• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #644517
    Anonim

      İslam, insanlığın evrensel değişmez değerlerinin öbür adıdır. İslam,
      sadece, şuurlu varlık olan insanın doğasıyla değil, mikro ve makrosuyla tüm
      kozmos’un doğasıyla da uyumludur. Küfür ve şirk, işte bu uyumu bozmanın
      adıdır ve ‘en büyük zulüm’dür. Çünkü zulüm, bir şeyi yerinden etmektir;
      insan için kullanırsak, kişinin ya kendini olduğundan fazla yüceltip
      tanrılık taslayarak, ya da insan ve eşya karşısında kul-köle olup kendisine
      bahşedilen şerefi iki paralık ederek, kendisini kendi yerinden etmesidir.

      Modernite, bu anlamda, genelde insana, özelde kadına zulmetmiştir. Nasıl
      ki, insanın “insaniliğine” kasdederek onu toplum makinasının bir civatası
      (birey) konumuna indirgemişse, kadının da “kadınlığına” kasdederek onu
      “cinsel bir obje”ye indirgemiştir. Sacayaklarından birini kadını horlayan
      erkekmerkezli Pavlus Hıristiyanlığı’nın oluşturduğu modernizmin, kendine
      tabi kadınlara biçtiği rol “teşhirlik bir tüketim nesnesi” rolüdür.

      “Teşhircilik” ise modern kadının çözmesi gereken en önemli ruhsal
      problemidir.

      Kur’an, “kadınlar” anlamına gelen Nisa Suresi’nin ilk ayetinde, kadın
      konusuna nereden bakmamız gerektiğinin koordinatlarını verir. Buna göre
      “kadın/ın problemi”, “insan/ın probleminden” ayrı değerlendirilemez. Onun
      için, Kur’an, sözkonusu ayette kadınlığın ve erkekliğin köken birliğini
      dile getirerek “insanlık” ortak paydasına dikkat çeker. Bununla, kadını
      insandan, dolayısıyla erkekten bağımsız düşünmememizi ihsas eder. Buna
      göre, “kadın probleminden” sözedilen her yerde, aynı zamanda “erkek
      probleminden” de sözedilmiş olmaktadır.

      Kur’an’daki “…erkek olsun, kadın olsun; siz hepiniz birbirinizdensiniz”
      (3:195) literal anlamının, aslında “erkek olsun, kadın olsun; siz, hepiniz
      birbirinize eşitsiniz” demeye geldiği, tereddüde mahal bırakmayacak kadar
      açık. Buradaki “eşitlik”, elbette “fonksiyon” eşitliği değil “insanlık” ve
      “erdem” eşitliğidir. Yani, bu eşitliği “aynılık”, “tıpkılık” anlamına
      almak, başta kadının kendisine zulümdür. Fonksiyonları gereği erkeklerin
      kadınları kollamasını öngören Nisa 34. Ayetinde, buna gerekçe olarak
      “kimini kibinden üstün kılması” gösterilmektedir ki, bu “kadının erkekte
      bulunmayan kimi özelliklere sahip olması ve erkeğin de kadında bulunmayan
      kimi özelliklere sahip olması” anlamını taşır.

      Fonksiyondan kaynaklanan bu farklılığı, Kur’an’ın çiftleri oluşturan her
      iki cins için de kullandığı “zevc” (eş) sözcüğü çok güzel ifade eder. Bu
      sözcüğün etimolojisini verirken, kadim dilbilimciler “zevcu’n-na’leyn”
      (ayakkabının eşi) terkibini kullanırlar. Burada her iki cinsin birbirine
      göre konumunu bir çift ayakkabının konumundan daha güzel hiçbir şey ifade
      edemez. Sol ayakkabıyla sağ ayakkabı birbirine eşittir; fakat sağı sola,
      solu sağa giyemezsiniz. Bu hem ayağa, hem de ayakkabıya ‘zulüm’ olur.

      İşte bunun içindir ki Hz. Peygamber “Kadınlaşan erkeklere” ve “erkekleşen
      kadınlara” lanet okumuştur. Modernitenin yaptığı, işte bu lanetli iştir:
      Kadınları erkekleştirmek, erkekleri kadınlaştırmak. Bir şeyin doğasına
      yönelik her müdahale, mutlaka o şeyin “yabancılaşması”yla sonuçlanır.
      Aslında insanın en büyük sorunu olan “kendine yabancılaşmayı” modern kadın
      iki kat yaşamaktadır: hem” insanlığına”, hem de “kadınlığına”
      yabancılaşarak.

      Bu yabancılaşmayı, feminizmin tabiatında açık-seçik görmek mümkün.
      “Fi-Mes’eleti’s-Süfur ve’l-Hicab” adlı eserini “Kadının Özgürlüğü” adıyla
      Türkçe’ye çevirdiğim Safinaz Kazım, kendisinin de gençliğinde önderliğini
      yaptığı feminist hareketin samimiyetini sorgularken, bu hareketin
      önderlerinden sayılan Simone de Beauvoir’ın yıllar yılı Jean-Paul Sartre’a
      metreslik yapmasını örnek gösteriyordu.

      Geleneksel yaklaşımın vadeli borçlanmaları belgeye dökmeyi emreden ayetteki
      (2:282) bir erkek yerine iki bayan şahit öngören cümlesinden yola çıkarak
      –fakat, neden iki kadın sorusuna cevap veren “biri yanılırsa diğeri
      hatırlatsın” illetini ve bağlamı gözardı ederek- vardığı sonucu “Kur’an bir
      erkeği iki kadına denk sayıyor” diyerek diline dolayanların, cahil
      olduklarına mı, yoksa ardniyetli olduklarına mı yanalım? Aynı şey, ancak
      tamamını İslam’ın dokuduğu bir sosyal hayat içerisinde anlamını bulan bir
      motif olan mirasta “bir erkeğe iki kadının payını” öngören Nisa: 11 ayeti
      konusunda da yapılıyor.

      Aslında, indiği toplumda hukuki sürecin hiç bir aşamasında yer almayan
      kadını ilk defa “hukuki sürece” dahil eden, ticari aktörlerin arasına
      kadını da sokan bu ve bunun gibi ayetlerin doğru anlaşılması için şu
      sorular mutlaka sorulmalıdır: A) Bu ayetler, esas itibarıyla hangi konuyu
      işlemektedirler? 😎 İlahi iradenin bu konudaki maksadı nedir? C) Bu
      hükümler, illetine mebni hükümler midir; eğer öyleyse illetleri nedir? D)
      Ayetlerdeki oran ve rakamlar, mutlak sınırı mı, yoksa “illetle” mukayyet
      sınırı mı belirler? Örneğin mirastaki “nasib” (4:11), bu nasibin illeti
      gibi görünen “kesb” (4:32) değişince değişebilir mi?

      Bunların cevabını bulmak da, Müslümanları, çağın pasif nesnesi olmaktan
      çıkarıp aftif özne yapma çabasını güden ve İslam’ın bir medeniyet projesi
      olduğunu aklından çıkarmayan ulemaya düşer. Ne ki bu görev, “ma-tabe lekum”
      (4:3) ibaresindeki “ma” edatından yola çıkarak, kadınları akılsız ve
      şuursuz varlıklarla aynı kategoride sayan bir mantıkla da yerine
      getirilemez elbet.

      MUSTAFA İSLAMOĞLU( 12 Mart 1999 )

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.