.” ve Sultan Üçüncü Murad’ın “Uyan ey gözlerim gafletten uyan.” mısraları olduğu hâlde, neden sözüyle özü bir olanlardan değilim?!..
      Bu düşünceler içinde iş yerine ulaştığımda yine Yavuz Sultan Selim (ra) geldi aklıma. Bu hikâyeyle ona olan muhabbet ve hürmetim biraz daha artmıştı. Yavuz’un kıssası, hayatın gâyesini hatırlatıyordu bana sürekli. Elim masada duran ‘Çile’ye gayr-i ihtiyari uzandı; rastgele açtım, sayfa yirmi dörtteki mısraları okudum:

      “Her şey, her şey şu tek müjdede

      Yoktur ölüm, Allah diyene!

      Canım kurban, başı secdede,

      İki büklüm, Allah (cc) diyene!”

      Necip Fâzıl

      Tahir TANER

      #685093
      Anonim

        himmm GuLSerbeti tesekkurler

        guzel bir yazi olmus emegi gecenlerin yuregine saglik

        #685094
        Anonim
          Püsküüt;584 wrote:
          himmm GuLSerbeti tesekkurler

          guzel bir yazi olmus emegi gecenlerin yuregine saglik

          amin
          sizinde Okuyan gozlerinize saglik ins….

          #685122
          Anonim

            Derdi olan neylesin
            Derdi neyse söylesin
            Ya söylemeye korkarsa
            Hiç korkmasın söylesin

            Böyle olacaktı 🙂

            Güzel paylaşım, hele necip in mısraları çok manidar.. sağolasın.. necip in bir dörtlüğü vardı, hatırlayamıyorum şöyle bişeydi,, Bu şapka bu mendil bir hokus pokus ve inkılap… biliyorsan buraya yazarmısın?

            #685123
            Anonim
              Tarihci;668 wrote:
              Derdi olan neylesin
              Derdi neyse söylesin
              Ya söylemeye korkarsa
              Hiç korkmasın söylesin

              Böyle olacaktı 🙂

              Güzel paylaşım, hele necip in mısraları çok manidar.. sağolasın.. necip in bir dörtlüğü vardı, hatırlayamıyorum şöyle bişeydi,, Bu şapka bu mendil bir hokus pokus ve inkılap… biliyorsan buraya yazarmısın?

              siir ezberimde yok abi, ama icinde maymunda olacakti herhalde… 🙂
              dogal olarak internette bulamadim, Cile’yi bulursam oradan yazarim ins.

              #685124
              Anonim

                evet evet maymun da geciyordu işte o şiir bulursan güzel olur 🙂

                #685160
                Anonim

                  “Her şey, her şey şu tek müjdede
                  Yoktur ölüm, Allah diyene!

                  Canım kurban, başı secdede,
                  İki büklüm, Allah (cc) diyene!”

                  Hikayeyi çok duydum ama işin içine üstadın mısraları da girince çok daha lezzet aldım
                  Allah razı olsun

                  #685161
                  Anonim

                    Yavuz Sultan Selim in bu olayı gercektir

                    #685162
                    Anonim

                      abi ora ya söylemeye korkarsa diil di ya

                      korkuyorsa neylesin di

                      hem kulağada daha hoş geliyo:p

                      #685164
                      Anonim

                        ben Prof. tan sölediğim şekilde duymuştum, ama senin hatrın için varsın öyle olsun 🙂

                        #685180
                        Anonim
                          Tarihci;686 wrote:
                          evet evet maymun da geciyordu işte o şiir bulursan güzel olur 🙂

                          TEK KELIME ILE MUKEMMEL BIR SIIR.. NETTEN BULDUM…KOYMAZLAR DIYORDUM AMA VARMIS MEGER…:rolleyes: KITABTA BILE “INKILAP” IBARESI SARSURLENMISTI…

                          SENE;1947

                          DESTAN

                          Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
                          Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:

                          Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
                          Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden,

                          Çekiyor tebeşirle yekun hattını afet;
                          Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

                          Durum diye bir laf var, buyurunuz size durum;
                          Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!

                          Bir şey koptu benden, şey, Herşeyi tutan bir şey.
                          Benim adım bay Necip, babamın ki Fazıl bey,

                          Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
                          Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.

                          Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;
                          Evde cinayet, tramvay arabasında zina!

                          Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
                          Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!

                          Ve ferman, kumardaki dört kralın buyruğu:
                          Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!

                          Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
                          Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!

                          Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!
                          Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!

                          Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul;
                          Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.

                          Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
                          Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!

                          Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;
                          Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.

                          Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilac;
                          Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilaç.

                          Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;
                          Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!

                          Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
                          Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!

                          Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
                          Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

                          Ah! küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
                          Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap!

                          NECIP FAZIL KISAKUREK

                          http://www.siirperisi.net/siir.asp?siir=4320

                          #685183
                          Anonim

                            Ah! küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
                            Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap!

                            mükemmel, teşekkür ederim…

                            #685184
                            Anonim
                              Tarihci;840 wrote:
                              Ah! küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
                              Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap!

                              mükemmel, teşekkür ederim…

                              rjaaa diyeyim bende…:)

                              #685185
                              Anonim
                                GuLSerbeti;841 wrote:
                                rjaaa diyeyim bende…:)

                                e diyeceksen deme demem 🙂

                                #685187
                                Anonim
                                  Tarihci;843 wrote:
                                  e diyeceksen deme demem 🙂

                                  (patent sahibinden izinde aldik madem… 🙂 )

                                  rjaa ederim…

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 16)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.