• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #643425
    Anonim

      GURBET SEMALARI

      Masasının başındaydı. Yapılması gereken resmî işler vardı. Okulun
      mezuniyet töreni için bürokratlara ve diğer çevrelere davetiye
      gönderilecekti. Hem bu tören ihtişamlı olmalı ve insanların
      teveccühünü kazanmalıydılar. Birkaç ay evvel öğrencileri,
      milletlerararası fizik olimpiyatlarında altın madalya almıştı. Bu
      büyük başarıya lâyık muhteşem bir tören yapılmalıydı.
      Yorgunluğunu gidermek için çay istedi; ilâç kokulu bir çay,
      dakikaların anlamını pekiştiren… Bu sırada hayal âleminde, geçmişin
      taptaze görüntüleri çiçeklenmeye başladı.

      Okulunu iyi bir dereceyle bitirmiş, kendisini seven herkesi de memnun
      etmişti. Annesinin sevinci ise herkesin sevincinden daha fazlaydı.
      Her anne gibi, beşikten öte gurbet yudumlayan oğluna hasretti annesi.

      Babasının ölümü iyice yıpratmıştı annesini. Bir de ağabeyinin hanımı,
      hayatı zehir etmişti zavallıya. Kimseye bir şey söyleyemiyor,
      acısını, horlanışını içine atıyordu. Hayatın zehir zemberek yanını,
      okulunu bitirip gelecek oğlunun hayaliyle tatlandırıyordu. “Küçük
      oğlum vefalıdır, kırmaz anacığını” diyor, “iyi de bir gelin alsam,
      onların işlerini de ben görürüm; yeter ki kendileri mutlu olsunlar.”
      diyerek hayaller kuruyordu. Hayat arkadaşı yaşarken yaptığı
      tereyağlı, nane kokulu o güzelim tarhana çorbasının, oğlunun ve
      inşâllah yeni gelininin sevecen yüreklerini ısıtacağını düşünüyordu.

      Oğlu geldiğinde bir başka kokacak tandırın üstündeki bazlamalar. Her
      şey, ama her şey bir başka bakacak onlara, hayatın dolu yanına. Ve
      nar çiçekleri erkenden dökülmeyecek artık. Olgunlaşan narlar,
      susuzluktan çatlamayacak. Kendisi, oğlunun hasretine ağlamayacak. Her
      gece baktığı gökyüzünden gurbet yıldızları kaymayacak. Hem gelininden
      gizli gizli dinlediği radyoda, gurbet türküleri çalmayacak.
      Güvercinlerin bile ürkeklik dileneceği anne yüreği, limanını bulmuş
      bir gemi olacaktı.

      Müdür Bey, kapının tıklatılmasıyla kendine geldi. Çayı getirilmişti.
      Bir yudum aldı; zihninin yorgunluğuna iyi geldi. Yeniden geçmişin
      çağrısına kulak verdi, onu okudu hayal mektebinde.

      Diplomasını alıp da döndüğünde, annesi nasıl da sevinmişti. Öpüyor,
      kokluyor, bağrına basıyor; sevincinden ağlıyor, ağlıyordu. Artık oğlu
      gelmişti. Katı kalpli gelinine mahkûm olmayacaktı. Küçük oğluyla
      beraber kalırdı. Annesi böyle düşünüyordu. Gel gör ki bilmiyordu
      oğlunun Orta Asya’ya gideceğini. Ama bir yolunu bulup söylemeliydi.
      İkna etmeliydi annesini. Burada kendisini bekleyen bir çift göz
      vardı; ama oralarda yüzlerce göz kendisini bekliyordu. Yıllardır
      esaretin paletleri altında ezilen soydaşlarına, dindaşlarına yardıma
      gitmeliydi. Tıpkı ecdadının yaptığı gibi… Ama bir fark vardı; artık
      top, mermi, tüfek taşınmayacaktı kağnılarla. Yüreklerde sevgi
      taşınacaktı, çölleştirilmiş vicdanlara. Kalem taşınacaktı; masa, sıra
      taşınacaktı. Ve bir de ızdırap insanının, hocasının, vefa
      gözyaşları… Onlar için ağlamamış mıydı, onlar için bayılmamış mıydı
      kürsülerde? Mutlaka gitmeliydi. Eğer birileri asırlar evvelinden bu
      fedakârlığı yapıp buralara kadar gelmeseydi, hiç yeşerir miydi çöle
      dönmüş yüreklerimiz?

      Annesinin yanına gideli iki üç gün olmuştu. Artık söylemeliydi
      annesine, Orta asya’ ya gideceğini. Lokmalar boğazından geçmiyor,
      düğümlenip kalıyordu. Birkaç kez niyetlendi, söyleyemedi. Annesinin o
      güzel mutluluğunu gölgelemek istemiyordu. Ama gitmeliydi. Son gün,
      İstanbul’a gideceği, oradan da Orta asya’ya geçeceği günün bir gün
      öncesi; yüzünde çileleşen kırışıklarıyla, sıkıntıyla ve ağlaya ağlaya
      annesinin dizine başını koymuştu. Hıçkırıkları bitmek
      bilmiyordu. “Güzel annem, canım annem, gönlümün sultanı!” diyor, yine
      hıçkırıklara gömülüyordu. Sonunda, “gitmem gerekiyor” sözünü
      söyleyebildi. “Gitmeliyim anne, Orta Asya’ya gitmeliyim.” Gerisinde
      neler söylediğini hatırlamadı. Hatırladığı sadece; annesiyle sarmaş
      dolaş oluşu, hıçkırıklar ve gözyaşları…

      Tevekkül sahibiydi Güldane Hanım. “Kaderde bu da varmış, gelinimin
      eziyetleriyle olgunlaşmak da varmış” deyip, Allah’a sığınıyordu.
      Oğlunu İstanbul’a yolcu ettiği gün hiç ağlamamıştı. Kendi elleriyle
      hazırlamıştı oğlunun bavulunu. Börekler, sarmalar yapmıştı.
      Birbirlerini Allah’a emanet ederek ayrılmışlardı. Annesini, yengesine
      değil, Allah’a emanet etmişti.

      Uçağa binmeden evvel son kez telefon etmişti annesine. Fakat o güzel
      annesi sevincinden ağlıyordu. “Oğlum, sen gönül huzuruyla git.”
      diyordu. “Bilsen neler oldu. Yengen elime, ayağıma kapanıyor. ‘Anne,
      ben ettim sen etme’ diyor, etrafımda pervane gibi dönüyor. Oğlum,
      senin gittiğin günün akşamı rüyasında Peygamber Efendimiz (sas)’i
      görmüş. Efendimiz; ‘Kayınvalideni üzme’, demiş. Sabahleyin ağlaya
      ağlaya yanıma geldi. Elime, ayağıma kapandı. Oğlum, sen güle güle
      git. Rabbim neylediyse hep güzel eyledi.”

      Türkiye’ye ilk dönüşünde de annesi kendisini münasip biriyle
      evlendirmişti. “Senin mürüvvetini gördüm ya, gayrı hiçbir şey
      istemem” demişti. Sadece “torunum olunca onun hasretine dayanamam,
      fırsat bulursanız yanıma gelin”, diyordu. İlk çocuklarının olmasından
      iki ay sonra da annesinin yanına gitmişlerdi.

      Çayından bir yudum daha aldı. Nasıl da geçmişti senelik paya düşen
      dakikalar? Yıllar, acı-tatlı hatıraları sırtlayıp gitmişti hayat
      bulvarından. Ülkesinden kilometrelerce uzak bir yerde insanlığa
      hizmet etmenin mutluluğu; Allah’ın rızasını yakalama gayreti ve her
      günün bir önceki günden kazançlı geçmesi, elde edilen başarılar,
      bütün sıkıntıların üstüne bir sünger çekiyordu.

      Dışarıdan öğrencilerin cıvıl cıvıl, hayat dolu sesleri geliyordu.
      Seslerin birden bağrışmalara dönüştüğünü duydu. Daha düzensiz,
      haykırışa benzeyen sesler kulaklarını tırmaladı. O sırada kapısı
      hızla vuruldu, içeriye soluk soluğa bir öğrenci girdi. “Öğretmenim,
      bir çocuk ikinci kattan düşmüş”, dedi. Gözü karardı, tansiyonu düştü.
      Başı döndü. Düşecek gibi oldu.

      Aman Allah’ım! Nasıl olur? Ya çocuğa bir şey olduysa… Düşünmek bile
      istemedi. İnsanlar güvenerek göndermişlerdi çocuklarını. Sahip
      çıkamayınca ne derlerdi? Ülkenin ileri gelenlerinin çocukları da
      vardı. Ya bir şey olduysa? Ya bunu bahane ederek okulları
      Kapatırlarsa. Ne zorluklarla açılan okulları…

      Sendelemesine aldırmadan, sağa-sola çarparak dışarı çıktı. Çocukların
      kümelendiği yere gitti. Müdürlerinin geldiğini gören çocuklar kenara
      çekildiler. Yerde yatan çocuğun yanına gitti. Yüzüstü yatıyordu.
      Yattığı yer kanla kızıllaşmıştı. Çocuğun başını çevirdi; kanlanmış,
      tanınamayacak vaziyetteki yüzü görünce donup kaldı… Kendi
      çocuğuydu…

      Ciğerparesinin kanlı başını bağrına bastı. Nabzını tuttu, atmıyordu.
      Hıçkırıklara gömülmüştü baba şefkatiyle. Ama içinden, “Allah’ım! Ölen
      ya bir başkasının çocuğu olsaydı? O zaman ne yapardık?” diyordu.

      Etrafında pervane gibi dönüp kendisine hizmet eden gelini için oya
      işliyordu, Güldane Hanım. Gurbet semalarından kayan melek yüzlü
      yıldızından habersizdi. Dalgındı, sol gözü seğirmişti. Farkında
      olmadan iğneyi eline batırdı. Bir “ah” sesi yükseldi.

      Ahhhhhhhhh!

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.