• Bu konu 3 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
5 yazı görüntüleniyor - 1 ile 5 arası (toplam 5)
  • Yazar
    Yazılar
  • #643623
    Anonim

      Arka Cihet: Yani geride gelenlere felsefe nazarı ile bakılsa; “Yahu bunlar nereden nereye gidiyorlar ve ne için dünya memleketine gelmişlerdir?” diye edilen suale bir cevab alınamadığından -tabiî- hayret ve tereddüd azabı içinde kalınır.

      Fakat nur-u îman gözlüğü ile bakarsa, insanların kâinat sergisinde teşhir edilen garib acib kudretin mu’cizelerini görmek ve mütalaa etmek için Sultan-ı Ezelî tarafından gönderilmiş mütalaacı olduklarını anlar. Ve bunlar o mu’cizenin derece-i kıymet ve azametine ve Sultan-ı Ezelî’nin azametine derece-i delaletlerine kesb-i vukuf ettikleri nisbetinde derece ve numara aldıktan sonra yine Sultan-ı Ezelî’nin memleketine dünüp gideceklerini anlar ve bu anlayış nimetini kendisine îras eden îman nimetine “Elhamdülillah” diyecektir.

      Mezkûr zulmetleri izale eden îman nimetine Elhamdülillah” diye edilen hamd dahi bir nimet olduğundan, ona da bir hamd lâzımdır. Bu ikinci hamda da üçüncü bir hamd, üçüncüye dördüncü hamd lâzım. وَهَلُمَّ جَرًّا Demek bir hamd-i vâhidden doğan hamdlerden ibaret gayr-ı mütenahî bir silsile-i hamdiye husule geliyor.

      #707013
      Anonim

        SONSUZ ELHAMDULİLLAH RABBİMİZE

        #691496
        Anonim

          Bu İkinci Bab, “Elhamdü lillâh” hakkındadır.

          İkinci Bab ile tâbir edilen şu risalecikte “Elhamdü lillâh” cümlesini insanlara dedirten imanın sonsuz fayda ve nurlarından, yalnız dokuz tane beyan edilecektir.
          b424.gif

          Birinci nokta: Evvelâ iki şey ihtar edilecektir.

          1. Felsefe, herşeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise, herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür.

          2. Bütün mahlûkatla alâkadar ve herşeyle bir nevi alışverişi olan ve kendisini abluka eden şeylerle lâfzan ve mânen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan insanın sağ, sol, ön, arka, alt, üst olmak üzere altı ciheti vardır.

          İnsan, mezkûr iki gözlüğü gözüne takmakla, mezkûr cihetlerde bulunan mahlûkatı, ahvâli görebilir.

          Sağ cihet: Bu cihetten maksat, geçmiş zamandır.

          Binaenaleyh, felsefe gözlüğü ile sağ cihete bakıldığı zaman, mâzi ülkesinin kıyameti kopmuş, altı üstüne çevrilmiş, karanlıklı, korkunç, büyük bir mezaristanı andıran bir şekilde görünecektir. Ve bu görünüşte insan pek büyük bir dehşete, vahşete, meyusiyete maruz kaldığında şüphe yoktur.
          Fakat İmân gözlüğüyle o cihete bakıldığı zaman, hakikaten o ülkenin altı üstüne çevrilmiş bir şekilde görünürse de, fakat can telefi yoktur. Mürettebatı, sâkinleri daha güzel, nuranî bir âleme nakledilmiş oldukları anlaşılıyor. Ve o kabirler, çukurlar da, nuranî bir âleme girmek için kazılan yeraltı tünelleri şeklinde telâkki edilecektir. Demek imanın insanlara verdiği sürur, ferahlık, itmi’nan, inşirah, binlerce “Elhamdü lillâh” dedirten bir nimettir.

          Sol cihet: Yani, gelecek zamana, felsefe gözlüğü ile bakıldığı zaman, bizleri çürütecek, yılan ve akreplere yedirip imha edecek, zulümatlı, korkunç, büyük bir kabir şeklinde görünecektir.

          Fakat İmân gözlüğüyle bakılırsa, Cenâb-ı Hakkın, Hâlık, Rahmân, Rahîmin insanlara ihzar ettiği çeşit çeşit nefis, leziz, me’külât ve meşrubata zarf olan bir mâide ve bir sofra-i Rahmânî şeklinde görünecektir. Ve binlerce “Elhamdü lillâh” okutturarak tekrar ettirecektir.

          Üst cihet: Yani, semâvât cihetine felsefe ile bakan bir adam, şu sonsuz boşlukta, milyarlarca yıldız ve kürelerin at koşusu gibi veya askerî bir manevra gibi yaptıkları pek sür’atli ve muhtelif hareketlerinden büyük bir dehşete, vahşete, korkuya mâruz kalacaktır.

          Fakat imanlı bir adam baktığı vakit o garip, acip manevranın bir kumandanın emri ile nezareti altında yapıldığı gibi, semâvât âlemini tezyin eden ve o yıldızların bize de ziyadar kandiller şeklinde olduklarını görecek ve o atlar koşusunda korku, dehşet değil, ünsiyet ve muhabbet edecektir. Âlem-i semâvâtı şöylece tasvir eden İmân nimetine elbette binlerce “Elhamdü lillâh” söylemek azdır.

          Alt cihet: Yani, arz âlemine felsefe gözüyle bakan insan, küre-i arzı başıboş, yularsız, şemsin etrafında serseri gezen bir hayvan gibi veya tahtası kırık, kaptansız bir kayık gibi görür ve dehşete, telâşa düşer.

          Fakat İmân ile bakarsa, arzın Rahmânî bir sefine olup, Allah’ın kumandası altında bütün me’külât, meşrubat, melbûsatıyla beraber, nev-i beşeri tenezzüh için şemsin etrafında gezdiren bir sefine şeklinde görür. Ve imandan neş’et eden şu büyük nimete büyük büyük elhamdü lillâh‘ları söylemeye başlar.

          Ön cihet: Felsefeci bir adam bu cihete bakarsa görür ki, bütün canlı mahlûkat-insan olsun, hayvan olsun-kafile-bekafile, büyük bir sür’atle o cihete gidip kaybolurlar. Yani, ademe gider, yok olurlar. Kendisinin de o yolun yolcusu olduğunu bildiğinden, teessüründen çıldıracak bir hale gelir.

          Fakat İmân nazarıyla bakan bir mü’min, insanların o cihete gidişleri, seyahatleri adem âlemine değil, göçebeler gibi bir yayladan bir yaylaya bir intikaldir. Ve fâni menzilden bâki menzile, hizmet çiftliğinden ücret dairesine, zahmetler memleketinden rahmetler memleketine göç etmek olup, adem âlemine gitmek değil diye bu ciheti memnuniyetle karşılar. Fakat yol esnasında ölüm, kabir gibi görünen meşakkatler netice itibarıyla saadetlerdir. Çünkü, nuranî âlemlere giden yol kabirden geçer ve en büyük saadetler büyük ve acı felâketlerin neticesidir. Meselâ, Hazret-i Yusuf, Mısır azizliği gibi bir saadete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yoluyla nâil olmuştur.
          Ve kezâ, rahm-ı mâderden dünyaya gelen çocuk, mâhut tünelde çektiği sıkıcı, ezici zahmet neticesinde dünya saadetine nâil oluyor.

          Arka cihet: Yani geride gelenlere felsefe nazarıyla bakılsa, “Yâhu, bunlar nereden nereye gidiyorlar ve niçin dünya memleketine gelmişlerdir?” diye edilen suale bir cevap alınamadığından, tabiî, hayret ve tereddüt azabı içinde kalınır.

          Fakat nur-u İmân gözlüğüyle bakarsa, insanların kâinat sergisinde teşhir edilen garip, acip kudretin mucizelerini görmek ve mütalâa etmek için Sultan-ı Ezeli tarafından gönderilmiş mütalâacı olduklarını anlar. Ve bunlar o mucizenin derece-i kıymet ve azametine ve Sultan-ı Ezelinin azametine derece-i delâletlerine kesb-i vukuf ettikleri nisbetinde derece ve numara aldıktan sonra, yine Sultan-ı Ezelinin memleketine dönüp gideceklerini anlar ve bu anlayış nimetini kendisine îras eden İmân nimetine “Elhamdü lillâh” diyecektir.
          Mezkûr zulmetleri izale eden İmân nimetine “Elhamdü lillâh” diye edilen hamd dahi bir nimet olduğundan, ona da bir hamd lâzımdır. Bu ikinci hamd’e de üçüncü bir hamd, üçüncüye dördüncü hamd lâzım Ve helümme cerren.
          Demek, bir hamd-i vâhidden doğan hamdlerden ibaret gayr-i mütenâhi bir silsile-i hamdiye husule geliyor.

          *********************************************

          #691497
          Anonim

            İkinci nokta: Cihât-ı sitteyi tenvir eden İmân nimetine de “Elhamdü lillâh” demesi lazımdır. Çünkü, İmân cihât-ı sittenin zulümatını izale etmekle def-i belâ kabilinden büyük bir nimet sayıldığı gibi, tabiî o cihât-ı sitteyi tenvir ettiği cihetle de celbü’l-menâfi kabilinden ikinci bir nimet sayılır. Binaenaleyh insan fıtrî bir medeniyete sahip olduğundan, cihât-ı sittede bulunan mahlûkatla alâkadar olur ve İmân nimetiyle de cihât-ı sitteden istifade edebilmesi imkânı vardır.
            Binaenaleyh, “eynema tüvellu fe semme vechüllah” -1- âyet-i kerîmesinin sırrıyla, cihât-ı sitteden herhangi bir cihette olursa insan tenevvür eder. Hattâ mü’min olan bir insanın dünyanın kuruluşundan sonuna kadar uzanan mânevî bir ömrü vardır. Ve insanın bu mânevî ömrü, ezelden ebede uzanan bir hayat nurundan medet ve yardım alır.
            Ve kezâ cihât-ı sitteyi tenvir eden İmân sayesinde, insanın şu dar zaman ve mekânı geniş ve rahat bir âleme inkılâp eder. Bu büyük âlem bir insanın hanesi gibi olur ve mâzi, müstakbel zamanları, insanın ruhuna, kalbine bir zaman-ı hal hükmünde olur. Aralarında uzaklık kalkıyor.

            1- “Her nerede kıbleye yönelirseniz Allah’ın rızâsı oradadır.” Bakara Sûresi: 2:115.

            #754659
            Anonim

              “Elhamdülillah” cümlesini insanlara dedirten imanın sonsuz faide ve
              nurlarından, yalnız dokuz tane beyan edilecektir.]

              Birinci Nokta: Evvela iki şey ihtar edilecektir:

              1- Felsefe, her şeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise,
              herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nurani bir gözlüktür.

              2- Bütün mahlukatla alakadar ve herşeyle bir nevi alış-verişi olan ve
              kendisini abluka eden şeyler ile lafzan ve manen görüşmek, konuşmak,
              komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan insanın sağ, sol, ön, arka, alt, üst
              olmak üzere altı ciheti vardır.

              İnsan mezkur iki gözlüğü gözüne takmakla, mezkur cihetlerde bulunan
              mahlukatı, ahvali görebilir.

              Sağ Cihet: Bu cihetten maksad, geçmiş zamandır. Binaenaleyh felsefe gözlüğü
              ile sağ cihete bakıldığı zaman, mazi ülkesinin kıyameti kopmuş, altı üstüne
              çevrilmiş, karanlıklı, korkunç büyük bir mezaristanı andıran bir şekilde
              görünecektir. Ve bu görünüşte insan pek büyük bir dehşete, vahşete,
              me’yusiyete maruz kaldığında şübhe yoktur. Fakat iman gözlüğü ile o cihete
              bakıldığı zaman, hakikaten o ülkenin altı üstüne çevrilmiş bir şekilde
              görünürse de, fakat can telefi yoktur. Mürettebatı, sakinleri daha güzel,
              nurani bir aleme nakledilmiş oldukları anlaşılıyor. Ve o kabirler, çukurlar
              da, nurani bir aleme girmek için kazılan yeraltı tünelleri şeklinde telakki
              edilecektir. Demek imanın insanlara verdiği sürur, ferahlık, itminan,
              inşirah, binlerce “Elhamdülillah” dedirten bir nimettir.

              Sol Cihet: Yani, gelecek zamana felsefe gözlüğü ile bakıldığı zaman; bizleri
              çürütecek, yılan ve akreplere yedirip imha edecek, zulümatlı, korkunç, büyük
              bir kabir şeklinde görünecektir. Fakat iman gözlüğü ile bakılırsa Cenab-ı
              Hakk’ın Halık-ı Rahman-ı Rahim’in insanlara ihzar ettiği çeşit çeşit nefis,
              leziz me’kulat ve meşrubata zarf olan bir maide ve bir sofra-i Rahmani
              şeklinde görünecektir. Ve binlerce “Elhamdülillah” okutturarak tekrar
              ettirecektir.

              Üst Cihet: Yani, semavat cihetine felsefe ile bakan bir adam, şu sonsuz
              boşlukta, milyarlarca yıldız ve kürelerin at koşusu gibi veya askeri bir
              manevra gibi yaptıkları pek sür’atli ve muhtelif hareketlerinden büyük bir
              dehşete, vahşete, korkuya maruz kalacaktır. Fakat imanlı bir adam baktığı
              vakit o garib, acib manevranın bir kumandanın emri ile nezareti altında
              yapıldığı gibi; semavat alemini tezyin eden ve o yıldızın bize de ziyadar
              kandiller şeklinde olduklarını görecek ve o atlar koşusunda korku, dehşet
              değil, ünsiyet ve muhabbet edecektir. Alem-i semavatı şöylece tasvir eden
              iman nimetine elbette binlerce “Elhamdülillah” söylemek azdır.

              Alt Cihet: Yani, arz alemine felsefe gözü ile bakan insan; küre-i arzı
              başıboş, yularsız, şemsin etrafında serseri gezen bir hayvan gibi veya
              tahtası kırık, kaptansız bir kayık gibi görür ve dehşete, telaşa düşer.
              Fakat iman ile bakarsa, arzın Rahmani bir sefine olup, Allah’ın kumandası
              altında bütün me’kulat, meşrubat, melbusatı ile beraber, nev’-i beşeri
              tenezzüh için şemsin etrafında gezdiren bir sefine şeklinde görür. Ve
              imandan neş’et eden şu büyük nimete büyük büyük “Elhamdülillah”ları
              söylemeğe başlar.

              Ön Cihet: Felsefeci bir adam bu cihete bakarsa görür ki: Bütün canlı
              mahlukat -insan olsun, hayvan olsun- kafile be-kafile büyük bir sür’atle o
              cihete gidip kaybolurlar. Yani, ademe gider, yok olurlar. Kendisinin de o
              yolun yolcusu olduğunu bildiğinden, teessüründen çıldıracak bir hale gelir.
              Fakat iman nazarıyla bakan bir mü’min, insanların o cihete gidişleri,
              seyahatları adem alemine değil, göçebeler gibi bir yayladan bir yaylaya bir
              intikaldir. Ve fani menzilden baki menzile, hizmet çiftliğinden ücret
              dairesine, zahmetler memleketinden rahmetler memleketine göç etmek olup,
              adem alemine gitmek değil diye bu ciheti memnuniyetle karşılar. Fakat yol
              esnasında ölüm, kabir gibi görünen meşakkatlar netice itibariyle
              saadetlerdir. Çünki, nurani alemlere giden yol kabirden geçer ve en büyük
              saadetler büyük ve acı felaketlerin neticesidir. Mesela: Hazret-i Yusuf,
              Mısır azizliği gibi bir saadete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu
              ve Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yoluyla nail olmuştur. Ve
              keza, rahm-ı maderden dünyaya gelen çocuk, mahud tünelde çektiği sıkıcı,
              ezici zahmet neticesinde dünya saadetine nail oluyor.

              Arka Cihet: Yani geride gelenlere felsefe nazarı ile bakılsa; “Yahu bunlar
              nereden nereye gidiyorlar ve ne için dünya memleketine gelmişlerdir?” diye
              edilen suale bir cevab alınamadığından -tabii- hayret ve tereddüd azabı
              içinde kalınır.

              Fakat nur-u iman gözlüğü ile bakarsa, insanların kainat sergisinde teşhir
              edilen garib acib kudretin mu’cizelerini görmek ve mütalaa etmek için
              Sultan-ı Ezeli tarafından gönderilmiş mütalaacı olduklarını anlar. Ve bunlar
              o mu’cizenin derece-i kıymet ve azametine ve Sultan-ı Ezeli’nin azametine
              derece-i delaletlerine kesb-i vukuf ettikleri nisbetinde derece ve numara
              aldıktan sonra yine Sultan-ı Ezeli’nin memleketine dönüp gideceklerini anlar
              ve bu anlayış nimetini kendisine iras eden iman nimetine “Elhamdülillah”
              diyecektir.

              Mezkur zulmetleri izale eden iman nimetine “Elhamdülillah” diye edilen hamd
              dahi bir nimet olduğundan, ona da bir hamd lazımdır. Bu ikinci hamda da
              üçüncü bir hamd, üçüncüye dördüncü hamd lazım. Demek bir hamd-i vahidden
              doğan hamdlerden ibaret gayr-ı mütenahi bir silsile-i hamdiye husule
              geliyor.

              İkinci Nokta: Cihat-ı sitteyi tenvir eden iman nimetine de Elhamdülillah
              demesi lazımdır. Çünki, iman cihat-ı sittenin zulümatını izale etmekle
              def’-i bela kabilinden büyük bir nimet sayıldığı gibi -tabii- o cihat-ı
              sitteyi tenvir ettiği cihetle de celb-ül menafi’ kabilinden ikinci bir nimet
              sayılır. Binaenaleyh insan fıtri bir medeniyete sahib olduğundan cihat-ı
              sittede bulunan mahlukatla alakadar olur ve iman nimeti ile de cihat-ı
              sitteden istifade edebilmesi imkanı vardır.

              cihat-ı sitteden herhangi bir cihette olursa insan tenevvür eder. Hatta
              mü’min olan bir insanın dünyanın kuruluşundan sonuna kadar uzanan manevi bir
              ömrü vardır. Ve insanın bu manevi ömrü ezelden ebede uzanan bir hayat
              nurundan meded ve yardım alır.

              Ve keza cihat-ı sitteyi tenvir eden iman sayesinde insanın şu dar zaman ve
              mekanı geniş ve rahat bir aleme inkılab eder. Bu büyük alem, bir insanın
              hanesi gibi olur ve mazi, müstakbel zamanları, insanın ruhuna, kalbine bir
              zaman-ı hal hükmünde olur. Aralarında uzaklık kalkıyor.

              Üçüncü Nokta: İmanın istinad ve istimdad noktalarını havi olmasından
              Elhamdülillah demesi iktiza eder.

              Evet nev’-i beşer, aczi ve düşmanların kesreti dolayısı ile dayanacak bir
              nokta-i istinada muhtaçtır ki, düşmanlarını def’ için o noktaya iltica
              etsin. Ve keza kesret-i hacat ve şiddet-i fakr dolayısıyla da istimdad
              edecek bir nokta-i istimdada muhtaçtır ki, onun yardımı ile ihtiyaçlarını
              def’etsin.

              Ey insan! Senin nokta-i istinadın ancak ve ancak Allah’a olan imandır.
              Ruhuna, vicdanına nokta-i istimdad ise ancak ahirete olan imandır.
              Binaenaleyh bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, ruhu
              tevahhuş eder; vicdanı daima muazzeb olur. Lakin birinci noktaya istinad ve
              ikincisinden de istimdad eden adam kalben ve ruhen pekçok zevk ve
              lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki; hem müteselli, hem vicdanı mutmain
              olur.

            5 yazı görüntüleniyor - 1 ile 5 arası (toplam 5)
            • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.