- Bu konu 10 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
15 Ağustos 2010: 08:22 #638411
Anonim
Vesvese nedir?
Vesvese: Şüphe, kuruntu, tereddüt ve aslı olmayan ihtimaller demektir.
Biraz daha bu tanımı açarsak; vesvesenin anlamı; insanın kalbine, ona hissettirmeden peş peşe kötü düşünce sokmaktır. “Zelzele” kelimesinde bir tekrar olduğu gibi, “vesvese” kelimesinde de, yapılan fiilin sürekliliği ve tekrarı söz konusudur. Çünkü insanı bir kere kışkırtmak yeterli olmaz. Ona bir günah işletebilmek için onu tekrar tekrar kışkırtmak gerekir. İşte bu çalışmaya “vesvese”, vesveseyi verene de “vesvas” denir.
Nas suresinde “min şerri-l vesvasil hannâs” buyurularak “vesvese veren hannasın şerrinden Allaha sığınmamız” emredilmiştir. Vesvasın; vesvese veren olduğunu öğrendik, ayette geçen hannas ise; açığa çıktıktan sonra saklanan veya ileri çıkıp, geri çekilendir. Bu işi çokça yapan, hannas ismini alır. O halde “vesvasil hannas” ikisi birlikte şu manaya gelir: “vesveseyi veren ve geri çekilen, tekrar tekrar vesvese vermeye çalışan, birincisinde başaramadığında vesvese vermek için ikinci, üçüncü, dördüncü defa ve daha fazla gelendir.
Yine “min şerri-l vesvâsil hannas” ifadesinden, vesvesenin, şer ve kötü fiilin başlangıcı olduğu da anlaşılmaktadır. Eğer vesvesenin sebepleri ve kurtulma yolları bilinmezse insan üzerinde etkili olur ve kalbinde kötülüğe istek meydana getirir. Son adımda ise şer amel ortaya çıkar. Vesvese verenden Allaha sığınmanın anlamı; Allahın henüz başlangıçta şerri yok etmesini dilemektir. Bu konuda Kur’an şöyle emreder;
“Eğer şeytanın seni kışkırttığını hissedersen Allaha sığın.”
Evet vesvese musibete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet vermezsen söner.
Ona büyük nazarıyla baksan büyür, küçük görsen küçülür.
Korksan ağırlaşır, hasta eder. Korkmazsan hafif olur, gizli kalır.
Mahiyetini bilmezsen devam eder,yerleşir. Mahiyetini bilsen, onu tanısan gider.
Zira şu vesvese öyle bir şeydir ki; cehalet onu davet eder, ilim onu yok eder.
Tanımazsan gelir, tanırsan gider.
Şeytan insana niçin vesvese verir?Şeytanın insana vesvese vermesinin sebebi; İnsanoğluna olan düşmanlığıdır. Bu düşmanlık Kur’an da birçok ayetlerde anlatılır. Bu ayetlerden bazıları şunlardır:
“Andolsun ki sizi biz yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere “Ademe secde edin” diye emrettik.
İblisten başka hepsi secde ettiler. Fakat o secde edenlerden olmadı.
Allah şeytana dedi ki: sana emrettiğim vakit seni secde etmekten ne alıkoydu?
İblis: “ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın, Onu çamurdan” dedi.
Allah; “öyle ise oradan, cennetten ve meleklerin içinden in. Orada büyüklenmek senin haddin değildir, çünkü sen aşağılıklardansın” dedi.
İblis; “bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver” dedi.
Allah; haydi sen mühlet verilenlerdensin” buyurdu.
İblis: “ öyle ise beni azdırmana karşılık and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım. Sonra elbette onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onlardan çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın” dedi. (Bakara suresi: 11-17. ayetler)
“Allah şeytanı lanetledi. O da “yemin ederim ki kullarından bir pay edineceğim, onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntularda boğacağım.
Andolsun onlara emredeceğim de hayvanlarının kulaklarını yaracaklar ve yine onlara emredeceğim de Allahın yarattığını değiştirecekler.” dedi. (Nisa suresi: 118-119)
“İblis şöyle dedi; izzet ve kudretine yemin olsun ki, onlardan ihlaslı kullar müstesna onların tamamını azdıracağım” (Sad suresi: 82-83)
İblis dedi ki; “Ey Rabbim, Andolsun ki, beni azdırmandan dolayı ben de yeryüzünü onlara süsleyeceğim ve onların hepsini muhakkak azdıracağım. Ancak onlardan ihlasa erdirilmiş kulların müstesna….” (Hicr suresi: 39-40)
İşte bu ve bunlar gibi ayetler beyan etmektedir ki, şeytanın insan oğluna olan düşmanlığı Hz. Ademin yaratılmasına dayanmaktadır. İblis secde etmediği ve huzurdan kovulduğu o gün Allaha yemin etmiş ve bütün adem oğullarını aldatmaya ve vesveseyle onları kuruntularda boğmaya dair söz vermiştir. Şimdi ise ettiği yemini ve verdiği sözü yerine getirmeye çalışmaktadır.
Bilmemiz gerekir ki, kalp bir kale, şeytan o kaleye girmek isteyen bir düşman gibidir. O kaleyi fethedip ona sahip olmak ister. Kaleyi düşmandan korumak; kapıları ve gedikleri kapatmak ve sağlamlaştırmak ile mümkündür. Kapı ve gedik yerleri bilmeyen kimse elbette kaleyi muhafaza edemez. Şeytanın kalbe giriş yol ve kapıları ise o kişinin vasıflarıdır ve zaaflarıdır. Onlar ne kadar çok ise, şeytanın kapıları da o kadar çoktur.
Amacımız; Şeytanın kalp kalesine giriş kapılarını kapatmak, vesvese ve hilelerini beyan etmek, bunlardan kurtulma yollarını göstermek, ve bu hilelerle yaralanan ve daralan gönüllere bir ab-ı hayat sunmaktır.
15 Ağustos 2010: 08:23 #774755Anonim
Haram ve çirkin manzaraları hayal ettirme suretinde gelen vesvese
Manalar kalpten çıktıkları zaman, suretlerden ve şekillerden çıplak olarak hayale girer ve oradan suretleri giyerler. Demek insana gelen manaların suret giydiği yer kalp değil, hayaldir. Hayal ise, her vakit bir sebep altında suretleri dokur. Ve manalara bir elbise diker. Bununla birlikte önem ve ehemmiyet verdiği şeylerin suretlerini yol üzerinde bırakır. Hangi mana kalpten çıplak olarak çıkıp, hayale gidecek olsa, yol üzerinde bırakılan o suretleri giyer yada hayal ona ya giydirir, ya takar, ya bulaştırır, yada perde eder.
Eğer manalar temiz ve münezzeh, yol üzerindeki suretler pis ve rezil ise, giymek yoktur, sadece temas vardır. Ancak vesveseli adam bu teması, giymek ile karıştırır. “Eyvah kalbim ne kadar bozulmuş, bu sefillik, bu alçaklık beni Allahın huzurundan kovdurur” der….Şeytan onun bu damarından çok istifade eder.
Bu vesveseden kurtulma çaresi
Bu yaranın merhemi şudur: Nasıl ki senin namazının bir şartı olan zahiri temizliğine, karnındaki necaset zarar vermez. Öylede mukaddes manaların, çirkin suretlere yakınlığı da zarar etmez. Mesela siz, Kur’an’ın ayetlerini tefekkür ediyorsunuz, birden bir hastalık, yada bir iştah, yada şehvet gibi heyecan veren bir şey şiddetle sizin hissine dokunuyor.
Elbette sizin hayaliniz, hastalığın devasını, iştah duyduğu şeyi yada şehvet ile ilgili görüntüleri dokuyacak ve onları görecek. O hallere uygun basit ve çirkin suretleri dokuyacaktır. Kalpten gelen, temiz ve ulvi manalar ise onların ortalarından geçecek. Geçeceklere ne zarar vardır, ne pis suretlerle temas vardır, ne de tehlike vardır. Ancak tehlike; zarar olduğunu zan etmek ve bu çirkin görüntülerden kurtulmaya çalışmaktır.
Evet insan kalben ve fikren ilahi hakikatlere bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibadet esnasında gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıralar sinekler gibi kalbe ve akla hücum ederler. Bu gibi çirkin şeylerin defiyle uğraşan adam, o vesveselere mağlup olur. Ancak onları mağlup edip, kaçırmak çaresi; müdafayı terk edip onlar ile uğraşmamaktır.
Evet arılar ile uğraşıldıkça, onlar hücumlarını artırırlar. Onlara karışılmadığı taktirde, insanı terk eder, giderler. Yada pis bir odanın deliklerinden, semanın güneş ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik, ne bakana, ve nede bakılana bulaşmaz. Aynen bunun gibi, ilahi hakikatlere, hayal odasının deliklerinden bakıldığında, hayal deliklerinde ki kirlilik ve pislik, ne bakana, nede bakılana bulaşmaz ve zarar vermez.
O halde şunları öğrendik:1- Manalar kalpten çıplak olarak çıkmaktadır. Resimler kalpte değil, hayalde dokunmaktadır.2- Hayal dokuduğu resimlerden bazılarını, bir sebep tahtında yol üzerinde bırakır. Buna mani olmak mümkün değildir. Ve insan yol üzerindeki bu suretlerden dolayı da mesul değildir.
3- Mukaddes manalar, suret giymek için hayale giderken, yol üzerindeki resmin yanından yada ortasından geçer. Çıplak olan mana ile yol üzerindeki resmin kendisi aynı anda insanın fikir aynasında yansır. Bu suret mukaddes manaya ait olmadığından zarar söz konusu değildir. Ancak bu sırrı bilmeyenler, nefislerini levm ederek zarar gördüklerini zannederler.
4- Kişi zarar gördüğünü zannettiğinde artık zarara düşmüştür. Zaten şeytanın da istediği budur. Zira artık onu ümitsizliğe düşürmüş, Allah’ın huzurundan durma ve mukaddes manaları tefekkür etme kapısını ona kapatmıştır.
Bu izahlar bu konuda daha fazla söze hacet bırakmamaktadır.Hz. Peygamber (sav)’ın ashabından bir kısmı ona sordular: “Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor, normalde bunu söylemenin günah olacağına kaniyiz.” dediler.
Hz. Peygamber (s.a.v): “Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?” diye sordu. Oradakiler Evet! deyince: “İşte bu imandan gelir dedi.”Diğer bir rivayette: “(Şeytanın) hilesini vesveseye dönüştüren Allah’a hamdolsun” demiştir.
Müslim’in İbnu Mes’ud (ra)’dan kaydettiği bir rivayet de şöyledir:“Dediler ki: “Ey Allah’ın Resulü, bazılarımız içinden öyle sesler işitiyor ki, onu (bilerek) söylemektense kömür kesilinceye kadar yanmayı veya gökten yere atılmayı tercih eder. “.
Hz. Peygamber (sav): “Hayır bu gerçek imanın ifadesidir” cevabını verdi.”
Evet unutmamak gerekir ki boş bir eve hırsız girmez ve korsanlar içerisinde hazine bulunmayan bir gemiye saldırmazlar .bizler böyle bir vesveseye maruz kaldığımızda bilmeliyiz ki iman var ki şeytan geliyor .Bunun için kalp gemisindeki iman hazinesinden dolayı Allah’a hamdetmeli ve en kıymetli hazinemizi çalmaya çalışan şeytanın hilelerini çok iyi anlamalı ve Cenabı Hakka sığınmalıyız.15 Ağustos 2010: 08:24 #774756Anonim
İmâni meselelerde şüphe suretinde gelen vesvese
Vesvesenin en çok gözüktüğü yerlerden biri; Allah’ın varlığı, meleklerin varlığı, ahiretin varlığı, Kur’anın hak kitap, Hz. Muhammed (S.a.v)in de hak peygamber olması gibi iman ile ilgili meselelerde gelen vesvesedir.
Bu vesveseye yakalanmış kimselerden şu sözleri işitmişsinizdir: “Namaz kılarken aklıma hep, ya Allah yoksa, o zaman kıldığın namaz boşuna gidiyor, sözü geliyor. Bu sesi susturmak için uğraşıyorum ama ben susturmaya çalıştıkça ses büyüyor, bu sesle uğraşmaktan namazın hangi rekatında olduğumu bile unutuyorum…”
İşte bu vesvese sahipleri devamlı şu tip sözleri içlerinden işitirler;
“ya Allah yoksa… ya ahiret yoksa… ya Kur’an Allah’ın kitabı değilse…Ya Hz. Muhammed peygamber değilse… Hatta peygamberlik diye bir şey yoksa…. Melekleri hiç görmedim, ya melekler de yoksa…
Bunlar gibi bitmeyen vesveseler, susturulamayan sesler… Bu sesleri susturamayan biçare adam bazen çareyi Allah’ın huzurundan kaçmakta ve ibadetten uzaklaşmakta arar ve zarara düşer.
Bu vesveseye yakalanan kişi, hayal etme ile akıl etmeyi birbirine karıştırmaktadır. Yani hayale gelen bir vesvese ve şüpheyi, akla girmiş zannederek, inancına ve itikadına zarar geldiğini zanneder. Hayalinde şekillendirdiği bu şüpheyi, imana zarar veren, aklının tasdik ettiği ve doğruladığı bir şüphe kabul eder. Halbuki bu şüphe ne akıldadır, ne aklın tasdik ettiği bir şeydir, nede onun imanına ve inancına zarar verebilir. Bu şüphe, şeytanın hayale attığı bir vesvesedir.
Hem bazen, “Acaba Allah olmasaydı, bu alem kendi kendine var olabilir miydi? Acaba Kuran gibi bir kitabı bir beşerin yazması mümkün müdür?” gibi küfrü gerektiren bir şeyi tefekkür eder. Ve bu tefekkürü dinden çıkıp, küfre girmek zanneder. Yani inkarın sebebini ve imandan başka hiçbir yolun doğru olmadığını anlamak için tefekkürü, tetkikatı, iman ve küfür ortasındaki tarafsızca muhakemeyi, imanın zıttı ve küfre girmek zanneder.
Neticede şeytanın telkinlerinin bir eseri olan şu zanlardan ürkerek: “Eyvah kalbim bozulmuş, inancıma zarar gelmiş, ben dinden çıkmışım” der. Ve bu vesveseler genellikle onun iradesi dışında olduğundan ve iradesiyle bu vesveseleri ıslah edemediğinden ümitsizliğe düşer.
Bu vesveseden kurtulma çaresi
Bu yaranın merhemi şu hakikatleri bilmektir ki: küfrü gerektiren şeyleri hayal etmek insanı dinden çıkarmaz. Küfür tevehhüm etme yani inkarı farzetme ve vehmetme kişinin imanına zarar vermez. Küfrü zihnen düşünme ve olasılığını ölçmek için tefekkür etme kişiyi kafir yapmaz.
Çünkü hem hayal etme, hem vehmetme, hem tasvir etme, hem de tefekkür etme, aklın tasdikinden ve kalbin kabulünden ayrı ve farklı şeylerdir. Hayal, vehim, tasvir ve tefekkür kabiliyetleri bir derece serbesttir, insanın cüz-i iradesine pek boyun eğmezler ve söz dinlemezler. Ve bunların insan iradesi dışındaki hareketlerinden dolayı insan mesul değildir, ve onların yaptıklarından dolayı hesaba çekilmeyecektir. Bunun delili şu ayettir:
“Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez” (Bakara suresi, 286. ayet). Demek günahların kalpten geçmesi affedilmiştir. Hatta yapılmasına karar verilip, yapılmadan pişman olunarak tövbe edilen günahlar bile affedilmiştir.
Yine peygamber efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Allah-u Teala, ümmetimden her birinin gönüllerinin vesvese ettiği hatıraları, kul onları işlemediği veya söylemediği müddetçe affeylemiştir.” Bu hadisten de anlaşılmaktadır ki; insanın iradesi dışında kalbinden geçen kötülükler ve içinden geçen vesveseler affedilmiştir.
Yine şu ayet:
“Dünya hayatının geçici menfaatlerini aramak için namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları buna zorlarsa, şüphesiz Allah zorlanmalarından sonra onlar için bağışlayıcı ve ziyade acıyıcıdır” (Nur suresi, 33. ayet).
Bu ayetle ifade ediliyor ki; cariyeler fuhşa zorlandıkları ve bu işten kurtulmaya güçleri yetmediği taktirde, Allah-u Teala hiç kimseye gücünün yetmeyeceği şeyi yüklemediğinden dolayı onları bu işten mesul tutmayacağı gibi, üstelik mağfiret buyuracaktır. Demek teklif, gücün yettiği iledir. Ve madem insanların iman hakikatleri ile ilgili içlerine gelen vesveseleri kovmaya güçleri yoktur, o halde onlar bu tür şüphe ve vesveselerin varlığından dolayı mesul değildir.
İ. Abbas ile İ. Amr bir kere karşılaştıklarında, İbn-i Abbas, İbn-i Amra; “Sana göre Kur’an’da en ümit verici ayet hangisidir?” dedi. İbn-i Amr:
“Ey kendi nefisleri aleyhinde israf edip, haddi aşan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz! Çünkü, şüphesiz ki Allah, bütün günahları bağışlar, muhakkak ki O, çok bağışlayan ve çok esirgeyendir” (Zümer süresi 53. ayet) mealindeki ayettir deyince, İ. Abbas buyurdu ki; bana göre şu ayettir:
“Bir zaman İbrahim (AS) “Ey rabbim! Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster” dedi. Allah inanmadın mı? Buyurdu. O da “evet inandım fakat kalbimin mutmain olması ve yatışması için bunu istiyorum” dedi” (bakara suresi 260. ayet).
İşte benim en çok sevdiğim ayet budur. Zira İbrahim (As) “Ya Rabbi ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster” dediğinde, Allah kendisine “yoksa inanmadın mı” buyurunca, “tabi inandım ama kalbimin mutmain olması için” dedi. Allah-u Teala İbrahim’in bu sözünden razı oldu. Bundan da, insanın içine gelen düşünce ve vesveselerin, imana zarar vermeyeceği anlaşılmış olur.
Demek ki; tasdik ve kabul iradeye bakar ve bir ölçüye bağlıdır. Hayal etme, vehmetme, tasvir etme ve tefekkür etme ise tasdik ve kabul gibi değildirler. Bir ölçüye ve iradeye tabi olmazlar. O halde şüphe ve tereddüt sayılmazlar. Ancak bu vesveseler, kişinin iradesi işin içine girerek lüzumsuz tekrar ederse ve her vakit cüzi iradesini bu meselelerde kullanır, Allah olmayabilir mi? Ahiret olmayabilir mi? Gibi düşünce ve şüphelerle isteyerek uğraşırsa, o vakit hakiki bir nevi şüphe meydana gelir. Ve sahibi zarar görür. İman hakikatlerine tarafsızca baka baka sonunda muhalif tarafı kabullenir, kendisine vacip olan hakkı kabullenmesi kırılır.
Mesela, acaba Allah olmazsa bu alem olabilir miydi? der, ve bu sorunun cevabını tarafsızca muhakemeye başlar. Bu kısa muhakeme, “Allah olmasaydı, bu alem asla var olamazdı, ve madem var olmuş, o halde Allah var” diyerek sonuçlanırsa sahibi bundan zarar görmez. Yok her vakit mesaisini bu tür meselelerde gereksizce harcar ve ilmi meselelere vukufiyeti de yoksa, öyle bir hale gelir ki, imansızlık cihetini kabullenir. O halde bu tür muhakemelere ihtiyarıyla girmek isteyen ve bu tip meseleleri tefekkür eden adam, ilk önce iman tarafının o meseledeki delillerini öğrenmeli ve tefekküre öyle başlamalıdır.
Doğruyu öğrenmeden, kıt anlayışı ile doğru ve yanlışı bulmaya çalışanlar, yanlışın kucağına düşebilirler.
Bir zamanlar imam iken sonraları azılı bir din düşmanı olan bir bedbaht, işte böyle bir muhakemenin neticesinde ebedi saadetini kaybetmiştir. Şöyle ki, bir gün yerleri süpürürken, toz çıkmasın diye, yere su serper. Yerden sıçrayan sular, duvarda şehir şeklini alır, yada şeytan ona öyle gösterir. Bu bedbaht kendi kendine o anda der ki; “Acaba şu duvardaki şehir gibi, şu kainatta tesadüfi olabilir mi?” Ve bu muhakeme, onun dinden çıkmasına hatta daha da ileri giderek azılı bir din düşmanı olmasına sebep olur. O bu muhakemeyi yapmadan önce, iman hakikatlerinin ve Allahın varlığının delillerini öğrenseydi, elbette, tarafsızca muhakeme ona zarar veremezdi. O halde tarafsızca muhakeme edenleri, yani “ne var, ne yok diyelim öylece araştıralım, sonra neticeye varalım” diyenleri mağlup eden şey; araştırdıkları meselenin delillerini bilmemektir.
Şeytanın bu hilesinden kurtulmak için, bilhassa iman hakikatlerinin anlatıldığı eserleri ve bu eserlerin başında Bediüzzaman hazretlerinin Risale-i Nur külliyatını bol bol okumak gerekir.
İman hakikatleri hakkında gelen en mühim vesvese şudur ki: vesveseli adam, imkan-ı zati ile imkan-ı akliyi birbirine karıştır.
İmkan-ı zati; bir şeyin aslında ve zatında mümkün olmasıdır.
İmkan-ı akli ise; bir şeyin aklen mümkün görmektir ki, bu ikisi arasında dağlar kadar fark vardır.
İmkan-ı zati ile imkan-ı aklinin farklarını bilmeyen birisi, bir şeyi zatında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen olabilir zanneder. Halbuki kelam ilminin bir kaidesidir ki; imkan-ı zati yani bir şeyin zatında mümkün olabilmesi, kesin ve sağlam bilgiye zarar vermez ve onu hükümden düşürmez. Mesela şu dakika da Karadeniz’in batması zatında mümkündür. Ve imkan-ı zati ile muhtemeldir. Halbuki bizler yakînen o denizin yerinde olduğunu şüphesiz biliyoruz ve böylece hükmediyoruz. Karadenizin zatında batmış olma ihtimali veya zihnen bu ihtimali düşünmemiz bize zarar ve şüphe vermemekte, Karadenizin hali hazırda mevcut olduğu hususunda bizim yakîn ve inancımızı bozmamaktadır.
Yine mesela şu güneş, zatında mümkündür ki, bugün batmasın veya yarın doğmasın. Bunlar imkan-i zati ile mümkündür. Halbuki bu ihtimal, güneşin bugün doğup, yarın batacağı inancımıza zarar vermez, şüphe getirmez. İşte bunun gibi, mesela, iman hakikatlerinden olan, dünya hayatının batması ve ahiret hayatının doğmasına imkan-ı zati cihetinden gelen vehimler, vesveseler ve içimizde şeytanın seslendirdiği “ya ahiret yoksa” sözleri, inancımıza, imanımıza zarar vermez.
Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki, “bir delilden meydana gelmeyen ihtimalin hiçbir ehemmiyeti yoktur” kaidesi, fıkıh usulü ve din usulü ilminin sabit ve değişmez bir kuralıdır. Madem iman hakikatleri noktasında gelen vesvese ve şüpheler, irademiz dışında ve bir delile dayanmadan gelmektedir, o halde bunların hiçbir ehemmiyeti yoktur.
Buraya kadar şunları öğrendik:
1- İman hakikatleri hakkındaki vesvese ve şüpheler imanımıza ve itikadımıza asla zarar veremez.2- küfrü gerektiren şeyleri hayal etmek insanı dinden çıkarmaz. Küfür tevehhüm etme yani inkarı farzetme ve vehmetme kişinin imanına zarar vermez. Küfrü zihnen düşünme ve olasılığını ölçmek için tefekkür etme kişiyi kafir yapmaz. Çünkü hem hayal etme, hem vehmetme, hem tasvir etme, hem de tefekkür etme, aklın tasdikinden ve kalbin kabulünden ayrı ve farklı şeylerdir.3- Bu vesveseler kalbin tasdiki ve aklın kabulü değil, bir derece serbest ve söz dinlemeyen hayalin, vehmin, tasvirin ve tefekkürün meyvesidir.4- İmkan-ı akli ve imkan-ı zihni kesin bilgiye zarar veremez.5- Bir delilden meydana gelmeyen ihtimalin hiçbir ehemmiyeti yoktur”6- Kur’an’ı kerim zikrettiğimiz ayetleriyle, imani meselelerde vesvesenin bir günah olmadığını bildirmiştir.7- Unutmamak gerekir ki; aynadaki yılanın sureti ısırmaz, ateşin misali yakmaz ve pis bir şeyin aksi aynayı kirletmez. Öylede, hayal ve fikir aynasında, küfrün ve şirkin akisleri, dalaletin gölgeleri ve küfre benzer çirkin sözlerin hayalleri itikadı bozmaz, imanı zarar vermez ve hürmetli edebi kırmaz.15 Ağustos 2010: 08:24 #774757Anonim
Şeytanın kendi çirkin sözlerini, kalbin sözleri zannettirmesi
Şeytan evvela şüpheyi kalbe atar. Eğer kalb şüpheyi kabul etmezse, şüpheden sövme ve küfretmeye döner. Hayale karşı, sövmeye benzeyen pis hatıraları ve edebe zıt çirkin halleri tasvir eder. Kalbe “eyvah” dedirtir, kişiyi ümitsizliğe düşürür.
Vesveseli adam zanneder ki; kalbi, Allaha karşı edepsizlikte bulunuyor. Bu durumdan müthiş bir heyecan ve sıkıntı hisseder, ve bundan kurtulmak için; Allahı düşünmemek, O’nun huzurundan kaçmak ve gaflete dalmak ister. Şeytanın bu vesvesesine mağlup olan kişilerden şu gibi sözleri işitmişsinizdir: “Kalbim, Allaha ve diğer iman hakikatlerine küfrediyor, onun bu sövmesini susturmaya çalışıyorum ama susturamıyorum. Susturmaya çalıştıkça, kalbim daha yüksek bir seda ile bağırmaya başlıyor…”
Bu vesvesenin ve yaranın merhemi şudur; Bilmeliyiz ki kalbimizden geldiğini zannettiğimiz o çirkin sözler, kalbimize ait değildir. Kalbimizin sözleri olmadığına delil ise; kalbimizin, o sözlerden müteessir olması ve üzüntü duymasıdır. Eğer o çirkin sözler, kalbimizin sözleri olsaydı, kalb asla üzülmeyecek ve titremeyecekti. Zira kişi, kendi iradesiyle söylediği sözlerden dolayı üzüntü duymaz.
Hem o sözlerin, kalbimizin sözleri olmadığına başka bir delil de; susturmaya çalıştığımız halde, susturamayışımızdır. Eğer o sözler bize ait olsaydı, susturmak istediğimizde susardı. Zira konuşan kişi, ne zaman susmak isterse, o zaman susabilir.
Öyleyse, acaba bu sözler kime aittir?
Bu sözler şeytandan gelir ve lümme-i şeytaniyeye aittir.
Lümme-i şeytaniye; kalbin üzerindeki şeytanın noktası ve karargahıdır. Kalpte iki nokta vardır. Bu noktalardan bir tanesi meleğe ait olup, o noktadan insana iyi işlerin ilhamı gelir. Diğer nokta ise; şeytana ait olup, o noktadan da vesveseler, sövmeler ve günahların teşviki gelir. İşte şeytan bu nokta da konuşmaktadır. Bu nokta, kalbe yakın olduğu için, lümme-i şeytaniyenin varlığını bilmeyenler, şeytanın bu çirkin sözlerini kendi kalplerine mal eder, şeytanın sözlerini, kendi kalplerinin sözü zannederler.
Şeytanın bu vesvesede ki amacı; Bu çirkin sözleri zararlı zannettirmekle, kalben üzülmesini sağlamak ve kişiyi ümitsizliğe düşürmektir. Zaten vesvesenin zararı; kişinin zarar gördüğünü zannetmesidir. Zira bu durumda şeytanın işini, kendi kalbine mal eder, şeytanın sözünü, kalpten zanneder ve zarara düşer. Zaten şeytanın istediği de odur; Zira kişi ümitsizliğe düşünce, bocalayacak, sıkıntılar içinde kalacak, netice de ibadet ve tefekkür vazifesini hakkıyla yapamayacaktır. Hatta bırakın hakkıyla yapmayı, Allahın huzurundan kaçarak, Allahı düşünmemekle rahatlamaya çalışacaktır.
O halde buraya kadar anlattıklarımızdan şunları öğrendik:
1- İnsanın kalbinden geldiğini zannettiği küfür ve çirkin sözler kalbe ait değildir.
2- Bu sözler, lümme-i şeytaniyeden gelen, şeytana ait sözlerdir. Onun fısıldaması ve vesveseleridir.
3- Bu sözlerin kalbe ait olmadığının ve şeytana ait olduğunun delili: kalbin bu sözlerden dolayı üzülmesi ve sesi susturmaya çalıştığı halde susturamamasıdır. Zira sözler onun kalbine ait olsaydı, bundan müteessir olmayacak ve susturabilecekti.
4- Şeytanın bu vesvesedeki amacı; kişiyi, telaş, sıkıntı ve ümitsizlik içinde boğarak Allahtan uzaklaştırmaktır.
5- Bu vesvesedeki zarar: kişinin zarar gördüğünü ve kalbinin bozulduğunu zan etmesidir. Bu zannı kim hissederse, şeytan onu kandırmış demektir.
Demek bu vesvesede şeytana mağlup olmamak için yapılacak tek iş; Bu sözlerin şeytanın sözü olduğunu bilmek, bu konuşmalara karşı gülüp geçmek ve onlardan kurtulmaya çalışmamaktır.- Asla şeytanın sözlerini, kalbimize mal etmeyeceğiz.
- Asla kalbimizin bozulduğunu düşünmeyeceğiz.
- Ve asla o çirkin sözleri sahiplenmeyeceğiz.
- Zaten bunu yaptığınızda artık şeytanın bu sözlerini işitmemeye başlayacaksınız.
15 Ağustos 2010: 08:25 #774758Anonim
Amelin en iyi suretini araştırmaktan meydana gelen vesvese
Şeytan bazen de takva adı altında, amelin en iyi suretini araştırmaya sevk ederek vesvese verir. Takva zannıyla, bu hali ona kadar şiddetlendirir ki, kişi amelin daha evlasını ararken, bilmeden harama düşer.
Mesela, gusül abdesti alan bir kimsenin, suyu fazlaca kullanıp israf etmesi haramdır. Hatta peygamberimiz(S.a.v) “akan bir nehirde de abdest alsanız, suyu israf etmeyin” buyurmuştur. Vesveseli kişi, takva zannıyla “aman guslümde eksiklik olmasın” diyerek, suyu haddinden fazla kullanır ve amelin en iyi suretini ararken israf ile harama düşer.
Yada açlıktan ölmek ile karşı karşıya kalan birisinin, ölmeyecek kadar haram yemesi vaciptir. Domuz eti dahi olsa, ölmeyecek kadar yemelidir. Eğer haramdan yemez ve ölürse, günahkar olmuş olur. İşte şeytan amelin evlasını arayan ve bu durumunun fıkhi hükmünü bilmeyen böyle bir kişiye gelir, “haram yiyeceğine, Allah için açlıktan öl” diyerek, sözde takva altında onu harama düşürür….
Yada bir kişide gusül abdesti almayı gerektirecek bir hal vukua gelse, önce gusleder ve sonra namazını kılar. Ama eğer üç millik alan içinde su yoksa, yada suya ulaşamıyorsa, toprak ile teyemmüm abdesti alarak, namazını öylece kılar. Namazını kazaya bırakmaz. Şeytan bu durumda olan ve bu fıkhi hükmü bilmeyen birisine gelerek “guslün yok, bu halde namaz kılınır mı? Allahın huzurunda durulur mu?” diyerek vakit namazını kılmasını engeller ve namazını kazaya bıraktırır. Kişi amelin evlasını ararken, namazını kazaya bırakarak harama düşer.
Şeytan, amelin evlasını, takva zannıyla aratarak harama düşürebildiği gibi, bazen de sünneti aratarak, kişiye bir vacibi terk ettirir.
Mesela: ilimler ikiye ayrılır;
1-) Farz-ı ayın olan, yani her Müslümanın bilmesi gereken ilimler. Herkesin namazını kılacak kadar Kuran bilmesi ve farz ibadetlerin eda şekillerini öğrenmesini bu kısma misal gösterebiliriz.
2-) Kısım ilim ise; Farz-ı kifaye; yani, bazılarının bilmesiyle, diğerlerinin, bilmeme mesuliyetinden kurtuldukları ilimlerdir. Tıp, coğrafya, kimya, fizik gibi ilimler bu sınıfa dahildir. Bunların öğrenilmesi sünnet olup, farz-ı kifaye derecesindedir.
Buna karşılık; bir kadının örtünmesi ve cilbabını giymesi, farz-ı ayındır. Yani her kadının üzerine farzdır. Eğer kadın, cilbabını çıkarmadan sünnet ilimleri öğrenebiliyorsa, öğrenir. Ve bu da güzeldir . Ama eğer, sünnet ilimleri öğrenebilmesi için, kendisine farz olan cilbabını çıkarmak zorunda kalacaksa, o zaman farz-ı ayını, sünnete tercih eder. Yani cilbabını terk etmez, o ilimleri terk eder.
İşte şeytan bu noktada o kişiye vesvese verir ve der ki: “Bu ilimleri de hak namına öğrenmelisin, makam, mevki ele geçirerek ileride İslama hizmet etmelisin, bu ilimleri hep başkaları mı öğrenecek?” Bazen şeytanın bu vesvesesine, niyeti halis ama meselenin fıkıh boyutunu bilmeyen bir büyüğün sözü de yardım eder ve neticede o kişi cilbabını çıkartarak sünnet ilimleri öğrenmeye gider. İşte bu kişiyi, bu noktada şeytan aldatmıştır, sünnet peşinde koştururken, daha kıymetlisini, farzı terk ettirmiştir… Şeytanın bu vesvesesinin örneklerini çoğaltmak mümkündür. Bizler bu kadar misalle yetinerek şeytanın bu vesvesesinden kurtuluş çaresine geçiyoruz.
Demek ki şeytan, amelin daha iyisini aratmakla harama düşürmek ve sünneti aratarak, vacibi terk ettirmek istemektedir. O halde bu vesvesesinden kurtulmanın çaresi; Allahın dinini hakkıyla öğrenmek, neyin haram, neyin helal, neyin farz, neyin vacip, neyin takva ve neyin ruhsat olduğunu bilmektir. Zira şeytan, kişinin cahilliğinden ve bilgisizliğinden istifade ederek, takva zannıyla onu harama düşürmektedir. Neyin takva olduğunu öğrendiğimizde, şeytanın bu vesvese kapısını kapatmış, takvayı ararken harama düşmemiş, sünnet peşinde koşarken, vacibi terk etmemiş oluruz.
Şeytanın bu vesveseyi sadece bilgisiz kişilere atabildiği, alimlere ise bu cihetten yanaşamadığını ifade eden bir kıssa ile bu bölümü tamamlayalım:
Allah dostlarından birisi, şeytanı caminin kapısında beklerken görmüş. Ona sormuş: “Ey iblis, cami kapısında ne beklersin?”
Şeytan şöyle cevap vermiş: “içeride namaz kılan şu adamı görüyor musun, ona vesvese atacağımda, yanında uzanmış, uyuklayan adamın uyanarak kalkıp gitmesini bekliyorum.”
Allah dostu ona tekrar sormuş: “Niçin namaz kılan adama vesvese vermek için, yanında uyuklayan kişinin gitmesini bekliyorsun?”
Şeytanın cevabı şöyle olmuş: “Namaz kılan kişi cahildir, uyuyan kişi ise alim. Şimdi beni namaz kılan kişiye vesvese atsam, O, yanındaki alimi uyandıracak ve vesvesem ile ilgili ona soru soracak. Cevabını öğrendiğinde de vesveseden kurtulacak. Netice de benim hilem boşa çıkacak. İşte uyuyanın gitmesini bekliyorum ki, hilem boşa çıkmasın.”15 Ağustos 2010: 08:25 #774760Anonim
Şeytanın, amelin sahih olup olmadığında şüpheye düşürerek vesvese vermesi
Şeytanın amel cihetinde en çok verdiği ve kişiyi en çok muzdarip ettiği vesvese; “acaba amelim sahih oldu mu?” dedirtmek suretiyle verdiği vesvesedir.
Bu vesveseye yakalanan kişilerin, saatler süren gusül abdesti aldıklarını, kıldıkları namazı defalarca tekrar ettiklerini, abdest alıp oturduktan sonra, “acaba şu uzvumu yıkadım mı?” diyerek, tekrar kalkıp abdest almaya gittiklerini çokça duymuşsunuzdur. Hatta namaza durup, niyet ettiklerinde bile, “acaba niyetim oldu mu?” diyerek defalarca niyeti tekrar ederler ve bir türlü namaza başlayamazlar.
Bu vesvesenin 3 merhemi vardır:
1. Merhem: Fıkıh ilmini bilmek ve bu sayede amelin ölçüsüne vakıf olmaktır. Zira bu vesvesenin gelmesinin en büyük sebebi; onun cehaletidir. Bu bölümde kişiyi en çok vesveseye düşüren amellerin, ölçülerini nakil edeceğiz ki, şeytan, amelinin sahih olup, olmadığı hususundan ona vesvese veremesin.- Hanefi mezhebinde, bir elbiseye, namaza mani olacak bir necaset bulaşsa, ama pisliğin yeri belirlenemese, elbisenin tamamını yıkamaya gerek yoktur. Elbisenin bir bölümünü yıkamak kafidir. Pislik başka yerde olsa ve yıkanmasa dahi, artık bu elbise temiz sayılır ve onunla namaz kılınabilir.
- Bir kimse namazda 3. rekatta mı yoksa 4. rekatta mı olduğunu belirleyemese bakılır, eğer bu kişi böyle bir kararsızlığı çokça düşüyor ve bu tür vesvese ona çokça geliyorsa kuvvetli zannı hangi rekatta olduğuna hükmediyorsa ona göre namazını tamamlar ve sehiv secdesi de yapmaz. Zannında yanılmış olsa ve namazı eksik yada fazla kılsa, bu namazına zarar vermez. Çünkü insan, gücünün yettiği ile mükelleftir.
- Bir insan tuvaletten çıktığında, üstüne küçük abdest bulaştığını zannetse, eğer bu zan bir delilden gelmiyorsa, elbisesinin üstüne su serper. Bu sayede elbisesinde ıslak yer arama telaşından kurtulur. Elbisesinde gördüğü ıslaklığı serptiği suya hamleder. Bunu yapan kişinin gözünden elbisesine bulaşan küçük abdest izi kaçsa ve elbisesi hakikatte kirli olsa dahi bu ondan mesul değildir.
- Bir kimse vakit namazını kılıp kılmadığından şüphe etse, eğer vakit çıkmamışsa, o namazı kılar. Ama eğer vakit çıkmışsa, o namazı kılmaz. Çünkü Müslümanın namazını vaktinde kılması esastır. Böyle vakit çıktıktan sonra şüphe eden ve vakit çıktığı için namazı kılmayan kişi, hakikatte o namazı kılmamış olsa dahi, O bundan mesul değildir.
- Bir kimse abdest aldıktan sonra, bir uzvunu yıkayıp yıkamadığı hususunda şüphe etse bakılır, eğer o kişi bu tür bir şüpheye hiç düşmüyorsa, döner ve şüphe ettiği uzvu yıkar. Hanefilere göre abdesti baştan alması gerekmez, sadece yıkamadığı zannettiği uzvu yıkar. Ama bu tür şüpheye devamlı düşen birisi ise, bu, vesvese kabul edilir ve o kişi, şüphe ettiği uzvunu yıkamaz. Velev ki, abdest anında o uzvu yıkamamış olsa dahi O bundan mesul değildir ve abdesti öylece kabuldür.
- Bir kimse namaz kılarken, zamlı sureyi bitirdikten sonra yada zamlı sureyi okurken, Fatiha suresini okuyup, okumadığından şüphe etse, fatiha süresini tekrar okuması gerekmez. Çünkü asıl olan fatiha suresini namazın başında okumasıdır ve sadece şüphe onun okumadığını göstermez. Bu şüpheye düşenin yapacağı şey; fatiha suresini okumuş kabul ederek namazını tamamlamaktır.
- Gusül abdesti alan bir kişi, gusülden sonra, bir uzvunu yıkayıp yıkamadığından şüphe etse, bakılır, bu tür şüphe her zaman kendisine gelmeyen biri ise, döner ve kuşkulandığı uzvu yıkar. Ama bu vesvese her zaman kendine gelen birisi ise, o uzvunu yıkanmış kabul eder. Hakikatte yıkanmamış olsa bile bu guslüne zarar vermez.. kuvvetli bir zan ile her tarafının yıkandığına hükmettiğinde abdestini tamamlamış olur. Gusül abdesti almak için saatlerce yıkananlara her halde bu fetva bir merhem olacaktır.
- Bir kimse abdest aldığından emin olsa, bozup bozmadığını ise hatırlayamasa, abdestli kabul edilir. Çünkü abdest aldığı bilgisi, yakîndir. Yani kesin bilgidir. Abdestini bozması ise, şektir, yani şüphedir. Şüphe ise, kesin bilgiyi hükümden düşüremez.
- Eserimiz vesvese ile alakadar olup, müstakil bir fıkıh eseri olmadığından bu kadar fetva ile yetinerek, işin aslını ilgili fıkıh eserlerine havale ediyoruz. Burada naklettiğimiz fetvalardan özellikle şunu anlamalıyız ki; dinde zorluk yoktur. Din kolaylıktır. Dini kendisine zorluk yapanlar, bu dinin hakikatini bilmeyenler ve fıkıh ilminden çok uzak olanlardır.
2. Merhem: Ehl-i sünnet itikadında olan birisi, bu vesveseye yakalanmaya layık değildir. Zira Ehl-i sünnet itikadınca: Cenab-ı hak, bir şeyi emreder, o güzel olur. Bir şeyi de yasaklar, o çirkin olur. Yani; emir ile, güzellik, yasak ile de, çirkinlik tahakkuk eder. Yoksa bir şeyin güzel veya çirkin olması, o şeyin bizzat kendi zatına ait değildir.
Mesela içkinin pis olması, Cenab-ı Hakkın onu yasaklaması ve ona pis demesinden ötürüdür. Suyun temiz olması ise; Cenab-ı Hakkın ona temiz deyip, helal etmesinden ötürüdür. Yada inek etinin helal olması, Allah’ın ona temiz deyip, helal etmesinden, domuzun haram olması ise Allahın ona pis deyip, yasaklamasından ötürüdür…
Bunlar gibi, kulun bilgisi olmadığı için hakikatte kusurlu ve eksik olan bir amele, Allah güzel derse, o amel güzelleşir ve kabul edilir. Zira ameldeki güzellik ve çirkinlik, kulun bilgisine bakar ve ona göre şekillenir.
Mesela, bir yolcu, eşyalarının arasında su olmadığını zannederek, namaz kılmak için teyemmüm etse ve namazını kılsa, daha sonra eşyalarının içinde suyu bulsa, bu kişi İ. Azam ve İ..Muhammede göre namazı iade etmez. Zira bu kişinin, suyun varlığına bilgisi yoktur. Bilgi olmazsa kudret te olmaz. Ve kudret olmazsa mesul de olunmaz…. Görüldüğü gibi, su varken teyemmüm alınamazken, kişinin suyun varlığından haberi olmadan teyemmüm ederek kıldığı namaz kabul edilmiştir. Bunun sebebi, güzellik ve çirkinliğin kulun bilgisine bağlı oluşudur. Kul, suyun varlığını bilmediğinden, hakikatte çirkin ve caiz olmayan bir amel, onun için güzel ve caiz olmuştur. Zira güzellik veya çirkinlik, amelin dünyaya bakan yüzünde değil, ahirete bakan yüzündedir.
Bu sırdandır ki, siz abdest alsanız yada namaz kılsanız, halbuki abdestiniz veya namazınız eksik olsa, yada abdest ve namazı bozacak bir durum meydana gelse, ama siz bunu bilmeseniz, hem namazınız hem de abdestiniz geçerlidir. O halde sözün özü: İslamın zahirine uygun olarak işlediğimiz amele “Acaba sahih oldu mu?” diyerek, vesveseye kapılmamalıyız. Fakat, “kabul olmuş mu?” diyerek, gururlanmamalıyız.
3. Merhem: Madem Dinde zorluk yoktur ve dört 4 mezhep haktır. O halde kişinin ameli bu 4 mezhepten birine uygun düşse, yeterlidir. Zira “amelden sonra taklit; caizdir.”
Mesela, Hanefi olan bir kimsenin abdesti, vücudundan kan çıkınca bozulur. Şimdi bir Hanefi namazını kılsa ve namazı tamamlandıktan sonra, elinde kan görse, namazını iade etmesi gerekmez. Çünkü kan, şafilere göre abdesti bozmaz ve amelden sonra taklit caizdir. Ancak bu kanı namaz kılarken görürse, yada daha evvel kanadığını gördüğü halde, abdest almayı unutarak namazını kılmışsa, o zaman iade eder. Çünkü 1. durumda, kanın varlığından haberdar değildir ve namazını tamamlamıştır. 2 durumda ise daha namazı bitmemiştir ve kanın varlığını namazdan önce bilmesine rağmen kendi kusuruyla abdesti unutmuştur. Demek asıl olan; kişinin kusurunun ve bilgisinin olup olmadığıdır….
Yine İ. Yusuf hamamda gusül abdesti alarak cumayı kılar. Sonra da kendisine; hamamın kuyusunda ölü bir fare bulunduğunu haber verirler. Hanefi mezhebine göre, o büyüklükteki bir kuyuda ölü fare suyu kirletir ve onun ile abdest alınamaz. Yani hakikat-i halde İ. Yusuf cuma namazını abdestsiz kılmış gibi gözükmektedir. Buna karşı İ. Yusuf der ki, “Şafi olan kardeşlerimizin görüşünü alırız. Onlara göre, su 15 teneke olursa, pislik taşımaz.”
O halde biz, artık ameldeki vesveseyi atalım ve şeytana diyelim ki; “bizdeki bu vesvese hali bir zorluktur, hakikatin kendisine vakıf olarak amelin sahih olup olmadığını anlamak güçtür. Bu da dindeki kolaylığa zıt ve “din kolaylıktır” kaidesine uygun değildir. Elbette benim amelim bir hak mezhebe uygun gelir. O da bana kafidir. Hem ben aczimi itiraf ediyorum ki, ibadeti layık-ı vechiyle eda edemiyorum, bundan dolayı da Allaha yalvararak ve hatalarıma istiğfar ederek, merhametine sığınıyorum. Benim bu halim, kusurumun af ve, kusurlu amelimin kabul olunmasına inşallah bir vesiledir. Zira vesveseli kişi için, tövbeyi netice veren kusurunu anlamak, gurura kapı açan ameli güzel görmekten daha evladır.”
Yani böyle vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmektense, amelini kusurlu görüp istiğfar etmesi daha evladır.15 Ağustos 2010: 08:26 #774761Anonim
Şeytanın, hayalin bir özelliğinden yararlanarak vesvese vermesi
Şimdi size bazı kelimeler söyleyeceğim. Sizler, kelimeyi işittiğinizde ilk aklınıza gelen şeye dikkat ediniz!… Gece… Siyah…. Doğu…Yaz….
Muhtemelen aklınıza, geceyi işittiğinizde gündüz… siyahı işittiğinizde beyaz… doğuyu işittiğinizde batı… ve yazı işittiğinizde de kış gelmiştir. Yani söylenen kelimelerin tam zıttını hatıra getirmişsinizdir.
Bunun sebebi şu kaidedir; hariçte uzaklık sebebi olan zıtlık, hayalde yakınlık sebebidir. Yani hakikatte, gece ile gündüz, siyah ile beyaz, doğu ile batı ve yaz ile kış arasında son derece uzaklık vardır. Ve bu zıtlar gerçekte asla bir araya gelemezler. Ama hayal, zıtları bir araya getirmektedir ki, buna; bir fikrin, başka bir fikri çağrıştırması manasında “tedai-yi efkar” denilir.
Tedai-yi efkarın sebebi; eşya arasında bazı gizli münasebetlerin var olmasıdır.. Hatta hiç ümit etmediğimiz şeyler içinde bu münasebet ipleri bulunur. Bu münasebetler, ya bizzat bulunur veya hayal meşgul olduğu sanata göre o ipleri yapmış ve onları birbirine bağlamıştır. İşte bu sebepten; bazen mukaddes bir şeyi görmek veya düşünmek, çirkin bir şeyi hatıra getirir. Kişi namazda iken veya dua ederken yada ilahi huzurda bir ayeti tefekkür ederken, şu tedai-yi efkar kişiyi tutup, en uzak melayani ve rezil işlere sevk eder.
Hem bazen kalp yorulur, fikir kendini eğlendirmek için rasgele şeylerle meşgul olur. İşte şeytan bu anda fırsat bulur, pis şeyleri önüne serper ve sürer. Şeytan, vesvesenin bu madenini çok işlettirir.
Bu vesveseden kurtulmanın çaresi ise; asla telaş etmemek… “ne kusur ettim” diyerek araştırmayla meşgul olmamak ve hayalin pis şeylerle meşgul olduğunun farkına vardığımızda hemen tefekküre dönerek, kaldığımız yerden devam etmektir. Zira üzüldükçe ve ehemmiyet verdikçe o zayıf hatırlama ve çağrışım, artık kuvvetlenir ve Hayalin bir hastalığı olur.
Hem bilmeliyiz ki, bu, kalbin bir hastalığı değildir. Ve bu nevi hatıralar, genelde ihtiyarsızdır, kişinin iradesini pek dinlemez. Bu yüzden mesuliyeti de yoktur.
Hem tedai-yi efkarda sadece yakınlık vardır, temas ve birbirine karışmak yoktur. Onun için fikirlerin keyfiyetleri birbirine sirayet etmez, birbirine zarar vermez. Nasıl ki, şeytan ile melek ilhamlarının kalpte yakınlığı var, ve nasıl ki, iyiler ile kötülerin birbirine yakınlıkları ve bir meskende durmaları zarar vermez. Aynen öylede fikirlerin birbirini çağrıstırması sebebiyle istemediğimiz pis hayallerin, nezih fikirlerin içine girmesi de zarar vermez. Ancak kasten olursa veya zarar gördüğünü zannederek fazla meşgul olsa o zaman zarar görür.
Şimdi bu vesvesede şunları öğrendik:
1- Hariçte uzaklık sebebi olan zıtlık, hayalde yakınlık sebebidir.
2- fikirlerin birbirini çağrıstırması sebebiyle mukaddes bir manayı tefekkür ederken bazen çirkin bir mana hayale gözükebilir.
3- Kalbin yorulduğu ve fikrin kendini eğlendirmek için rasgele şeylerle uğraştığı bir anda, şeytan pis hatıraları önüne serebilir.
4- Bu hatıralar kalbin bir hastalığından dolayı değildir ve ihtiyarsız olarak akla gelir.
5- Kişi bu tür hatıralardan –kasten yapmadıkça- mesul olmaz.
6- Mukaddes manalar ile pis şeyler birbirine bulaşmaz, aralarında ne temas vardır, nede sirayet.
7- Eğer kişi bu pis hayallerden zarar gördüğünü zannederse, yada onlardan kurtulmak için uğraşırsa, işte o zaman zarar görür. Zaten şeytanın istediği de budur. Zarar gördüğü zannı ile ümitsizliğe düşürmek, Ya da kurtulmaya çalıştırarak o zayıf hatırayı kuvvetlendirmektir.
8- Bu vesveseden kurtulmanın çaresi: asla telaş etmemek… “ne kusur ettim” diyerek tetkikle meşgul olmamak ve hayalin pis şeylerle meşgul olduğunun farkına vardığımızda hemen tefekküre dönerek, kaldığımız yerden devam etmektir.15 Ağustos 2010: 08:26 #774762Anonim
Şeytanın, iman hakikatlerinin büyüklüğü cihetinde vesvese vermesi
Şeytanın en büyük vesveselerinden bir tanesi de; iman hakikatlerinin azameti ve büyüklüğü cihetinde vesvese vererek, dar kalpli ve kısa fikirli insanları aldatmasıdır…
Şeytan, iman hakikatlerinin azameti cihetinden insana yaklaşır ve der ki: “Bir tek zat, bütün zerreleri ve gezegenleri ve diğer mevcutları, bütün halleriyle idare ve terbiye ediyor, deniliyor. Böyle acayip bir meseleye nasıl inanılır? Fikir bunu nasıl kabul eder? Bir tek zat yani Allah, bu büyük kainatı nasıl idare eder?…
Yada şeytan der ki: Ölüm ile insan toprak oluyor. Kemikleri bile çürüyor. Böyle çürümüş kemikleri, kaybolmuş cesetleri tekrar yaratmak hiç mümkün olur mu? Hele bütün ölüleri bir anda diriltmek nasıl olabilir?…
Şeytan, Allahın birliği ve ahiretin varlığı hakkında böyle şüpheler verdiği gibi, diğer iman hakikatleri olan meleklerin varlığı, peygamberlerin gönderilmesi, kitapların indirilmesi gibi hususlarda da, o iman hakikatlerinin büyüklüğünü, insanın dar kalbine ve kısa aklına göstererek vesvese ve şüpheler vermekte, insanın aczi noktasında bir inkar hissi uyandırmaktadır.
Bu vesveseden kurtuluşun çaresi ve şeytanın bu desisesini susturan sır: Allah-u ekberdir. Yani Allahın büyüklüğünü düşünmek ve bu büyüklüğü ifade eden delilleri tefekkür etmektir. Zaten Allah-u ekber zikrinin ziyade tekrarı ve İslamın şiarları arasına girmesi; şeytanın bu vesvesesini yok etmek içindir. Evet insanın aciz kuvveti ve zayıf kudreti ve dar fikri, böyle hadsiz büyük hakikatleri ancak “Allah-u ekber” nuruyla görüp tasdik edebilir. Demek bu vesveseden kurtulmanın tek yolu; Allahın büyüklüğünün ayetlerini ve vesvese gelen iman hakikatlerinin delillerini çok iyi bilmektir. Zira delil; bir süpürgedir. Vesveseyi temizler, şüpheyi yok eder.
Marmara eğitim hizmetleri, Risale-i Nur külliyatını kaynak eser kullanarak, her bir iman hakikati hakkında özel eserler hazırlamış ve her iman hakikatini, iki kere iki dört eder katiyetinde ispat etmiştir. Bizler iman hakikatleri hakkındaki bu delilleri, ilgili eserlere havale ederek, makam münasebetiyle, sadece Allah’ın birliği ile birlikte şu koca kainatı nasıl idare ettiğinin yüzler delillerinden, bir delile işaret edeceğiz;
Dünya evimizin bir lambası hükmünde olan güneş, tek olmakla birlikte, denizlerin bütün kabarcıklarında, yağmurun bütün damlacıklarında, yeryüzünün bütün camlarında ve şeffaf eşyalarda aynı anda gözükür. Ve o aynı anda hayat sahiplerinin başını da ışığı ile okşar. Birini aydınlatması, diğerini aydınlatmasına mani olmaksızın hepsini aynı anda aydınlatır. Şimdi eğer güneşin ışığı, kudreti olsaydı ve diğer 7 rengi de hayat, irade, ilim, görmek, konuşmak, işitmek ve yaratmak sıfatları olsaydı, bu halde güneş, tek başıyla, ışığının ulaştığı bütün eşyada aynı anda tasarruf edebilecekti. Bir iş, başka bir işe mani olmayacaktı.
Aynen bunun gibi, Cenab-ı Hak ta zatı itibariyle bir olmakla birlikte, şeffafiyet sırrıyla, ilim, kudret, yaratmak gibi bütün sıfatlarıyla her mahlukun yanındadır. Ona şah damarından daha yakındır. Güneşin bir olmakla birlikte, tüm eşyayı aynı anda aydınlatması gibi, Allah’ta bir olmakla birlikte umum eşyada aynı anda tasarruf eder. Bir iş bir işe mani olmaz, birini idare etmesi, diğerinin idaresini zorlaştırmaz, bütün eşyayı bir tek eşya gibi idare eder.
Hem büyüklük ve küçüklük nisbi yani kıyas ile alakadar hakikatlerdir. Mesela kuş, karıncaya kıyasla büyüktür ama kediye kıyasla küçüktür. Kainat ta insana kıyasla büyüktür, yoksa Allahın büyüklüğüne ve azametine kıyasla çok küçüktür.
Bu hakikati şu temsille anlayabiliriz. Mikroskopla milyonlarca defa büyütüldükten sonra ancak görülebilen bir mikrobu, insanın ciğerleri üzerinde hayal edelim. Şimdi bu mikroba denilse ki, “üzerinde bulunduğun şu ciğer ruh tarafından idare edilmektedir.” Herhalde o mikrop bu hakikati aklına tam şığıştıramayacaktır. Zira bize göre dünya neyse, mikroba göre de ciğer odur. Mikrop, ciğerin büyüklüğünü kendi küçüklüğüne kıyas edecek ve bu büyüklükteki bir eşyanın tek merkezden idaresini anlayamayacaktır. Sonra o mikroba denilse ki: “buda bir şey mi? Daha bu ciğerin ötesinde kalp, mide, sindirim sistemi gibi onlarca organ var. Onlarında tamamını aynı ruh idare etmektedir” herhalde mikrobun aklı daha da karışacaktır.
Zira bize göre galaksiler ve yıldızlar ne ise, mikroba göre de insan vücudu ve ondaki organlar aynı şeydir. Halbuki mikrobun anlamakta zorlandığı bu meseleyi bizler ne kadar kolay anlayabilmekteyiz. Çünkü bize göre insan vücudu o kadar da büyük bir yapı değildir. Ama biz de kainattaki tasarrufu anlamakta mikrop gibi zorlanmaktayız. Çünkü kainat bize göre çok büyüktür.
Ancak bilmeliyiz ki; bize göre büyük olan şu kocaman kainat, Allah’ın azameti ve büyüklüğü karşısında son derece küçüktür. Bizler yanlış bir kıyas ile Allah’ı kendimize kıyas etmekte, bize göre büyük olan kainatı Allah için de büyük zannetmekteyiz. Mikrobun ruhu kendisine kıyas etmesi, ve kendisinin, tek başına insan vücudunu idare etmesini mümkün görmediğinden, ruh için de mümkün olmadığını zannetmesi gibi…
Allah’ın birliği ve diğer iman hakikatlerinin delillerini ve izahlarını ilgili eserlere havale ederek bu uzun meseleyi burada kısa kesiyoruz.15 Ağustos 2010: 08:27 #774763Anonim
Şeytanın, kişiye kusurunu itiraf ettirmemesi
Şeytanın mühim bir desisesi; insana kusurunu itiraf ettirmemesidir. Ta ki günaha tövbe yolunu ve Allaha sığınma kapısını kapasın.
Şeytan bu desisesi ile, kişinin nefsi emmaresini ve enaniyetini tahrik eder. Bu desiseye düşen kişi, avukat gibi kendini müdafaaya başlar. Adeta bütün kusurlardan kendini takdis eder.
Evet şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Görse de yüz izah ile tevil eder. Nefsine rıza nazarıyla baktığından ayıbını görmez ve göremez. Ayıbını görmediği için de itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez.
Zira insan, tabiatı itibariyle nefsini sever. Belki evvela ve bizzat yalnız kendini sever. Başka her şeyi nefsine feda eder. Allah’a layık bir tarzda kendini metheder. Kendini bütün ayıplardan temize çıkarır. Elinden geldiği kadar kusurlarını kendine layık görmez. Kendine güvenir, kendini beğenir. Adeta şeytana maskara olur.
Şeytanın bu vesvesesinden kurtuluş çaresi: “Nefislerinizi temize çıkaramayın” ayetinin işaret ettiği üzere, tezkiye-i nefs etmemek, yani nefsi temize çıkarmaya çalışmamaktır.
Hz. Yusuf (AS) gibi bir peygamber: “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum, muhakkak ki rabbimin merhamet ettiği müstesna nefis kötülüğü emreder,” diyerek nefsini tezkiye etmezken, nasıl olurda biz nefsimize itimat edebiliriz…
Nefsini itham edem, kusurunu görür. Hatasını itiraf eder. Bu yanlışından dolayı Allah’a tövbe eder. Şeytanın desiselerinden Allah’a sığınır. Bu sayede şeytanın şerrinden kurtulur.
Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek büyük bir noksanlıktır.
Eğer kusurunu görse, o, kusur olmaktan çıkar, itiraf etse, affa müstahak olur.15 Ağustos 2010: 08:27 #774764Anonim
Şeytanın, yüzler delille ispat edilen bir iman hakikatini bir şüphe ile inkar ettirmek istemesi
Bir saray farzediyoruz. Bu sarayın yüz kapısı olsun. Ve bu yüz kapının 99 tanesi açık ve sadece biri kapalı olsun. Bizler saraya davet ediliyoruz ve oraya girmek istiyoruz.
Acaba yapmamız gereken şey; açık 99 kapıdan birisini mi kullanmaktır?
Yoksa, kapalı olan kapının önünde bekleyerek; “bu kapı kapalı, bu saraya girilmez” diyerek, saraya girmekten vazgeçmek midir?
Elbette yapmamız gereken şey, açık olan bir kapıdan içeriye girmektir. Zaten içeriye girdiğimizde, kapalı olan kapıyı da içeriden açmamız mümkündür. Şimdi biz açık bir kapıdan saraya girerken, birisi gelse ve dese ki; “bu saraya girilmez, bak bu kapı kapalı.”…
Siz elbette o kişiye derdiniz ki; “Evet bir kapı kapalı gibi gözüküyor, ama bak! bu sarayın 99 kapısı ağzına kadar açık, kapalı bir kapı ile meşgul olup, açık kapıları görmemezlikten gelmek insaf ehlinin işi olamaz. Hem ben bu saraya şu açık kapılardan bir gireyim, o zaman kapalı zannedilen kapıda kendiliğinden bana açılır”
Misalimizdeki saray: Bir iman hakikatidir… Açık olan kapılar ise: O iman hakikatini ispat eden delillerdir….Kapalı kapı ise: O iman hakikatinde anlayamadığımız ve kavrayamadığımız meseledir… Açık bir kapıdan saraya girerken gelen ve “bu saraya girilmez, bak bu kapı kapalı” diyen kimse de şeytandır.
Evet şeytanın mühim bir desisesi; İnsanın fikir selametini ve iman hakikatlerine karşı sıhhatli muhakemesini bozmaktır. Şeytan, bir iman hakikatini ispat eden yüzlerce delilin hükmünü, o iman hakikatinin yokluğuna delalet eden bir emare ile kırmak ister.
Mesela, muhteşem bir saray farzediyoruz. Öyle bir saray ki, içinde yüzlerce odası var. Her bir odası, son derece hikmetle inşa edilmiş. Ve sarayın her bir taşında da saray kadar nakışlar var. Bu saray; yoktan yapılmasıyla, içindeki nakışlarla, intizamlı idaresiyle, hikmetli tedbiriyle ve daha birçok halleriyle, bir padişahın ve sultanın varlığına delalet etmekte iken, şeytan insana, sarayın, görünüşte intizamsız ve hikmetsiz gibi gözüken bir taşını gösterir. Adeta bu taşı onun gözüne sokar ve der ki: “eğer bu sarayın bir padişahı olsaydı, bu taş böyle hikmetsiz, nakışsız ve intizamsız kalmazdı. Demek bu saray tesadüfün işi, kendi kendine olmuş…”
Bu vesveseye kapılan zavallı kişi de, sarayda sultanın varlığını ispat eden onlarca hali, tavrı ve delili bir kenara bırakarak, küçük bir emareyi, binler delil kuvvetinde bir delilmiş gibi kabul eder, şeytanın sözünü dinler ve sarayın sultanını inkar eder…
Misalimizdeki saray; şu kainattır. Bu kainat sarayının odaları ise; yıldızlar ve gezegenlerdir. Dünyamız ise; bu sarayın sadece küçük bir odasıdır. Evet kainat öyle bir saraydır ki, yıldızlar bu sarayın kandilleridir, kocaman güneş, bu saraydaki dünya odasının sobası ve lambasıdır. Ay, bu odanın gece lambası ve takvimidir…
İşte şeytan, her haliyle ve her şeyiyle, sahibi, maliki ve sultanı olan Allah’a işaret eden bu kainat sarayındaki, küçücük bir intizamsızlığı göze göstererek Allah’ın varlığından şüpheye düşürmek hatta Allah’ı inkar ettirmek ister. Ve bazen de başarılı olur… Sizler şeytanın Allah’ın varlığı hakkındaki bu vesvesesini diğer iman hakikatlerine kıyas ediniz.
Bu vesveseden kurtulmanın çaresi şunu bilmektir: Bir tek kapının açılmasıyla iman sarayına girilebilir. Ve saraya girilince de kapalı zannedilen diğer kapılar açılır. Sarayın 99 kapısı açık olsa, bir iki tanesi kapalı gibi gözükse, kimse o saraya girilemeyeceğini söyleyemez. İman hakikatleri bu saraydır. O iman hakikatini ispat eden her bir delil ise, anahtardır, hakikati ispat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o iman hakikatinden vazgeçilmez ve o iman hakikati inkar edilemez.15 Ağustos 2010: 08:27 #689239Anonim
Vesvese, ne hikmete binaen insana bela olmuş?
“Acaba müminlere bu derece zarar veren ve onları rahatsız eden vesvese, ne hikmete binaen insana bela olmuş?”
Bu sorunun cevabı şudur; “İfrata varmaması yani aşırıya kaçmaması ve insana galip gelmemesi şartıyla vesvesenin aslı uyanıklığa sebeptir, Araştırmaya davetçidir ve ciddiyete vesiledir. Kişide ki lakaytlığı atar, umursamazlığı def eder.
Vesvesenin tahrikiyle kişi, araştırmaya ve doğruları öğrenmeye başlar.
Yani vesvese aslında kişiye güzel bir arkadaştır, onu ilme, araştırmaya, ciddiyete sevk eder. İşte bu yüzden hikmet sahibi olan Allah, şu imtihan yurdunda ve şu müsabaka meydanında, bizlere bir teşvik kamçısı olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiştir. O da beşerin başına vuruyor.
Ayrıca şu da unutulmamalıdır ki, nasıl ki, bir hastanın, hastalığından kurtulması için, gerekli ilaçları belli bir müddet, düzenli bir şekilde alması gerekir. Aynen bunun gibi, vesvese hastalığına yakalanan kişinin de bu hastalıktan kurtulması için; bu eserde sunulan devalara ve ilaçlara bir müddet devam etmesi, yani; vesvesenin mahiyetini ve kurtuluş çarelerini iyice öğreninceye kadar eserimizi okuması, yada bu eserin görselliğe döküldüğü vcd leri seyretmesi gerekmektedir. Bu tekrar yapıldıkça, vesvesenin mahiyeti ve kurtuluş çareleri daha iyi anlaşılacak ve bu sayede bir daha yakalanmamak üzere ondan kurtulmak mümkün olacaktır.
Yine şunu da unutmamalıyız ki, vesveseden sadece bizim kurtulmamız da yeterli değildir. Evet hamd olsun bizler Allah’ın bir lutfu olarak bu eserle tanışarak vesvese hastalığından kurtulduk. Peki ama bu esere ulaşamayan yüz binler ne yapacaktır? Zira, vesvese ile gönülleri yaralanmış, çareyi Allah’tan uzaklaşmakta arayan binlerce insanımız vardır. Kardeşimiz, ağabeyimiz, anamız, babamız, akrabalarımız, arkadaşlarımız ve iman sahibi olmak cihetiyle yüz binlerce din kardeşimiz, tedavisi olmadığını zannettiği bu hastalık ile yaralıdır. Halbuki sizin de şahit olduğunuz gibi, bu vesveselerden kurtulmak ne kadar da kolaydır. Şart o ki, vesvesenin mahiyeti keşfedilebilsin…Ancak bu keşfi kişinin kendisinin tek başına yapması oldukça zordur.
O halde gelin biz, Allah’ın rızası için vesvese ile yaralanmış kardeşlerimizin yardımına hep beraber koşalım. Bu eserdeki hakikatlerin tamamını anlatmak mümkün ise anlatalım, mümkün değil ise, bu eserden onları haberdar edelim ve bu eseri onlara tavsiye edelim.
Biz Marmara eğitim olarak sizlere ulaştık. Sizlerde başkalarına ulaşın veya bizi onlara ulaştırın. Elden ele, gönülden gönüle bu hakikatler yayılsın, hasta kalpler şifa bulsun. Ne mutlu, bu kudsi hizmet için adım atanlara!
Bizler vesveseye son bir deva olması niyetiyle,eserimizi bir hadisle tamamlayarak hepinizi Allah’a emanet ediyoruz…
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ashabından bir kısmı ona sordular. “Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor. Normalde bunu söylemenin günah olacağına kaniyiz.” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?” diye sordu. Oradakiler “Evet” deyince, İşte bu imandan gelir.” dedi. Diğer bir rivayette “Şeytanın hilesini vesveseye dönüştüren Allah’a hamd olsun.” demiştir.
Müslim’in, İbni Mesud (r.a.)’dan kaydettiği bir rivayette şöyledir: Dediler ki “Ey Allah’ın Resulü! Bazılarımız, içinden öyle sesler işitiyor ki, onu bilerek söylemektense kömür kesilinceye kadar yanmayı veya gökten yere atılmayı tercih eder.” Hz. Peygamber (s.a.v.) “Hayır! Bu gerçek imanın ifadesidir.”
Evet, unutmamak gerekir ki boş bir eve hırsız girmez ve korsanlar, içerisinde hazine bulunmayan bir gemiye saldırmazlar. Bizler böyle bir vesveseye maruz kaldığımızda bilmeliyiz ki, iman var ki şeytan geliyor. Bunun için kalp gemisindeki iman hazinesinden dolayı Allah’a hamd etmeli ve en kıymetli hazinemizi çalmaya çalışan şeytanın hilelerini çok iyi anlamalı ve Cenab-ı Hakk’a sığınmalıyız.15 Ağustos 2010: 08:33 #774361Anonim
http://www.İLMEDAVET.com dan Alıntıdır….. ……. ……… ……… …:) -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.