- Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
31 Mayıs 2007: 13:26 #644191
Anonim
GÜLÜN FETHİ
Eşrefoğlu al haberi, bahçe biziz, gül bizdedir.
Biz şâh-ı merdân kuluyuz, yetmiş iki dil bizdedir.
(Temeşvarlı Gazi Hasan Dede)
Temeşvarlı Gazi Hasan Dede varımızı yoğumuzu özetlemiş işte şu iki laf içinde. İnsanlık bahçesinin bahçıvanı olduğunun bilinciyle hareket eden bir medeniyet, bu bahçenin gövdesine serdiği bin bir kokulu güle erişmek üzere yola koyulmuştu
Bu hedefe doğru giderken, bahçesini büyütürken, yeni güller eklemeyi ihmal etmemiş, “yetmiş iki dil”in konuşulduğu ve bir arada yaşatıldığı bir dünyanın, Avrupa’daki anlı şanlı ütopyaların ancak silik kopyalarını sunabildiği “insanlık bahçesi”nin temellerini atmış, atmakla da kalmamış ve yeryüzüne “İstanbul” gibi bir mucizeyi, üflediği kutlu rüzgârların arasına bir avuç tohum gibi saçmıştı. Medine’de, Gırnata’da, Bağdat’ta, Semerkand’da, Konya’da kurduğu bahçelerden bir bahçe olacaktı İstanbul.İşte İstanbul’un (’Kostantiniyye’nin) 29 Mayıs 1453’teki fethi, birçok başka açıdan olduğu kadar yeryüzünde yeni bir medeniyet kurma çabasını, bir medeniyet projesini temsil ettiği için de önemlidir ve günümüzde asıl bu yönüyle anlatılmalı ve anlaşılmalıdır. Artık şu gemilerin karadan yürütülmesi, surlara yeniçeri tırmandırılması, Ulubatlı Hasan’ın kan revan içinde temsilleri, döktüğümüz dev topların surlarda ne muazzam gedikler açtığı edebiyatını bir kenara bırakmalı ve ille de fethin tarihini anlatacaksak, onun hangi medenî-kültürel ham-lelerin tetikleyicisi olduğunu ve İslam’ın yeryüzünü büyük bir bahçe haline getirme idealinin hangi noktasını işgal ettiğini dikkatle tespit etmeliyiz. Ancak bu suretle Fatih’in kafa ve gönlündeki hakiki fethin, bir yarımadanın içine sıkışmış olan toprak parçasını ne pahasına olursa olsun zaptetmekten ibaret olamayacağını görebilir ve gösterebiliriz.
Bu noktada Yahya Kemal’in, ‘Biz İstanbul’da mekânı değil, zamanı fethettik’ mealindeki sözlerini hatırlatmak istiyorum. Zamanın fethi, İstanbul’un ruhunun fethi demekti. “Feth”in kelime anlamı ‘açmak’ olduğuna göre, İstanbul’un fethi, İstanbul’un ‘açılması’ anlamına geliyordu. Bir başka deyişle, İslam’ın kurmayı hedeflediği o büyük insanlık bahçesine açma, açılma… Bu ikinci anlamda İstanbul’un fethi artık tarihî bir hadise olmaktan çıkar, insanlığı hakikatten ayıran perdelerin ‘açılması’, bahçenin, güllerin ve dillerin gümrah çeşitliliğinin bir başka çağa ve coğrafyaya hicret ederek ihyası demekti. Nitekim Fatih, vakfiyesinde, bu dünyadaki en büyük hünerin bir şehir kurmak ve halkın kalbini kazanmak olduğunu söylerken veya Bosna-Hersek’teki Fransisken rahiplerine verdiği “ahidnâme”yi kaleme alırken bu tezin temellerini ortaya koymuş bulunuyordu.
Fethin tarihî plandaki önemini ortaya koyarak başlayalım. İstanbul 857 hicri yılında fetholunmuştu. Fatih’in kullandığı takvim, buydu. Müslüman bilinci fethin hakiki anlamını ancak bu tarih üzerinden kavrayabilir. Yahya Kemal’in dediği gibi 1453, ancak Bizans açısından anlamlı olan küf kokulu bir tarihtir ve Fatih’in bu tarihle herhangi bir alakası bulunmamaktadır. Fatih’in hedefi, kendi peygamberinin “mutlaka” diye üzerine basarak arzuladığı bir şehri onun bahçesine taşımak, yeni bir gül bahçesi (gülzâr) yapmaktı. Dolayısıyla o kendisini ancak 857 yıl önce vuku bulan hicret çizgisinde anlamlı bir noktada görecek ve yaptığı eylemin aslında hicretin yeni bir safhası olduğunu düşünecekti.
Ancak daha da ilginç bir nokta var: 1453 tarihi, ancak 1258’in ardında ve 1492’nin önünde okunduğunda, yani bu iki kritik tarih arasında asıl yerini bulmaktadır. Fetih, İslamiyet’in yeryüzündeki atılımını görünüşte noktalayan Bağdat’ın Moğollar tarafından işgal ve yağmasının 195 yıl sonrasına rast gelir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ise, çok ilginçtir, Bağdat’ın düşüşünden sadece 41 yıl sonrasında gerçekleşir. Daha da ilginç bir tarih, Osman Gazi’nin tam da Bağdat’ın düştüğü yıl doğmuş olmasıdır.Fatih’in anlamı
Bağdat, İslam medeniyetinin Doğu’daki merkeziydi ve Batı’daki Endülüs ile el ele yeryüzünü bir insanlık bahçesi haline getirme yolunda ilerlemekteydi. 1258’deki işgal, İslam’ın doğu kanadını çökertti. Bağdat, bayrağı teslim edecek bir el arıyordu. Yedeğini önce Meraga’da aradı, sonra de Semerkand’da. Ne var ki, bu iki yapı da uzun ömürlü olmayacaktı. Ama tam da o çöküş yılında doğan Osman Gazi’nin kurduğu devlet, adeta İlahî bir nefhayla devreye sokulacak ve Bağdat’ın yarım bıraktığı göreve talip olacaktı. Aynı zamanda fetihten 39 yıl sonra, 1492’de son kalesi olan Gırnata’yı kaybedecek olan İslam’ın batı kanadının bıraktığı boşluğu da doldurmak gibi ağır bir sorumluluğun içerisinde bulacaktı kendisini. ..
MUSTAFA ARMAĞAN -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.