• Bu konu 5 yanıt içerir, 7 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
7 yazı görüntüleniyor - 1 ile 7 arası (toplam 7)
  • Yazar
    Yazılar
  • #639587
    Anonim

      Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey
      bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı
      anlatıyordu onun halini:

      -Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi
      gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor,
      son bir çare diye geldik size. Halbuki “sen bir garip çobansın, o padişahın
      kızı, davul bile dengi dengine” dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde
      aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim…

      İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir
      zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara
      dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı
      süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren
      delikanlıya çevirip tebessüm etti.

      – Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane
      anlatmaya başladı.

      İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu dağ kulübesinde dertlerine derman
      aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her
      meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp
      sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve
      kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede
      yaşıyor, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının
      aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden
      bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.

      Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin
      bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz
      teslimiyetiyle:

      – Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih ,
      kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir
      miyim?

      – Evet , dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk
      gün sonra padişahın kızı senindir.

      İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman,
      yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tespih, gönlünde
      aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu
      tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini
      kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihini aldı ve
      dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah…

      Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi
      kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı.
      Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten
      bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çe ş me başında kadınlar, tarlada
      işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:

      – Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah a adamış, gece gündüz
      durmadan Allah diyormuş, Allah Allah …”

      Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde
      üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının
      da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih
      tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu
      nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam ,
      karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını
      birbiri ardınca anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o
      durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir
      ümit kırıntısı… Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine
      bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor,
      avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun
      gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.

      Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye
      bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu
      artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi,
      an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah…

      Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi
      sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmu ştu. Meselenin aslını
      merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından,
      bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp-edip bu dervişi
      ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti
      başveziri . Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması
      gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin
      yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı,
      derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri
      yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:

      – Hünkârım , gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler,
      demesiyle son buldu.

      Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin
      derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi.
      Güldü ihtiyar:

      – Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma
      sırası padişaha gelmişti.

      – Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?

      Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden…
      Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında
      halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana
      vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar.
      Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tespihiyle öylesine bir
      olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey
      bulamasalar şaşırmazlardı.

      Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine
      bağladı, duyulması güç bir sesle;

      – Efendim , dedi, sizi ziyarete geldik.

      Yavaşça başını çevirdi aşık , sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en
      ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes
      heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik,
      duvar… Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine
      doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.

      Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik,
      ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.

      – Efendim , diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı
      âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar
      edersiniz…

      Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna
      kavuşacak , murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten
      ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye
      yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün
      gözler genç adamdaydı.

      Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra,
      gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir
      ifadeyle:

      – Hayır , dedi, kızınızı istemiyorum.

      Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret
      içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu.
      Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak
      bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:

      – Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi
      reddettiğinin farkında mısın?

      Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:

      -Dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah
      padişahla vezirlerini ayağıma getirdi.
      Ya bir de Allah için Allah
      deseydim…
      Dil susmuş yürekler konuşuyordu.

      alıntı

      #693293
      Anonim
        SaYa;16704 wrote:
        -Dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah
        padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah
        deseydim… Dil susmuş yürekler konuşuyordu.

        alıntı

        mecazi aşk ilahi aşka dönmüş

        #693295
        Anonim

          gerçek asıklara salag denildi, dertli olan gelsin dermanı buldum

          #693296
          Anonim
            okumak;16732 wrote:
            gerçek asıklara salag denildi, dertli olan gelsin dermanı buldum

            “salag” ne demek?

            #693316
            Anonim

              Dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah
              padişahla vezirlerini ayağıma getirdi.
              Ya bir de Allah için Allah
              deseydim…
              Dil susmuş yürekler konuşuyordu.

              çok güzeldi saya kardeşim

              #693351
              Anonim

                Saya Kardeşimiz Birkaç Gündür Paylaşimlariniza Ara Vermiştiniz Galiba Ama Yine Maşaallah çok Güzel Bir Paylaşimla Buradasiniz

                #693357
                Anonim
                  nurhadimi;16830 wrote:
                  Saya Kardeşimiz Birkaç Gündür Paylaşimlariniza Ara Vermiştiniz Galiba Ama Yine Maşaallah çok Güzel Bir Paylaşimla Buradasiniz

                  :):):) Teşekkür ederim ..

                7 yazı görüntüleniyor - 1 ile 7 arası (toplam 7)
                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.