- Bu konu 11 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
12 Eylül 2008: 19:19 #641108
Anonim
İLK HAYATIBEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ (Rumî 1293) tarihinde Bitlis Vilâyetine bağlı Hîzan Kazasının İsparit Nahiyesi’nin Nurs Köyünde doğmuştur. Babasının adı Mirza, anasının adı Nuriye’dir. Dokuz yaşına kadar peder ve validesinin yanında kaldı. O esnada bir hâlet-i ruhiye, tahsilde bulunan büyük biraderi Molla Abdullah’ın, ilimden ne derece feyizyâb olduğunu tetkike sevketti. Molla Abdullah’ın gittikçe tekâmül ederek köydeki okumamış arkadaşlarından okumakla tezahür eden meziyetini düşünüp hayran kaldı. Bunun üzerine ciddî bir şevk ile tahsili gözüne aldı ve bu niyetle nahiyeleri İsparit Ocağı dahilinde bulunan Tağ Köyünde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesine gitti. Fakat fazla duramadı. Hâlet-i fıtriyeleri icabı, daima izzetini (Hâşiye) koruması ve hattâ âmirâne söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi; medreseden ayrılmasına sebeb oldu. Tekrar Nurs’a döndü. Nurs’da ayrıca bir medrese olmadığından dersini büyük biraderinin haftada bir defa sılaya geldiği günlere hasrederdi. Bir müddet sonra Pirmis karyesine, sonra Hîzan şeyhinin yaylâsına gitti. Burada da tahakküme tahammülsüzlüğü, dört talebe ile geçinmemesine sebeb oldu.
12 Eylül 2008: 19:22 #700065Anonim
Bu (Hâşiye): Molla Saidde küçük yaşda görülen bu izzet, nefse muhabbetten gelmiyordu. Kader-i İlâhî, istikbalde i’lâ-yı Kelimetullah vazifesini inayetiyle vereceği bir abdine, o vazifeyi bihakkın ifası için lâzım olacak hasletlerden biri olan izzet-i ilmiyeyi vermişti. Molla Said, henüz o zaman bunun mahiyet ve hikmetini belki bilemiyordu; fakat zaman gösterdi ki; şimdi muhteşem bir ağaç mahiyetini alan Risale-i Nurun muazzam ve geniş hizmetinin levazımatından olan izzet-i ilmiyeyi Cenab-ı Hak, Molla Saidin ruhunda, ta o zaman küçük bir çekirdek olarak dercetmişti.
12 Eylül 2008: 19:25 #700066Anonim
O ZAMANKİ HAYATINA KISA BİR BAKIŞEvvelâ: Hükema-yı İşrâkıyyunun mesleklerine sülûk ederek, zühd ve riyazete başladı. Hükema-yı İşrakıyyun, tedric kanunu mucibince vücudlarını riyazete alıştırmışlardı. O ise tedrice riâyet etmiyerek birdenbire riyazete daldı. Gün geçtikçe, vücudu tahammül etmiyerek zaif düşmeye başladı. Üç günde bir parça ekmekle idare ediyordu. Ülema-yı İşrâkıyyunun, “Riyazetin küşâyiş-i fikre hizmet ettiği” nazariyesi üzerine, onlar gibi yapacağım diye çalışıyordu.
Saniyen: İmam-ı Gazali Hazretlerinin “İhya-ül-ulûm” unda tasavvuf nokta-i nazarında دَعْ مَا يُرِيبُكَ اِلَى مَالاَ يُرِيبُكَ kaidesine ittibaen, ekmeği bile bir zaman terkedip, ot ile idareye koyuldu.
12 Eylül 2008: 19:26 #700067Anonim
Salisen: Nadir konuşuyordu. Kürdlerin edib dâhîlerinden Molla Ahmed Hâni Hazretlerinin, gündüzleyin bile havf ile girilen kubbe-i saadetine kapanır, bazan geceleyin de orada kalırdı. Bundan dolayı ahali, Bediüzzamana: “Ahmed Hâni Hazretlerinin feyzine mazhar olmuştur” diyordu. Bu hali, müşarünileyhin kerametine hamlederlerdi. O vakitlerde kendisi on üç, on dört yaşlarında idi. Sonra, ülemadan mümtaz simalarla mülâkat etmeye karar verdi; ve Bağdada, ziyaret kasdiyle hocasından izin istedi. Derviş kıyafetine girdi. Yolları takib etmeden dağlarda, ormanlarda gece dolaşarak Bağdada gitmek niyetinde iken Bitlise geldi. Bitlis’te Şeyh Mehmed Emin Efendi Hazretlerinin yanına giderek, iki gün kadar dersinde bulundu. Şeyh Mehmed Emin Efendi, kendisine kisve-i ilmiyeye girmesini teklif etti.
14 Eylül 2008: 19:06 #700217Anonim
Molla Said cevaben:
– Ben henüz sinn-i bülûğa vâsıl olmadığımdan, muhterem bir müderris kıyafetini kendime yakıştıramıyorum. Ve ben bir çocuk iken, nasıl hoca olabilirim? diyerek teklifini kabul etmemiştir. Bundan sonra, Şirvandaki biraderinin yanına gitti. Orada büyük kardeşiyle ilk görüşmede aralarında şöylece kısa bir muhavere cereyan etti.Molla Abdullah:
– Sizden sonra ben Şerh-i Şemsî kitabını bitirdim, siz ne okuyorsunuz?
Bediüzzaman:
– Ben seksen kitab okudum:
Molla Abdullah:
– Ne demek?
Bediüzzaman:
– İkmâl-i nüsah ettim ve sıranıza dahil olmayan birçok kitabları da okudum.
Molla Abdullah:
– Öyle ise seni imtihan edeyim?
Bediüzzaman:
– Hazırım, ne sorarsanız sorunuz!
Molla Abdullah, biraderini imtihan eder. Kifayet-i ilmiyesini takdir ile, sekiz ay evvel talebesi bulunan Molla Saidi kendisine üstad kabul etti ve talebelerinden gizli olarak küçük biraderinden ders almaya başladı. Ve bittabi, daha evvel okuttuğu kardeşini kendisine üstad yaptığını sezdirmiyordu. Nihayet talebeler, Molla Abdullahın Molla Said nezdinde ders okuduğunu kapıdan, anahtar deliğinden gizlice görünce taaccüb ederek sormuşlarsa da; Molla Abdullah cevaben:
– Nazar değmemek için, ben ona ders veriyorum, demiş ve talebelerini aldatmıştı.
21 Kasım 2008: 20:29 #722445Anonim
Tekrar Nurs’a döndü. Nurs’ta ayrıca bir medrese olmadığından, dersini büyük biraderinin haftada bir defa sılaya geldiği günlere hasrederdi. Bir müddet sonra Pirmis karyesine, sonra Hizan şeyhinin yaylasına gitti. Burada da tahakküme tahammülsüzlüğü, dört talebe ile geçinmemesine sebep oldu. Bu dört talebe, birleşip kendisini daima taciz ettiklerinden, birgün Şeyh Seyyid Nur Muhammed Hazretlerinin huzuruna çıkıp, izhar-ı acz ile arkadaşlarını şikayet etmeyerek şöyle dedi:“Şeyh Efendi, bunlara söyleyiniz, benimle döğüştükleri vakit dördü birden olmasınlar, ikişer ikişer gelsinler.”
Seyyid Nur Muhammed, küçük Said’in bu mertliğinden hoşlanarak, “Sen benim talebemsin; kimse sana ilişemez” buyurdu.
Bu hadiseden sonra “Şeyh Talebesi” diye yad edildi.16 Mayıs 2009: 17:39 #742668Anonim

Tek Kanatla Uçulmaz
Halkla aydını barıştırıp birleştirmek.
Bu, onun ilk içtimâî icraatıydı. Haçlı ordularının asırlarca saldırarak silâhla yapamadığını, Haçlı ruhu şimdi hile ile yapmaya çalışmış; bunun neticesinde de Osmanlı aydınını kafa ve kıyafet yönünden kendine benzetmeyi başarmıştı.
Tanzimat kafalı Osmanlı aydını, Avrupâî hâllerle dinî, millî hasletler arasında bir fark göremeyip Avrupâî hâlleri yaşamaya meyledince halk bu hareketleri hoş karşılamamış ve karşı çıkmıştı. Bunun üzerine aydınlar halkı küçümseyerek onu kendine benzetmeye çalışınca, halk da buna dinî-millî hasletlerini muhafaza ederek mukàbele etmiş, o zaman da halk-aydın çatışması başlamıştı.
Zamanla sınırlarımızı bir Haçlı ordusu gibi saran ve batıdan doğuya yayılan bu içtimâî yara; şehirlere, kasabalara köylere, hattâ hânelere kadar sirâyet etmiş ve devlet-millet bütünlüğü çatlamaya başlamıştı.
Bu çatışmayı ve çatlamayı fırsat bilen bâzı münafık mizaçlı insanlar, İslâm dininin fakir, fukara dini olduğunu, ona bağlı kalındığı müddetçe geri kalmışlıktan kurtulmanın mümkün olmadığını söyleyerek bu fikirlerini aydınlara mâl etmişlerdi. Bunlara karşı, “Ey insafsızlar! Bütün âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ışıklandıracak vasıflara sahip olan İslâmiyeti nasıl dar buldunuz ki, onu fukaralara ve mutaassıp bâzı hocalara tahsis ederek, Müslümanların yarısını İslâmın dışındaymış gibi göstermeye çalışıyorsunuz?” diye haykırdı.16 Mayıs 2009: 17:41 #742669Anonim
Molla Said, ilk iş olarak birbirinden kopan ve birbirini iter hâle gelen bu ikiiçtimâî ucu, yâni halkla aydını tekrar birbirine bağlamaya ve içtimâî bir bütünün tabiî devamı hâline getirmeye çalışıyordu.
Bu çaba, iki unsurun birini diğerine tercih etmek veya birini feda etmek değil, uçları kendi şartları içinde birbirine yaklaştırma, birbirini kabullenip saygı gösterme, birbirini anlama, anlayamadığı hâllere tahammül ederek birleştirip bütünleştirme gayretiydi.Bunun için önce, köşk ve konaklarda yapılan ağniyâ sohbetlerinin halka açılmasını sağladı. Ondan sonra aydınlarla beraber bu sohbetlere katılan köylü ve halk temsilcileri de yapılan konuşmaları dinleyip fikirlerini söylemeye başladılar.
İştirak arttıkça sohbetler sıklaştı ve çeşitlendi. Halkın sevgisi, sohbetlerde faydalı konuşmalar yapıp münâzarâları kazananlardan tarafa yönelince, sohbet meclisleri zamanla medreselerle mekteplerin rekàbet meydanı hâline geldi.
Molla Said hemen hemen bütün sohbetlere ve toplantılara katılmasına rağmen, bu rekabete katılmadı ve taraftar olmadı. Sâdece kendisine sorulan sorulara cevap vermekle iktifa etti. Bu hâli bile, onun, mektep ve medreselerden fazla ilgi toplayıp sevgi kazanmasına yetti.16 Mayıs 2009: 17:43 #742670Anonim
Bunun üzerine, varlıklarını halkın alâkasına ve yardımına borçlu olan medreseler ve mektepler Molla Said’in şahsını hedef olarak seçtiler. Medreseliler, dinî ilimlerde onu ilzam etmenin mümkün olmadığını biliyorlardı. Onun için meydan mekteplilere kaldı.
Mektepliler, gerek hususî sohbetlerde gerekse münâzarâ ve münâkaşalarda, Molla Said’in bilgi sahasının dışında olduğunu düşündükleri matematik, mantık, fizik, kimya, astronomi, jeoloji dallarında problemler, zihin hesapları, formüller ve fennî bilgiler sormaya başladılar.
Matematik, fizik ve mantık sorularını zihnen hesaplayıp hemen cevap veren Molla Said, diğer dallarda sorulan sorulara da, o derslerin kitaplarını alıp çalışarak kısa zamanda cevap verdi.16 Mayıs 2009: 17:45 #742671Anonim
Kendilerinin, aylar, hattâ yıllarca çalışarak ancak öğrendikleri konu ve kitapları Molla Said’in birkaç gün içinde ezberleyerek her sorularına doğru cevaplar verdiğini gören mektepliler, onun zekâ ve bilgisi karşısında daha fazla ezilmemek için, onunla karşılaşmaktan kaçmaya başladılar. Buna rağmen fizik, kimya, matematik, mantık, felsefe, târih, coğrafya, biyoloji, jeoloji, astronomi gibi fen ve sosyal ilimlere ilgi duymaya devam eden Molla Said, bilhassa Tahir Paşanın zengin kütüphânesinden de istifâde ederek, bu sahalarda en az mektepli hocalar kadar bilgi ve tecrübe sahibi oldu.
Molla Said’in bu sahadaki başarısını takdirle karşılayan bâzı hoca ve talebeler, kendisinden ders almak istediler. Molla Said onlara ders vermeye başlayınca, kısa zamanda etrafında bir hayli talebe birikti. Fakat o, bu hâli kıskanan hocaların yeni bir fesat ve fitne hareketine başlamalarına fırsat vermemek için yer yokluğunu bahane ederek ders vermeyi bıraktı.16 Mayıs 2009: 17:46 #742672Anonim
Molla Said bu münâzarâ, münakaşa, sohbet ve dersler sırasında, aydını Haktan da, halktan da uzaklaştıran şüphelerin ve inkârın kaynağını buldu: ilim!
Zamanın ilim adamları dinden, din adamları da ilimden bîhaberdi. Bu eksiklik onları zamanın şartlarından ve insanların ihtiyaçlarına cevap vermekten uzaklaştırıyordu. Çünkü, ilimsiz din insanları cehâlete, dinsiz ilim de felâkete götürüyordu. Saadet, ancak din ilimleri ile fen ilimlerinin birlikte okutulduğu yeni eğitim yuvaları kurup insanları dinî ve fennî yönden eğitmekle mümkündü.
Bu yalnız Doğunun ve Osmanlının değil, bütün İslâm âleminin derdiydi. Çâresi de ancak çift yönlü eğitim yapan okullar açmakla mümkündü. Ama İslâm âlemi henüz böyle bir çâre arayışına başlamamıştı. Molla Said, sadece Mısır’da bu şekilde eğitim yapan El-Ezher isimli bir eğitim merkezinin varlığını biliyordu.
Bunları müşâhede ettikten sonra kütüphânedeki kaynaklardan Ezher Üniversitesinin sistemini inceleyen Molla Said, İslâm dininin hakikatlarını, fen ilimlerinin ışığında zamanın şartlarına uygun olarak öğretecek yeni bir eğitim sistemi geliştirmeye karar verdi.16 Mayıs 2009: 17:49 #742673Anonim
Quote:Fakat o, bu hâli kıskanan hocaların yeni bir fesat ve fitne hareketine başlamalarına fırsat vermemek için yer yokluğunu bahane ederek ders vermeyi bıraktı.Vâ esefâ ki, böyle ateşpâre bir zekâ olan cevherden, sırf kıskançlık yüzünden, kâfi derecede istifâde edilememiş..
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.