• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #638276
    Anonim

      Top seslerinden sağır olduğumdan beri, askerlerin sesini duyamıyorum. Duyamıyorum akşam ezanını artık. Gözlerime bir ateş parçası saplandığından beri, göremiyorum sabahın sisini ve evlerin bacasına tüneyen kuşları…
      Burası neresiydi, bir çarşı mı yoksa? Çocukların oynadığı bir park da olabilir, demir yığınına dönmüş bir bisiklet mi bu! Çarpıp durduğum her şey moloz! Belki de ayaklarımın altında usulca ezilen bu şey, gözlerini geceye yumup bir daha sabaha açmayan bir çocuğun kucağından düşen bebeğidir. Bir bir düşen bebekleri nasıl bulmalı? Nereden çekip çıkarmalı onları?.. Nasıl kaçırmalı buradan?.. Nasıl uzaklaştırmalı?..

      Hey siz! Bırakın beni, gideyim. Kağıtlarım yok, adımı da unuttum, şeydi o şehir, aklıma zarar geldiğinden beri söyleyemiyorum ismini işte… Çünkü benzemiyor artık bir şehre! Orada birikmiş suların ortasında, ismi silinmiş öylece duruyor. Tabelası delik deşik, rakamları silinmiş nüfusu, sıfırlardan ibaret. Bir şehir değil artık bu. Evlerin bağrı delik, pencereler birer kör kuyu. Ben de bir pencereyim artık, içimden kör bir kuyuya geçiyor herkes. Gece erken geliyor, sabah hiç gelmiyor. “Beni de kurtarın” diye bağıran bir kötürüm gibi şehir, arıyor ayaklarını; ben de arıyorum ayaklarımı!.. Ha düştü ha düşecek, ismini unutan şehir, ben de düşeceğim, bir yer bulabilsem!

      Gözlerini kaybetmiş, ayakları kopmuş çocuklar!

      Yeni binalarda eski çocuklar olmayacaksa, bırakın öylece kalsın bu şehir. Gözleri kaybolmuş çocukların bir daha asla göremeyecekleri bir şehir, artık şehir değildir. Sabah namazına giden yaşlıların bastonları, bir sokağın taşlarını yoklamıyorsa, orası kaybolmuştur gün ortasında. Evlerin kapılarında oturup akşam ezanını bekleyen kadınlar yoksa orada, şehir bir taş yığınıdır artık. Burası ruhunu kaybetmiş, ben ise izin kağıtlarımı… Dünyanın bütün mimarlarına söylüyorum, artık bu şehir işe yaramaz. Onu onarıp onarıp durmayın yamalarla. Daha dün, duvarlarını boyalarla makyajlayıp acılarını çocuklardan sakladığınız evlerin çatısı uçtu bakın! Uğraşıp durmayın, tekrar sıvayıp durmayın yaralarını. Kolları ve bacakları olmayan bir şehir koşamaz artık. Orası asla bir şehir olmayacaktır bundan sonra, sokaklarında çocuklar olmadıktan sonra!..

      En kahraman askerler, bırakın gideyim oraya. Annem kötürümdü zaten, size zarar veremez. Babamı hatırlamıyorum bile! Çocukken bir misket geldi, gelip bağrını deldi. Şimdi nerededir bilmiyorum, mezarlar sürekli kayboluyor bu şehirde. Yer değiştiriyor mezarlar durmadan. Çoğalıp çoğalıp şehri ortadan kaldırıyor mezarlıklar. Mezarlıklar şehri taşa çeviriyor durmadan. Dedim ya, bu şehir sürekli silinip silinip taşlaşıyor. Onu yok edip bir çöle çevirmeli, yoksa yeniden çocuk cesetlerinden binalar yükselecek. Bacalarından çılgın kuşlar gibi düşen bombaların taşa çevirdiği bedenler, yeniden bir temele taş olacak maazallah!.. O halde onu bir çöle çevirmeli. Daha keskin vurmalı ve çocuklar büyümeden bitirmeli burasını!..

      Neresiydi, hay Allah bakın yine unuttum. Oysa masmavi bir çocuk vardı orada. Son gördüğümde elinde bebeğiyle koşuyordu. Koşmamalıydı asla. Bağırmak istedim, bağıramadım… Koşan ve hareket eden her şey bugünlerde tehlikeli bu şehirde. Burada ölü gibi durmalı insan. Ölü gibi durmalı çocuklar… Ölü gibi durmalı şehir… Ama gel gör ki çocuk bu, nereden bilecek misketle oynanmayacağını!.. Ne bilsin koşmanın bir hayata mal olacağını!.. Demirden atmacalar, hareket eden her şeyi yok ediyor aniden. Şehre sırtını dönüp kaçanları da!.. Bu nasıl şehir? İçinde yaşayamıyorsunuz, ondan kaçamıyorsunuz da!..

      İşte söylüyorum size. Kaybettim her şeyi, kimliğimi, izin kağıtlarımı, belgelerimi. Oraya gitmem lâzım. Belki bir binanın altındadır. Bulup çıkarabilirim, saçlarındaki tokasından tanıyabilirsem. Onu şehirden almıştım. Üzerinde mavi bir kelebek vardı ve kırmızı bir kurdele. Çıkarabilirim bu işaretten onu. Ama birinin önce bana tarif etmesi lâzım; çünkü dedim ya, şehirden önce ben kaybettim gözlerimi.

      Şehrin etrafı yemyeşildi. Çocukken kırlara çıkar, gün boyu dolaşırdık. Cennet gibi bir vadideydi evimiz. Gözleri masmaviydi. Ellerinde sımsıkı tuttuğu bebeğiyle uzun bir uykunun sonundaydı. Besbelli, bir rüya görüyordu. Alnında bir şimşek çakıncaya kadar bir rüyadaydı çocuk. Dedim ya, alıp gitmeliyim onu buradan, bulabilirsem moloz yığınlarının arasından… Uzaklara çok uzaklara götürmeliyim. Adı sadece şehir olan başka yerlere…

      Şehir bir kâbus görüyor gibi. Yıllar önce bir yok oluşu yaşamıştı ya, yeniden yok oluyor işte. Şehir, eski kan içicilerden artakalan bir geceyi yaşıyor âdeta. Ağır bir koku yayılıyor kötü silahlardan. Böcekleri, kurbağaları, mor menekşeleri ve körpecik hayalleri ezerek ilerliyor tanklar. Tankların umurunda değil, yemyeşil bir kubbeden tüten bir titrek ışık. Yeni yıkanmış çamaşırların arasından öylece geçiyor demirden atlar. Bembeyaz çamaşırlar çamurlara bulanıyor tanklara takılıp. Gergin bir ip kopuyor ve kopuyor sabah. Sonra bayıltıcı tuhaf bir koku yayılıyor gül bahçelerine. Güller solup solup düşüyor yere, ardından kuşlar ve kelebekler de zehirleniyorlar. Ama ben hâlâ oraya gitmek istiyorum. Mavi kelebekli bir toka bulabilirsem, onu da bulabilirim elbet. Kağıtlarım yok işte, ellerime, ceplerime bakın, ruhuma bakın görebilirseniz…

      Lübnan: Manası çalınmış hayatlar…

      Her yanı, yere uzanmış yorgun binalarla dolu bir şehir bu… Toz bulutu içinde bir ölü yüzü gibi… Pudralanmış bir ceset âdeta… İçi boşaltılmış bir kalıp… Ruhsuz bir beden… Mânâsı çalınmış bir hayat… Binlerce taşlaşmış bedenin yolları kapattığı bir çıkmaz sokak… Kırk parçaya bölünmüş kırık bir aynadan seyrediyorum onu. Onu, kırk parçaya bölüp her bir kırkını da parçalayan yüzlerden soruyorum. Kimse soruma cevap vermiyor. Tayflar geçiyor sağımdan solumdan. Ben artık tanıyamıyorum bu şehri. Bana sormayın siz. Gidip şehre sorun ismini. Kabil, Bosna, Bağdat, Lübnan diyecektir belki. Bakın o da unutmuş adını. Neresi olduğunu bilmiyor bu şehir! İsmini unutan bir şehirde yaşanmaz artık. Öyle değil mi? Sokakları, yeni yıkanmış çamaşır kokmuyorsa, o şehir yoktur orada. Nargile fokurtuları arasında bir fıskiye görünmüyorsa, şehri yanlış yerde arıyorsunuz demektir. Cami avlularında ihtiyar çınarlar eski harp yorgunlarını hatırlatmıyorsa size, bırakın o şehri kendi haline!.. Minareler kırık bir kalem gibi mahzunsa eğer, şehir şehirlikten çıkmıştır.

      Ama ben yine de oraya gitmek istiyorum. Yaşlıların ellerinden tutup yollardaki yorgun mültecilerin peşine takılabilirim. Sırtımda taşıyabilirim yaşlıları. Bezgin ve ölgün yüzlerine ümit verebilirim annelerin. Çocukları kucağıma alıp bilmediğim uzun bir yola çıkabilirim. Yolların köprüleri yıkıksa eğer, bedenimi uzatıp köprü olabilirim. Yıkık evlerin yanından geçerken durup yıkıntılar arasında eski bir fotoğraf bulabilirim mesela. Biliyorsunuz, yarım kalmış bir mutluluğun hüzne dönüştüğü yalanlardır fotoğraflar. Bize eski insanları tanıtırlar. Şehrin insanlarını. Belki orada, yıkıntılar arasında bulacağımız binlerce fotoğraftan yeni bir şehir yapabiliriz. Mimarlar, oturup fotoğraflardaki evleri yeniden çizebilirler. Arka plan, ne varsa çizip yeniden canlandırabiliriz şehri. Evlerin duvarlarından inen sarmaşıkları, arsız çiçekleri bir bir yetiştirip oradaki duvarlara yerleştirebiliriz yeniden. Evlerin avluları, camileri, minareleri, kiliseleri, kahvehaneleri, kütüphanelerini hep bu fotoğraflardan kopya edip şehri yeniden canlandırabiliriz. Ama işte o mavi gözlü cansız çocuğun henüz bir fotoğrafı yoktu!.. Onu bu şehirde yok sayamazsınız ki!.. Henüz birkaç günlük, birkaç aylık veya birkaç yıllıktı. Bir fotoğrafı olmadığı için onu alıp şehre yerleştiremezsiniz artık!.. Bir şehrin sokakları da çocuksuz olamayacağı için, iyisi mi yırtmalı bütün fotoğrafları. Bu çocukça fantezilerden vazgeçip önce çocuğu bulmalı. Şehir eski fotoğraflardan tekrar kurulabilir belki. Fakat çocuk bir şehirden daha önemli. Çocuğu bulmalı önce, çocuğu… Emziğini, biberonunu, çizgili önlüğünü yıkıntılar arasından çekip çıkarmalı. Beşiğinin bir parçasını, yastığına sinmiş kokusunu da bulmalı. Masallarını, ninnilerini; simsiyah iki şefkat dolu gözle bakan annesini de bulmalı. Yoksa eksik kalır çocuk… Annesiz bir çocuk kırık bir dal gibi solgundur. Annesini de bulmalı bu yüzden.

      Şehri, bir çocuktan ayıramazsınız, bir çocuğu da şehirden. Annenin çocuğa söylediği ninniler, bir şehrin ninnileridir. Şehir yoksa, ninnilerini nasıl bulacaksınız onun? Her taşın altında bir masalı da ezip yok ettiniz. Aşkları, hâtıraları, binlerce yıllık taşları, ağaçları yok ettiniz. Yavukluların hediyeleri molozların altında kaldı. Genç kızların ak pak çeyizlerini kirli çaputlara çevirdiniz. Onlardaki hasret gözyaşlarından, vuslat rayihâlarından haberiniz var mıydı? Çocukların oyuncaklarını şehrin dibine gömdünüz. İşte bu yüzden gitmek istiyorum oraya. Çocukları sevindirmek için. Gökyüzünü yeniden boyayıp, bisikletlerini tamir etmek için. Üzerimde hiçbir metal cisim yok. İstediğiniz kadar arayın! Bir ruhtan ibaretim artık. Çaresiz bir yarasa gibi şehrin duvarlarına vuracağım kendimi…

      Tokasından tanırım onu, üzerinde mavi bir kelebek vardı ve kırmızı bir kurdele…
      DR. SELİM HANCIOĞLU – Zaman

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.