- Bu konu 7 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
25 Mayıs 2008: 18:07 #638985
Anonim
Kur’ân’ın nasıl bir kitap olduğunu, onun fonksiyonlarını, hedeflerini, yine Kur’ân’ın açıklamalarına göre ele almaya çalışacağız. ez-Zerkeşî, Kur’ân’da yer alan 55 Kur’ân ismini zikreder[3].
Bu sayıyı, 90’a kadar çıkaranlar vardır. Bu bölümde Kur’ân’ın, kendisi hakkındaki bakış açısını, kendi adlandırma ve nitelendirmeleri ışığında ele alacağız. Şüphe yok ki dünya tarihinde fevkalade mühim bir yer işgal etmiş olan Kur’ân’ın bizatihi kendisi hakkında söylediği sözler, ister istemez dikkate alınmalıdır. Özellikle ona inanan insanlar için, vazgeçilmez bir kaynak olan Kurân’ın, kendisi hakkında söyledikleri, çok daha ehemmiyetli olmalıdır. Biz, Kur’ân’ın isim ve sıfatlarından bir kısmını tek tek ele alacağız.[4]
1. Kitâb
Kur’ân’da el-Kitâb kelimesi umumî anlamda bütün peygamberlere gelen vahy veya vahiylerin toplamı anlamında kullanılır[5]. Ehlul-Kitab tabirini de, bu çerçevede değerlendirirsek, onun, vahye muhatap olmuş insanlardan, toplumlardan söz ettiğini anlarız. Kur’ân, önceki vahiy mahsulü verilere de kitâb adını verirken, kendisini de, kitâb olarak adlandırır[6]. O, açık ve hikmetli bir kitaptır[7]. Onun, ilahî kaynaklı oluşunda, hiçbir şüphe yoktur. Hiç bir yabancı unsur, ona yaklaşamaz[8].
Kur’ân, henüz indirilmekte iken, kendisine, kitâb demiştir. Bu adlandırma, o dönem için düşünürsek, vahyin devam edeceğini ve ayetlerin, sonunda bir kitap haline geleceğini gösteriyordu. Ayrıca bu, Kur’ân ayetlerinin yazılması gerektiğine de, işaret ediyordu. Nitekim Kur’ân, sonunda iki kapak arasında bir kitap haline gelmiştir. Zaten Kur’ân, Levh-i Mahfuz[9], Ummu’l-Kitâb[10] veya Kitâbun Meknûn diye[11] tabir edilen bir kitapta kayıtlıdır. Kâinatla ilgili çok ehemmiyetli ve temel şeylerin kaydedildiği bu kitaba, meleklerden başka hiç kimse dokunamaz[12]. Melekler, onda herhangi bir değişiklik yapamazlar. Onda, ancak dilerse Allah, bazı şeyleri silip, bazı şeyleri, aynıyla saklayabilir[13]. Şu halde Kur’ân’ın, tarihe girmeden önceki hali de kitaptır.
Kitaplar, bildiğimiz gibi okunmak için vardır. Onlar anlaşılmalıdır. Onlar öğrenilip öğretilen şeylerdir[14]. Onlar, çoğaltılarak başka insanlara ulaştırılmalıdır, açıklanmalıdır[15]. Kitaplar, muhataplarına birşeyler anlatırlar ve anlatılanların, muhatapların zihin ve belki duygu dünyalarında yer bulmasını isterler. Kitapların mevzuları vardır. Mevzuların ehemmiyet derecesi vardır. Kitapların bir bütünlüğü vardır. Onların ana fikirleri ve hedefleri vardır. İşte Kur’ân da bir kitap olarak en azından bütün bu saydığımız ve sayamadığımız kitap vasıflarına sahiptir. İlave olarak o, Allah’ın Kelamıdır.
Kur’ân, ayrıca insanı ve kâinatı da, bir bakıma kitap olarak görür. Kâinat ve insan kitabıyla birlikte okunması gereken bir kitaptır Kur’ân. Ne kâinat ve insan, Kur’ân’sız layıkıyla anlaşılabilir, ne de Kur’ân, tabiat ve insanla ilgili bilgiler olmadan anlaşılabilir[16].25 Mayıs 2008: 18:09 #691055Anonim
2. Furkân
Furkân kelimesi, Aramı asıllıdır[17]. Kelimenin kök manası, ayırt etmektir[18]. Kurân da, varlıkta bir arada veya karışık olan şeyleri ayırt edip olması gereken yere ve kategoriye koyar. Bu bakımdan ona el-Furkân denmiştir.
Furkân Sûresinin 1. ayetinde şöyle denilmektedir:“el-Furkân’ı, âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna indiren Allah’ın şânı ne yücedir.”
Şu halde Kur’ân’ın bir özelliği de onun, hatları ve safları, karışıklıktan kurtarıp netleştirmesidir. Bilindiği gibi yine Kur’ân’ın ifadesine ve insanlığın bilgi ve tecrübesine göre, varlıkta pek çok şey, çifttir ve birbirine zıttır. Her şeyin zıddı ile bilindiği ve her şeyin zıddı ile kâim olduğu, bir aksiyomdur. Kurân, Furkân olma özelliği ile, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, sâlih olanı sâlih olmayandan, hakkı bâtıldan, nizâmı kaostan, helali haramdan, günahı sevaptan, doğruyu yanlıştan, sahte tanrıları Allah’tan, karanlığı aydınlıktan, bakiyi fâniden vb. şeyleri birbirinden ayırt edecek muhtevaya sahiptir.Kur’ân’ın Furkân oluşunu, en fazla insanın, Allah’la, âlemle ve .insanlarla girdiği ahlakî ilişkide görebiliriz. Kur’ân, olgun şahsiyetler yetiştirmeyi amaçladığı için o, insanın, varlık içinde münasebette olduğu bütün durumlar, şahıslar ve oluşlar karşısındaki tutumunu belirlemede, ona yardım eder. İçinde bulunduğu karmaşık yapı içerisinde insanın, isabetli tercihler yapmasına katkıda bulunur. Kur’ân’ı, kâinat ve insan kitabıyla birlikte anlamaya çalışan insanların elinde, çok sağlam kıstaslar bulunur. Nitekim Allah, Enfâl Sûresinin 29. ayetinde, inananlar, eğer Allah’ın talimatları konusunda uyanık, dikkatli ve titiz bir ruh haleti içinde bulunur ve ölçülü davranırlarsa Allah’ın, onlara, iyiyi kötüden ayırt eden bir meleke ve güç vereceğini belirtiyor. Şu halde Kur’ân, karmaşık ilişkiler yumağı içindeki insanın zihnindeki, gönlündeki ve ruhundaki bulanıklığı ortadan kaldırmakta ve ona berrak bir anlayış ve kavrayış kazandırmaktadır.[19]
25 Mayıs 2008: 18:11 #691056Anonim
3. Zikr
Zikr, lügatta hatırlamak, anmak, bir şeyi sürekli zihinde tutmak, bildirmek, haber vermek, telaffuz etmek gibi anlamlara gelir[20]. Kur’ân’ın isimlerinden biri olan Tezkire[21] de, aynı kökten iştikak etmiştir ve hatırlatma, birisinin dikkatini çekme, işaret etme manalarına gelir”.[22]
Kur’ân, kendini Zikr olarak adlandırır[23]. Bazı ayetlerde Kur’ân’dan, ez-Zikru’l-Hakîm[24] diye bahsedilir. Yani o, hikmetli ifadelerle dolu zikirdir.Zikr ve Tezkire adını alan Kur’ân, tarih ve toplum içinde bir zamanlar “Evet Rabbimizsin” diyen insana, söylediği bu sözü hatırlatır. Yani ona, sanatkârını, yaratanını hatırlatır. İnsanoğlu zaten tabiatı gereği unutur. Etrafındaki menfî şartlar, Allah’ın, kendisine üflediği ruhu taşıdığını unutturabilir.Yeryüzündeki kötülükler, onun vicdanının derinliklerindeki adalet, iyilikseverlik, hakperestlik gibi değerleri, küllendirip, perdeleyebilir. O, artık var ediliş gayesine uygun olmayan çıkmaz sokaklara girebilir. Dolayısıyla bir ahlak varlığı olduğunu da, giderek unutabilir. İşte bu dönemlerde Allah, ona, bütün bunları hatırlatır. Onu, yaratılışına uygun bir hayat çizgisine çeker. Bu manada Kur’ân’da da kaydedildiği gibi, bütün peygamberlere indirilen kitaplar, zikirdir[25].
Kur’ân, zikirdir. Çünkü o, önceki peygamberlerin unutulan talimlerini, yeniden hatırlatır. Önceki insan topluluklarının başlarına gelen bedbahtlıkları ve mutlulukları hikaye ederek hatırlatır ve muhatapların ibret nazarlarına sunar. Kur’ân’ın büyük bir bölümü bu hatırlatmanın örnekleriyle doludur.
Kur’ân kendine zikr diyerek, Allah’ı en güzel hatırlamanın yolunu da göstermiş olmaktadır. O da Kur’ân’ı çok okumak ve ondan öğüt almaktır. Bu manada Kur’ân’ın ez-Zikr ismi karşılığını bulmaktadır.[26]
25 Mayıs 2008: 18:11 #691057Anonim
4. Nûr
Kur’ân, Tevrat’a ve İncil’e Nûr dediği[27] gibi, kendini de, Nûr diye nitelendirir.[28]
Râğıb el lsfahanî, nuru, görmeye yardımcı olan yayılan ışık olarak tarif ettikten sonra, dünyadaki nuru, iki kısma ayırır. Bunlardan biri, gözle görülen ve gözün görmesini sağlayan nurdur. Öbürü ise, basiret gözüyle (gönül gözüyle) akledilen, fark edilen nurdur. Bunlar da, aklın ve Kur’ân’ın nurudur. Rağıb el-Isfahanî, aklı da, Allah’ın, insana verdiği, onun yolunu aydınlatan bir nur olarak görmektedir[29]. Şu halde Kur’ân’ın nuru, kafamızda taşıdığımız gözlerimizle görebileceğimiz bir nur, bir aydınlık değildir. O, manevî, tevhidi ve ahlakî anlamda insanların körlüğünü gideren bir nurdur.O, insanların imansızlık, ahlaksızlık, tanrısızlık gibi manevî dünyalarıyla doğrudan alakalı ve onların varlık şartları olan alanlardaki karanlıkları aydınlatmaktadır.Kur’ân’a nur benzetmesini biraz daha müşahhaslaştırarak anlarsak, Kur’ân’sız, yani tevhidsiz bir hayat, kapalı bir havada geceleyin zifiri karanlıkta, ormanda veya çölde, yolunu bulmaya çalışan bir insanın durumuna benzer. Kur’ân’ın aydınlığı ile birlikte olmak ise, bir bakıma güneşin aydınlığında, nereye gideceğini, ne yapacağını bilen bir insanın durumuna benzer.
Bazı ayetlerde, Kur’ân’ın, insanları, karanlıklardan aydınlığa çıkardığından bahsedilir[30]. Kur’ân’da el-Kitâbu’l-Munîr[31] diye bir tabir vardır ki o da, yine Kur’ân’ın, aydınlatan, ışık saçan özelliğinden söz etmektedir. Kur’ân bütün bir varlığa ışık tutar. İnsan, kâinat kitabını ve kendini okurken, Kur’ân, onun idrak melekelerinin önünü aydınlatır. İnsan, varlıkta nerede olduğunu, o ışıkla, daha rahat görür. O, varlığın ötesini, görünenle görünmeyenin, yani şehâdetle gaybın arasındaki perdeyi, Kur’ân’ın ışık huzmeleriyle aralar ve âlemdeki tevhidi yapıyı fark eder. Kur’ân, bu manada hakikati görmeye çalışan insanın, basiret gözünü keskinleştirir. Varlıktaki birliği, bütünlüğü fark eden insan, tarihe topluma, insanlığa, olaylara, tabiata ve kendine daha farklı ve daha anlamlı bir açıdan bakmaya başlar.[32]
25 Mayıs 2008: 18:12 #691058Anonim
5. Huda
Kur’ân, hem doğru yolu gösterir hem de eğer rehberliğine itibar edilirse, doğru olana taşır ve ulaştırır[33]. Bu anlamda o, “huden lî’n-nâs”[34] vasfıyla bütün insanlara hakkı ve hakikati gösterir; “Huden li’l-muttekîn”[35] vasfıyla da, onun gösterdiği yolda yürüme azim ve kararlılığında olan insanları, hakikate ve saadete ulaştırır.
Rehber kitap, yollardaki trafik işaretlerine benzetilebilir. Nasıl ki trafik işaretleri, sürücüleri, salimen hedeflerine ulaştıracak mesajları ihtiva ediyorsa, Kur’ân da, ifadeleriyle, muhataplarına istikamet verir. Bu durumda o, nûr sıfatıyla, insanların önünü aydınlatırken, rehberliği ile, bir ileri fonksiyon daha icra eder ve muhataplarına doğru adresler verir. Onları doğru talimatlarla destekler.
Kur’ân’ın rehber kitap oluşu, onun, insanlığın tek başına mutluluğunu kazanmasında yeterli olacağı anlamına gelmez. Kur’ân, insan, kendini ve kâinat kitabını okurken onun elinde bir kılavuzdur.Bu kılavuz, insanın ihtiyacı olan temel konularda yeterli, özlü malumata sahiptir. İnsanlar, bu direktifler ve tavsiyeler istikametinde yürüyüşlerine, tarihin güçlerini kullanarak devam edeceklerdir. Eğer Kur’ân’ın, öğüt, tavsiye ve direktifleri nazarı itibara alınırsa, o zaman Kur’ân’ın yol göstericilik konusundaki desteği sürekli olur. Bu anlamda yollarını şaşırmadan hedefe doğru yürümelerinde Kur’ân, muttakîler’i, sonuna kadar desteklemeye devam eder.[36]
6. Beyân
Kur’ân’ın Beyân ismi, onun Huda ismiyle yakından alakalıdır. Allah, Beyân nitelendirmesiyle, açıklanması gereken konuları, Kelâmında açıkladığına işaret etmektedir[37]. Kur’ân Yüce Makam’dan bir açıklamadır, bir bildiridir.
Nahl Sûresinin 89. ayetinde Kur’ân’ın her şeye açıklama getirdiği bildirilmektedir. Kur’ân, özellikle insanın dinî ve ahlakî konulardaki temel ihtiyaçlarına cevap teşkil edecek bir açıklamadır. Kur’ân, insanın dünya ve âhirette mesûd olabilmesi için gerekli olan temel bilgileri vermiştir. Kur’ân’ın, her şeyi bütün detaylarıyla açıklayan bir kitap olduğunu düşünmemiz doğru olmaz. Eğer Kur’ân her şeyi bütün detaylarıyla açıklamış olsaydı, o zaman insanlığın inkişafının, gelecekle ilgili daha ideal hedeflere doğru ilerlemesinin önü kapanmış olurdu.
Bu takdirde Allah’ın insana verdiği çok çeşitli kabiliyetler ve güçler, varlık içinde kullanılma imkanından mahrum olurdu. Bu ise Allah yanında varlığın en şereflisi olan insanın kıymetini düşürür. Oysa Kur’ân, insanın kendini daha yükseklere doğru yükseltmesini istemektedir. Şu halde Kur’ân’ın Beyân vasfını değerlendirirken, onun, insan için sadece çok ehemmiyetli ve hayatî konularda açıklamalarda bulunduğunu kabul etmek durumundayız. Kur’ân’ın, indirildiği toplumdaki bazı hususi konularla ve detaylarla da ilgilendiği görülse de, yine de onun beyânının, günümüz insanı için de yön verici ve aydınlatıcı bir mahiyette olduğunu kabul etmeliyiz.[38]
25 Mayıs 2008: 18:12 #691059Anonim
7. Rûh
Rûh, insanın, mahiyetini kavrayamadığı; fakat aksiyomatik olarak farkında olduğu bir varlıktır. Rûh denince, hayatın kaynağı akla gelir[39], canlılık akla gelir. Kur’ân’a Rûh denirken[40], onun, bakımsız, ihmal edilmiş, manevî gıdasını alamamış, porsumuş, güçsüz kalmış ruhları, yeniden sıhhatli hayatına döndürecek bir fonksiyon icra ettiğini düşünmemiz isteniyor olabilir.
Kur’ân, insanların manevî ve ahlakî cephelerine sunduğu, hayat bahşeden ilkeleri, öğütleri ve tavsiyeleriyle adeta hayat veren bir ruhtur. Nitekim Kur’ân, hayat veren, canlılık veren bu özelliği ile, kısa süre içinde kabile anlayışı çerçevesinde bir hayat süren, ahlaken aşağı seviyelerde bulunan Arap Toplumu’ndan, büyük bir medeniyetin mimarlarını yetiştirmiştir. Kur’ân’ın ilk muhataplarına ve onların takipçilerine aşk, şevk ve canlılık veren, rûh veren İlahî Kelâm’dı. Çünkü o Rûh’tu. Hem de Allah’ın emrinden bir Rûh[41].
8. Kelâm
Arapçada anlamlı kelimelerden oluşan bütüne, kelâm denir[42]. Kelâm kelimesi, Kurân’da, Allah’a izafe edilerek Kelâmullah tarzında kullanılmaktadır[43].
Kur’ân’da el-Kavl kelimesi de, Allah’ın sözü, vahiyle bildirilen söz anlamında kullanılmaktadır[44]. Kur’ân, kendini Hadîs olarak, yani söz olarak da vasıflandırmaktadır[45]. Zumer Sûresinin 23.ayetinde de Kur’ân, Ahsenu’l-Hadîs olarak, yani en güzel söz olarak nitelendirilmektedir.
Kelâm, muhatapla ilişki kurmanın sembolik yolu olan dilin kullanılması demektir. Allah’ın insanla sözlü ilişkisi, miladî 7. asırda Arap Dili ile tecelli etmiştir. Aslında Allah’ın nasıl konuştuğunu, insanlar bilemez.. Onun, dünyada konuşulan herhangi bir dille konuştuğunu da söyleyemeyiz. Çünkü yeryüzünde konuşulan diller, tarih içinde insan toplumlarının birbirleriyle anlaşabilmek için icat edip geliştirdikleri bir olgudur. Yani dil, insanî ve tarihî bir olgudur. Dolayısıyla Allah’ın dilinden söz edilmez; O’nun Kelâm’ından bahsedilir. Bilindiği gibi söz ve kelâm, muhataba birşeyler söyleme iradesinin bir sonucudur. Şu halde Allah’ın Sözü de, muhataplara birşeyler iletmek üzere gelmiştir.Sözler, muhatabın üzerinde tesir icra eder[46]; onun zihin ve rûh dünyasında izler bırakır. Özellikle sözler tam zamanında söylenmişse, muhataptaki tesiri, daha fazla olur. Kur’ân indirilirken böyle bir durum, söz konusu idi. Şartların icabına göre, ayetler geliyordu. Nitekim pek çok ayetin iniş sebebi vardır. Bunlara Esbâbu’n-Nuzûl denir.
İnsanların, dinî, ahlakî ve psikolojik ihtiyaçlarının özünde bir değişiklik olmadığı için Allah’ın Kelâm’ı, nüzul döneminden sonraki insanların da içinde bulunduğu, durumlara uygun düşen ifadelerle doludur. Mesela başına, tahammülü zor bir musibet gelen bir mümin, bunun, değiştirilemez bir kader olduğunu söyleyen Hadîd Sûresinin 22 ve 23. ayetlerini “Gerek yerde ve gerek kendi nefislerinizde başınıza gelen hiç bir musibet yoktur ki Biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmamış olsun. Bu, şüphesiz Allah’a çok kolaydır. Bunu önceden yazmış olmamız kaybettiklerinize üzülmemeniz, Allah’ın size verdikleriyle de şımarmamanız içindir. Allah, büyüklenip övünen hiç kimseyi sevmez.” okuduğunda ayetlerin, sanki kendisi için indiğini zanneder. Kur’ân’da bu konuya misâl olacak pek çok söz vardır.[47]
25 Mayıs 2008: 18:12 #691060Anonim
9. Rahmet
Kur’ân, Tevrat [48] da kendini de, Rahmet olarak vasıflandırır[49]. Kur’ân, diğer peygamberlere gönderilen vahiyleri de Rahmet olarak nitelendirmektedir. Kur’ân, ayrıca Hz.Muhammed’in de âlemlere rahmet olarak gönderildiğinden söz etmektedir[50] ki bu da, onun, sadece şahsı ile alakalı bir nitelendirme olmayıp ona gönderilen mesaja da, güçlü atıflarda bulunmaktadır.
Rahmet, yakınlık, ince muamele, nâzik davranış demektir[51]. Allah’ın rahmeti, O’nun nimetlendrmesidir.Allah, insanları, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırt edebilecek ve ahlaklı olmayı becerebilecek bir nitelikte yaratmıştır. Ona Rûh’undan üflediği için o, Yaratan’ını da hissedebilecek, var olduğunu kavrayabilecek özelliktedir. Ne var ki insan, gerek yapısında taşıdığı zaaflardan gerekse içinde yaşadığı muhitin olumsuz şartlarından müteessir olabilmekte ve fıtratına uygun davranabilmeyi zaman içinde yer yer unutmaktadır. Kur’ân’ın anlattığına göre, tarih bunun örnekleriyle doludur. İşte bu sebepledir ki Allah, akıl, rûh ve vicdan vererek varlığın ardındaki sırrı fark edebilme gücünü verdiği insanı, yaptıklarından sorumlu tutmaya hak sahibi iken[52] ona acımakta ve sözlü olarak, ona unuttuğu ve terkettiği gerçekleri, kendi gerçeklerini hatırlatmaktadır ki bu bir lütuftur, ihsandır ve rahmettir. Allah, yarattığı insanı sadece kendi anlayış ve kavrayış kapasitesiyle başbaşa bırakmayıp; ona acıyarak, ona ince muamelede bulunarak onun önünü aydınlatmıştır.[53]
10. Meviza
Mev’iza, nasihat ve öğüt manalarına gelir[54]. O, Zikr isminin muhtevasından biraz farklı bir muhtevaya sahiptir. Zikr, bir hatırlatma iken Mev’iza muhatabın gönlüne ve aklına tesir edebilecek etkili söz söylemek demektir”. Öğüt ve nasihat, muhatabın yapması veya yapmaması istenen bir konuda olacağından, muhatabı ikna edici konuşmalar yapmak gerekir. Aksi takdirde netice alıcı olmayan, yerinde ve etkileyici olmayan konuşmaların bir değeri yoktur. Şu halde Kur’ân, muhataplarına öğüt verirken, En Güzel Söz olarak onları kırmadan, incitmeden ikna edebilecek bir Kelâmdır. Kur’ân, hem kendini[55] hem de Tevrat’ı, Mev’iza olarak adlandırır[56].
25 Mayıs 2008: 18:13 #691061Anonim
11. Şifâ
Kur’ân’ın bir vasfı da onun, gönüllerde olana[57] ve müminlere Şifâ olmasıdır[58]. Kur’ân’ın, şifa bahşeden bir Kelâm olmasını nasıl anlayabiliriz? Hastalıklara şifa verenin Allah olduğunu biliyoruz; ancak Kur’ân’ın Şifâ vasfı, onun marazî, hastalıklı gönüllere, Allah’ın, Allah sevgisinin dışında kötü ve anlamsız şeylerin istilasına uğramış kalplere hitap eden ve onları, içinde bulundukları hastalıklı, illetli durumdan kurtarmayı amaçlayan yönüne işaret edebilir.
Allah, Kur’ân’da gönüllerin İslâm’a açılmasından, kalplerin katılaşmasından, kalplerdeki hastalıklardan, ahlakî ve manevî hastalıklardan söz etmektedir. İşte Kur’ân bu konularda fonksiyon icra etmektedir. Şifâ vasfıyla Kur’ân, güzellikleri, hakkı ve hakikati görebilme kabiliyetini yitirmiş kalpleri bu olumsuz vaziyetten kurtarmakta ve onları göklerin ve yerin Nûr’u olan Allah’a yönlendirmektedir.
Kur’ân’ın, müminlere Şifâ oluşunu da, yer yer hayat mücadelesi içinde çok çeşitli zorluklarla karşılaşan, bazen umutsuzluğa kapılan, bazen bedbin olan müminlere adeta derman olabilecek ifadeleri bünyesinde taşıyor olmasıyla da izah edebiliriz. Bu konuda özellikle savaş anlarında müminleri teselli eden ifadeleri misal olarak verebiliriz. Nisa Sûresinin 104. ayetinde şöyle denilmektedir:
“Düşman topluluğu aramakta gevşeklik göstermeyin. Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin acı çektiğiniz gibi acı duyuyorlar. Üstelik siz Allah’tan, onların ümit edemeyecekleri şeyleri ümit ediyorsunuz.”[59]25 Mayıs 2008: 18:13 #691062Anonim
12. Kur’ân’ın İsimleri Çerçevesinde Bir Değerlendirme
Yukarıda kaydedilen Kur’ân’ın, kendisi hakkındaki nitelemelerini, bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, şunları söyleyebiliriz: Kur’ân, özünde, insanlık için rehber kitaptır. İnsanın önünü aydınlatır, ona yol gösterir, ona sağlam ölçüler verir. Bütün bu özellikleriyle Kur’ân, tarih içindeki yürüyüşünde insanın yardımcısı, destekçisi durumundadır. Kur’ân, fıtrî kuvvelerini, manevî ve maddî imkanlarını kullanması için insanı, alabildiğine hür addetmiştir.
İnsanın maddi ve manevî inkişafını, tarih, toplum ve tabiat içinde ürettiği değerlerle sağlaması konusunda ona, yol göstericilik yapmıştır. Kur’ân bu özellikleriyle, ne değişmez bir siyasî sitem ne de değişmez bir ekonomik ve sosyal sistem sunmuştur. Bütün bu işler, tarih içinde insanların işidir; ama Kur’ân’ın, müntesiplerinden istediği, tarih içinde hangi siyasî, sosyal, ekonomik ve ahlakî değer üretirlerse üretsinler bu işleri yaparken onların, Kur’ân’ın ışığından ve yol göstericiliğinden istifade etmeleridir. Toplumları, medeniyetleri, devletleri, eğitim ve öğretim müesseselerini, iktisadî yapı ve sistemleri, insanlar oluşturur. İnsanlar bu yapıları oluştururken özellikle temel ahlakî konularda Kur’ân’ın tespitlerine ve sınırlandırmalarına isterlerse uyabilirler. Kur’ân’ın isim ve sıfatlarına baktığımızda o, kendini ne bir ansiklopedi ne de bir anayasa ve kanunlar manzumesi olarak sunar.
O, Allah’ın, insanlar ve müminler için bir rahmeti ve bir ihsanıdır. Bu ihsandan yerinde yararlanmasını bilmek, Kur’ân’ı sıhhatli anlamaktan ve yorumlamaktan geçer.[60]
Abdulvahid METİN
[3] ez-Zerkeşi, el-Burhan, 1,273; Turgut, Ali, a.g.e., s.77
[4] Doç. Dr. Halis Albayrak Tefsir Usulu, Kuran Araştırmaları, Şule Yayınları: 57.
[5] İzutsu, T., a.g.e., s.21-22; Adam.Baki, Kuran’ın Anlaşılmasında Tevratın Rolü, İslami Araştırmalar Dergisi, Cilt: 9, Sayı: 1-2-3-4, 1996, ss.167-176
[6] Yusuf 1, Şuara 2, Kasas 2, Neml 1
[7] Yunus 1
[8] Fussilet 42
[9] Buruc 22
[10] Zuhruf 4
[11] Vakıa 78
[12] Vakıa 79
[13] Ra’d 39
[14] Ali Imran 79
[15] Ali İmran 187
[16] Öztürk, Yaşar Nuri, Kur’ân’ın Temel Kavramları, İstanbul 1991, ss. 324-325. Doç. Dr. Halis Albayrak Tefsir Usulu, Kuran Araştırmaları, Şule Yayınları: 58-59.
[17] Jeffery, A., The Foreign Vocabulary of The Qur’an, Gaekwad’s Oriental Series, LXXIX, s.229
[18] İbn Faris, Mu’cem,IV,493; Rağıb, el-Mufredat, s.377
[19] Doç. Dr. Halis Albayrak Tefsir Usulu, Kuran Araştırmaları, Şule Yayınları: 59-60.
[20] Rağıb, el-Mufredat, ss,179-180; İbn Mânzur, Lisan, 1,1071
[21] el-Hakka 48
[22] Rağıb, el-Mufredat, s. 180
[23] Ali İmran 58, Yusuf 104, Hicr 6,9, Nahl 44, Enbiya 50, Yasin 69
[24] Ali İmran 58
[25] Nahl 43
[26] Doç. Dr. Halis Albayrak Tefsir Usulu, Kuran Araştırmaları, Şule Yayınları: 60-62.
[27] Maide 44,46; En’am 91
[28] Maide 15, A’raf 157, Şura 52,Teğabun 8
[29] Rağıb, el-Müfredat, s.508
[30] İbrahim 1, Hadid 9, Talak 11
[31] Ali İmran 184, Fatır 25
[32] Doç. Dr. Halis Albayrak Tefsir Usulu, Kuran Araştırmaları, Şule Yayınları: 63-63.
[33] Razi, Fahrudd’in, Mefatihu’1-Ğayb, Tahran, tarihsiz, II,19
[34] Bakara 185
[35] Bakara 2
[36] Doç. Dr. Halis Albayrak Tefsir Usulu, Kuran Araştırmaları, Şule Yayınları: 63-64.
[37] Rağıb, el-Mufredat, s.69
[38] Doç. Dr. Halis Albayrak Tefsir Usulu, Kuran Araştırmaları, Şule Yayınları: 64-65.
[39] Rağıb, el-Mufredat, s.205
[40] Şura 52
[41] İsra 85, Şura 52 Doç. Dr. Halis Albayrak Tefsir Usulu, Kuran Araştırmaları, Şule Yayınları: 65.
[42] Rağıb, el-Mufredat, s.439
[43] Bakara 75, Tfevbe 6, Feth 15
[44] Kasas 51
[45] A’raf 185, Kebf 6, Zumer 23, Casiye 6
[46] İbn Faris, Mu’cem, V.131; Rağıb, el-Mufredat, s.439
[47] Doç. Dr. Halis Albayrak Tefsir Usulu, Kuran Araştırmaları, Şule Yayınları: 66-67.
[48] En’am 154, A’raf 154, Hud 17
[49] En’am 157, A’raf 52,203, Yunus 57, Yusuf 111
[50] Enbiya 107
[51] Rağıb, el-Mufredat, s.191
[52] Ahzab 72
[53] Doç. Dr. Halis Albayrak Tefsir Usulu, Kuran Araştırmaları, Şule Yayınları: 67-68.
[54] İbn Manzur, Lisan, III,952
[55] Ali İmıan 138, Maide 46, Yunus 57
[56] A’raf 145, Hud 120, Nur 34 Doç. Dr. Halis Albayrak Tefsir Usulu, Kuran Araştırmaları, Şule Yayınları: 68.
[57] Yunus 57
[58] İsra 82, Fussilet 44
[59] Doç. Dr. Halis Albayrak Tefsir Usulu, Kuran Araştırmaları, Şule Yayınları: 69.,
[60] Doç. Dr. Halis Albayrak Tefsir Usulu, Kuran Araştırmaları, Şule Yayınları: 70 -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.