• Bu konu 1 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
  • Yazar
    Yazılar
  • #644536
    Anonim

      “Ömrünü Risale-i Nur hizmetine adayan, ilk naşirlerden Mustafa Cahit TÜRKMENOĞLU ağabey Hakkın Rahmetine kavuştu.
      Bir kaç aydır, geçirdiği beyin kanaması ve tıkanılklığı sebebiyle tedavi görmekte olan muhterem ağabeyimiz,11-07-2007 saat 01 sularında, Konya daki evinde vefat etmiştir.
      Mustafa Türkmenoğlu ağabeyin cenaze namazı, 13-07-2007 Cuma günü, Konya Mevlana Türbesi yanındaki Selimiye Camiisinde Cuma namazını müteakip kılınıp oradan Konya Üçler Mezarlığına defnedilmiştir.”

      ALLAH MEKANINI CENNET EYLEYE.İNNA LİLLAHİ VE İNNA İLEYHİ RACİUN..

      #709175
      Anonim

        allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun

        #709176
        Anonim

          MUSTAFA CAHİD TÜRKMENOĞLU KİMDİR?
          (Son Şahitler, Necmeddin Şahiner)

          1930 Aralık ayında doğdu. Kur’ân hakikatları olan Nur Risalelerine
          hizmet ettiği için çok çileler çeken bir hakikat kahramanıdır.

          (1957-1977) yılları arasında Risale-i Nurları okuduğu ve neşrinde
          bulunduğu için; Erzurum, Ankara ve Salihli
          hapishanelerinde, ‘Medrese-i Yusufiye’ mânâsında çileler çekmişti.

          Avukat Bekir Berk’in ilk Nur davası olan Ankara Mahkemesinin
          zabıtlarında şunları okumaktayız:

          “Mustafa Cahid Türkmenoğlu. Babası Mehmed Ali, annesi Saadet,
          (Aralık 1930) doğumlu. İstanbul-Kartal-Pendik 156’da kayıtlı. Ankara
          Turgut Reis Mahallesi Çamlıca sokak 27/3’e mukim. Hukuk mezunu,
          stajer hâkim.”

          Nur kervanının bu bahtiyar siması Mustafa Cahid Türkmenoğlu’nu 1975-
          76’larda dinleyerek, sadece bir-iki sayfacık tesbit ettim. Mustafa
          Türkmenoğlu Ağabeyimiz, Nur hizmetinin yolunda, belki de, Üstad
          Bediüzzaman’ı on defa ziyaret edip görüşerek, ellerin öpüp dualarını
          almıştır. Yazdığı Nur Risalelerine Bediüzzaman kendi el yazılariyle
          Türkmenoğlu’na dualar yazmıştı. Ama din düşmanlarının Nur
          Talebelerini çeşitli yalanlarla, çeşitli iftiralarla zindanlara
          atmak için, tutup tutup, yakalayıp götürdüklerinde Üstadın davasının
          yazılı defterleri muhafaza etmek mümkün olmamıştır.

          Üstad Bediüzzaman’la ilk defa Gülhane Parkı-Beyazıt arasında
          tıramvayda henüz hukuk talebesi olduğu gencecik günlerde görüşen
          Türkmenoğlu bu ziyaretten beş yıl sonra 1957 senesinin son aylarında
          Isparta’da Üstad Bediüzzaman’a gittiği zaman yarım saat kadar
          görüşebilmişti.

          Türkmenoğlu, Üstad Bediüzzaman’ı bir başka ziyaretindeki bir
          hatırasını ise şöyle anlatıyordu:

          “Birgün Yirmi Üçüncü Söz’deki temsilde bulunan tünel meselesini
          okurken Üstad:

          “Kardeşim, bu hayal değil, hakikattır’ diye buyurdu. Ben de tam o
          esnada içimden aynı meseleyi düşünüyordum. Benim düşündüğüm meseleye
          ben sormadan cevap vermişti.”

          Üstad Bediüzzaman’ı son ziyaretlerinde, vefatından bir kaç ay evvel,
          o zamanlar Ankara Tıp Fakültesinde okuyan kardeşi Macid
          Türkmenoğlu’nun namaz kılmadığını üzülerek düşünüyor. Bu kalbî
          düşünce ve üzüntüye karşı Bediüzzaman: ‘Kardeşim merak etme! O
          namazını kılacak!’ diyerek bu manevî suale, maddî cevap veriyor. O
          senenin yani 1960’ın Ramazan’ında Dr. Macid Türkmenoğlu namazlarını
          hiç geçirmeden kılmaya başlıyordu.

          Bu on beş-yirmi satırlık giriş yazısından sonra Mustafa Cahid
          Türkmenoğlu Ağabeyimin bizzat kendisi kaleme alarak, göndermek
          lütfunda bulunduğu yaşadığı hatıraları geliniz birlikte okuyalım:

          “Gel, bu zatın elini öpelim”

          “Müteaddit defa ısrar ile Üstad Bediüzzaman Hazretleri ve Risale-i
          Nur ile ilgili olarak hatıralarımı yazmamı rica eden kıymetli
          kardeşlerimin hatıraları için aşağıdaki satırları yazmak mecburiyeti
          bende hâsıl oldu.

          “Hatıraları yazarken nefsime değil bir pay çıkarmak, belki nefsim
          hiç istemediği halde nasıl bu hizmette senelerce istihdam edildiğini
          belirtmek içindir.

          “1952 senesi Hukuk Fakültesi birinci sınıfındaydım. Konyalı Saffet
          isminde bir arkadaşımla (Bu arkadaşı o tarihten otuz beş sene sonra
          1988’lerde Konya’da Mustafa Demirci’nin dükkanında bana ‘Sana Üstadı
          tanıtan arkadaşını göstereceğim’ diyerek Saffet’i dükkâna getirip
          görmek mümkün oldu) şimdiki Gülhane parkında biraz ders çalışmış ve
          fakülteye dönmek üzere tramvaya binmiştik.

          “Hukuk Fakültesine yaklaşırken yanımdaki arkadaşım bana; ‘Vatmanın
          yanında ayakta duran zatı tanıyor musun?’ diye sordu.

          “Ben de, ‘Hiç böyle birini görmedim ve tanımıyorum’ dedim.

          “Arkadaş bana, ‘Gel bu zatın elini öpelim, bu zat büyük bir
          evliyadır’ dedi. O sırada tramvay Beyazıt meydanına gidiyordu.

          “Arkadaşım Saffet yerinden kalktı, arkasından ben kalktım. Tramvayda
          vatmanın yanında ayakta duran zatın elini öptük. O zat bize, ‘Siz
          nerede okuyorsunuz?’ dedi.

          “Üniversitenin büyük kapısını göstererek; ‘Burada okuyoruz’ dedik.

          “Sonradan Bediüzzaman Said Nursi olduğunu öğrendiğim zat bize, ‘Ben
          Fatih’te kalıyorum, gelin görüşelim’ dedi. Biz de ‘Peki’ diyerek
          tramvaydan indik.

          “Bir kandil günü ziyareti”

          “Birkaç gün sonra mübarek bir kandil günü Saffet’le beraber oruçlu
          olduğumuz halde bizi davet eden zatın ziyaretine gittik, biraz
          araştırdıktan sonra oteli bulduk. Bediüzzaman üst katta kalıyordu.
          Biz otele girdik, merdiven başında bir masa ve masanın etrafında,
          sandalye üzerinde birkaç kişi oturuyordu. Ben arkadaşımla
          merdivenden çıkacağımız sırada merdiven başında sandalyede oturanlar
          bize, nereye ve kime gideceğimizi sordular. Biz de, ‘Burada kalan
          bir zat bize görüşelim diye davet etti. Onu görmeye geldik’ dedik.

          “Onlar bize, ‘Hüviyetinizi verin, öyle çıkın’ dediler.

          “Biz hüviyetimizi vermeyi reddettik. ‘Öyleyse yukarı çıkamazsınız’
          dediler. O sırada askeri lisede okuduğu giysisinden belli bir
          delikanlı birden yukarıya çıkmaya başladı. Ben merdiven
          başındakilere, ‘Bakın o genç hüviyetini vermeden çıktı, biz de
          çıkacağız’ dedim. Israrlı talebimiz karşısında ‘Haydi siz de çıkın’
          dediler. İkimiz o sırada bir kaç kişinin girip-çıktığı bir odaya
          girdik. Odada bulunan iki genç bize sarılıp ‘Hoşgeldiniz’ dediler.
          Odada bulunan gençlerle biraz sohbetten sonra geliş sebebimizi
          söyleyerek bizleri evliya olarak bildiğimiz zatla görüşmelerini
          istedik. Orada bulunan gençler, o gecenin kandil olması münasebeti
          ile kimseye kabul edemeyeceklerini söylediler. Biz oradakilere ‘Bizi
          kendisi çağırdı, onun için geldik, Siz kendilerine sorun, şayet
          kabul etmeyecek olursa gideriz’ dedik. Onlar Bediüzzaman
          Hazretlerine sordular.Yorgun olduğundan kabul edemeyeceğini
          söylemiş. Bize söylediler. Biz de otelden ayrılıp okulumuza döndük.

          “Ankara’da Atıf’la tanışmam”

          “1952 Ekim ayında ben İstanbul Hukuk Fakültesinden kaydımı alıp
          Ankara Hukuk Fakültesine naklimi yaptırdım ve fakültenin arkasında
          bulunan Hukuk Yurduna yerleştim.

          “Yurda yerleştikten kısa bir müddet sonra namaza başladım. Yurttaki
          mescitte namaz kılmaya gittiğimde rahmetli Atıf Ural ile tanıştım.
          Fakültede de sınıf arkadaşım olan Atıf ile sık sık görüşmeye
          başladım. Atıf’ın fakülte karşısında bulunan kaldığı yere gittiğimde
          onu, ekseri Kur’ân yazısı çalışırken görürdüm. Yurttaki mescide
          gittiğimde Atıf ile bir-iki arkadaştan Kur’ân tefsiri olan Risale-i
          Nur eserlerini işittim. Kısa bir müddet sonra Risale-i Nur’un
          mahiyetini öğrenmek için yeni yazı Gençlik Rehberi’ni istedim ve
          aldım. Biraz okudum ve hiçbirşey anlamadım. Gençlik Rehberi’ni iade
          ettim. Birkaç ay sonra aynı kitabı tekrar istedim ve okumaya
          başladım. Bir şeyler anlamaya başladım. O sırada Atıf Ural,
          Cebeci’nin yukarı taraflarında bir odalı kerpiç yapılı müstakil bir
          eve taşındı. Ben hergün onun yanına gitmeye başladım. Risale-i
          Nur’ları çok güzel okuyordu, artık Riseleleri anlamaya başlamıştım.

          “Ankara’da ilk basılan kitaplar”

          “1955 yılının ortalarında Atıf’la beraber Mamak’ta ev kiraladık, ve
          beraber kalmaya başladık. Aynı zamanda evi dersane olarak
          kullanıyorduk. Haftada bir gün ders yapıyorduk. O sıralarda Atıf’ın
          ağabeyi bize bir teksir makinesi aldı. Bazı lahikaları teksir ettik.
          Bu arada ilk defa dosya büyüklüğündeki kağıtlara teksirle Haşir
          Risaleleri’ni bastık, akabinde teksir makinası ile Telviat-ı Tis’a
          ve bazı mektupları bastık.

          “Teksir makinesi ile baskı zor oluyordu. Bir gün Atıf’la bazı küçük
          risaleleri matbaada basmaya karar verdik. O sırada Mamak’tan çıkıp
          Ulucan’larda tek odalı bir ev kiraladık. Orada mabaada İhlas
          Risalesi’ni bastık. Bastığımız İhlas Risalesi’nden bir kısmını
          Isparta’ya gönderdik. Bir müddet sonra Hüsrev Ağabey’den bir mektup
          aldık. Mektubun içinde bastığımız kitaptaki yanlışlıkları gösteren
          yanlış-doğru cetveli ile bir de küçük kağıt vardı.

          “Kâğıtta, kitaptaki yanlışların düzeltmeden kimseye verilmemesi
          yazıyordu. Bunun üzerine Hüsreve Ağabeyin gönderdiği yanlış-doğru
          cetvelini çoğaltıp kitap gönderdiğimiz yerlere yanlış-doğru cetveli
          gönderdik ve içine bir pusula ilave edip ‘Kitaptaki yanlışları
          düzeltmeden kimseye vermeyiniz’ diye yazdık.

          “İhlâs’ı bastıktan sonra akabinde Uhuvvet, İktisat, Ramazan
          Risaleleri’ni birleştirip matbaada bastık. Bu risalede yalnız iki
          harf hatası çıktı. İhlâs Risalesi’nin fiyatı 40 kuruş; Uhuvvet,
          iktisat ve Ramazan Risaleleri’nin fiyatı 100 kuruştu. Bu kitapları
          bastıktan kısa bir süre sonra Isparta’dan bir mektup geldi. Büyük
          Sözler kitabının Diyanetçe basılması için teşebbüse geçmemiz, şayet
          onlar tarafından basılmazsa, bizim tarafımızdan basılması
          isteniyordu. Diyanet maalesef Sözler’i basmadı. Bunun üzerine
          Üstadın emri ile bizim basmamız istendi.

          “Akabinde üç-dört adet bizzat Üstadın tashihinden geçmiş büyük
          Sözler gönderildi. Elimizde bu büyüklükte bir eseri basacak para
          yoktu, ama Üstad Hazretleri Sözler’i basmamızı emretmişti. O
          sıralarda yanımıza Hava Binbaşılığından ayrılmış Hayri isminde
          birisi geldi. Bu zat daktilo yazmayı iyi biliyordu. Eski yazıyı
          bilen birisi okuyor, o da daktiloda yazıyordu. Sözler’in yazımı
          bittikten sonra iş tashihe geldi. Eski yazıda satırbaşı, nokta,
          virgül, ünlem ve soru işareti yoktu. Ben bu işaretleri doğru olarak
          yerlerine koymak için imlâ kılavuzu aldım, onu iyice okudum.
          Tashihin bir kısmını Atıf, bir kısmını da ben kendim okuyordum.
          Ayrıca birbirimizin tashihlerini de kontrol ettik.

          “İş matbaada basmaya geldi. Elde para yok denecek kadar azdı. Bunun
          üzerine bazı yerlere mektup yazarak para istedik. Fakat umduğumuz
          kimselerden yardım gelmediği gibi ‘Çoluk-çocuğa para verilmez’ diye
          de bir takım laflar işittik. Hiç ummadığımız kimseler bize bir
          miktar para gönderdi. Bilhassa bu hususta iki kişiyi rahmetle anmayı
          bir borç bilirim: Biri Vanlı Hamid Kuralkan, diğeri İnebolulu Nafiz
          Çelebi. Bu arada evlerinden üç-beş lirasını bize verdiler. Elimize
          12-13 forma basacak kadar para geçmişti.

          “O sıralarda Isparta’dan devamlı haber gönderiliyor, Sözler’in bir
          an evvel basılması isteniyordu. Bunun üzerine Sözler mecmuasını 24.
          Söze kadar Ayyıldız, 24. Sözden kitabın sonuna kadar da Ankara’nın
          en iyi matbaası olan Doğuş matbaasına basmak üzere tashih ettiğimiz
          yeni yazı Sözler’i verdik. Sözler’i basım için matbaaya verdiğimizde
          Isparta’dan Üstadın emri ile Tahiri Ağabey ile Ceylan kardeş;
          İstanbul’dan Mehmed Emin Birinci, Ankara’ya bize yardım için
          geldiler. Sözler mecmuasının basımı devam ederken Said Özdemir
          kardeş de Risale-i Nur hizmetine fiilen girdi ve Ankara’da basılan
          bütün Risalelerde emeği geçti. Sözler’in basımı 5-6 ay gibi bir
          zamanda tamamlandı ve tahminin fevkinde ve hemen hemen o
          kalınlıktaki bir kitapta bulunması normal olan matbaa hatalarının en
          asgarisi ile tab’ı tamamlandı. Şunu hemen belirteyim ki, basım için
          lâzım olan kağıt ve matbaa parası nasıl bulundu, nasıl verildi? Hâlâ
          hayret içindeyim.

          “Sözler mecmuası basıldıktan sonra Tahiri Ağabey ile Ceylan kardeş
          Isparta’ya döndüler.

          “Üstadı ziyaretim”

          “Sözler mecmuasının basımı bittikten sonra Üstadı Isparta’da ziyaret
          ettim, kabul ettiler. Bir saate yakın benimle konuştu. Odada Zübeyir
          Ağabey de vardı. Ben gayet rahat bir şekilde bağdaş kurarak Üstad’ın
          karşısına oturdum. Üstad, benim bu oturma tarzıma hiç bakmayarak
          gayet ehemmiyetli bir ders verdi. (Sonraki senelerde Zübeyir Ağabey
          ile Ankara’da beraber aynı evde kaldığımızda onun da belirttiği
          gibi “Üstad sana tam dersini verdi’ derdi.)

          “Üstad Hazretleri o dersinde bana, ‘Kardeşim, bu zamanda azami
          ihlâs, azami fedakârlık ve azami sadakat ve azami dikkat lâzımdır’
          dedi ve fedakârlıkla ilgili konuştu.

          “Zübeyir Ağabey ile Ankara’da 27 isimli dershanede 1,5-2 yıl beraber
          kaldığımızda ara sıra bana “Üstad herkese fedakârlık dersi vermez,
          dikkat et’ derdi.

          “Üstadı Isparta’da ilk ziyaretimde odanın kapısından içeri girip
          elini öpeceğim sırada bana ‘Ben seni tanıyorum’ dedi. Bana göre
          Üstad Hazretleri beni İstanbul’da tramvayda ilk gördüğü zamanı
          hatırladı.

          “Sözler Mecmuasının akabinde yine Üstadın emri ile Lem’alar ve
          Mektûbat mecmuasını bastık. Ben, Lem’alar ve Mektûbat basılırken 3-4
          defa, Tarihçe basılırken ve bittikten sonra 2-3 defa cem’an 7-8 defa
          Üstadın ziyaretine gittim Büyük Risale-i Nurlar basılırken bu arada
          bir yandan da Küçük Risaleleri basıyorduk. Küçük Sözler, Zühretü’n-
          Nur, Uhuvvet, Ramazan ve Hanımlar Rehberi gibi.

          “Ne hürriyeti?”

          “Büyük risalelerden biri basılırken bir ara Ankara’da bazı
          arkadaşlar vazife sebebi ile, bazı arkadaşlar da yaz tatili sebebi
          ile memlekete gitmişlerdi. Ben matbaada yalnız kalmıştım. Gerçi ara
          sıra talebelerden yardıma gelenler olurdu, ama pek durmuyorlardı.
          Ben de bir ara basım işini bırakıp Ankara’dan ayrılmak istediğim
          halde sanki gaybi bir kuvvet beni istediğim yere göndermiyordu.
          Doğuş Matbaasında bize tahsis edilen odada çalışırken bazen kendi
          kendime bağırarak ‘Ben istediğim yere gidemiyorum, ben hürriyetime
          sahip değil miyim?’ diyordum.

          “Bir müddet sonra matbaa işlerinde yardım etmek üzere

          birkaç arkadaş geldi. Ben de onların gelişlerinden istifade ederek
          Üstadı ziyârete gittim. Isparta’da Üstadın bulunduğu eve geldim.
          Kapıyı çaldım. Arkadaşlara açtı. Benim geldiğimi Üstada
          söylediler, ‘Gelsin’ demiş. O sırada Üstad Hazretleri odada
          yalnızdı, ben oda kapısından içeri girip elini öpmek için yanına
          giderken Üstad birden yüksek sesle, ‘Ne hürriyeti?’ diye bağırdı,
          şaşırmıştım. O anda matbaada odada bağırdığım sözler aklıma geldi.
          Mahcup bir halde elini öperek önüne oturdum. Üstad bana önemli bir
          ders verdi ve ‘Kardeşim, öyle kimseler gelmişler ki, Kur’ân’ın bir
          tek hakikatı için kendilerin feda etmişler. Bize ne oluyor ki şimdi
          Kur’ân’ın tamamına taaruz var. Biz kendimizi niye feda etmeyelim?’
          dedi. Kur’ân’a ve imana hizmet etmenin bu zamanda çok ehemmiyetli
          olduğunu söyleyerek çok güzel bir ders verdi.

          “Ben Üstadın odasından çıkıp arkadaşların odasına girdim. Karnım
          acıkmıştı. Arkadaşlar az bir şey yemek ile, iki dilim ekmek ve bir
          parçada üzüm getirdiler. Ben bunları görünce içimden, ‘Bunlarla
          nasıl doyarım?’ diye düşündüm. Fakat yemeğe başlayınca doydum ve
          zorla bitirdim. Oradan Ankara’ya döndüm.

          “Ankara davasının başlangıcı”

          “Mektûbat mecmuası tamamlanınca cilt için Mehmed Emin Birinci ile
          İstanbul’a götürecektik. O sırada Nazilli’de Risale-i Nur
          Talebelerinin ders okurken bulundukları yer basılıyor, arkadaşlar
          karakola götürülüyor. Ertesi gün gazeteler büyük manşetler
          atarak ‘Nazilli’de Nur ayini yapanlar yakalandı’ diye yazdılar. Bu
          yazıların akabinde Isparta’dan bir mektup geldi, mektupta Nurculuğun
          tarikat olmadığını, zamanın imanı kurtarmak zamanı olduğu ve Üstadın
          mücadelesinden bahsediyordu. Mektubun içinde ayrıca bir pusula
          vardı. Pusulada bu mektubun çoğaltılıp münasip yerlere vermemiz ve
          bir kısımını da Isparta’ya göndermemiz isteniyordu. O sırada biz
          devamlı matbaada bulunduğumuzdan gönderilen mektubu matbaada hemen
          çoğalttık, bir kısmını Cemaleddin Ağabey ile Isparta’ya gönderdik.
          Bastığımız mektup bir büyük dosya kağıdı kadar yer tuttu. Mektubun
          altında bulunan isimleri de yazdığımızda üç isim yukarıda, iki isim
          aşağıda idi. Bir ismin altı boş kalmıştı, ben de simetrik olsun diye
          iki ismin yanına rahmetli Rüştü Ağabeyin (Rüştü Çakın) ismini
          yazdım. Cemaleddin Ağabey bastığımız mektubun bir miktarını
          Isparta’ya götürdü. Önce doğrudan Rüştü Ağabeyin yanına gitmiş,
          mektubun altındaki ismini ona göstermiş. Rüştü Ağabey mektubun
          altında kendi ismini görünce hoşuna gitmiş ve gülmüş.

          “Ben ve Mehmed Emin Birinci Mektûbat’ın basımını bitirdiğimiz gün,
          bir kamyona yükleyip İstanbul’a götürdük. Ankara’daki neşriyat
          sebebi ile dört senedir Pendik’e annemlere gitmek nasip olmamıştı.
          İstanbul’a kitapları Kirazlı Mescit Sokağındaki dershaneye bırakıp
          hemen o gün Pendik’e gittim. Bir gece evimde yatmıştım ki, sabah
          erkenden kapı çalındı. Kapıyı açtığımda M. Emin Birinci ile 2-3 genç
          yanında vardı. M. Emin bana ‘Giyin gideceğiz’ dedi. Ne olduğunu
          anlamadım. Giyinip evden çıktım. Meğer M. Emin’in yanındaki gençler
          sivil polis imiş. Bizi İstanbul’daki siyasi şubeye götürdüler.
          Ertesi günü mahkemeye çıkardılar ve tutuklandık. Meğer Isparta’dan
          gönderilen ve M. Emin ile beraber bastığımız mektubu Atıf Ural’ın
          kardeşi Ahmet Ural mektup okunsun ve Risale-i Nurun mahiyeti
          anlaşılsın diye bazı dairelerin kapılarından içeriye atmış. Bunu
          ihbar etmişler ve Cemaleddin Ağabey ve Ahmet’i yakalamışlar.
          Mektupların altındaki isimlerden dolayı da Isparta’daki arkadaşları
          yakalayıp Ankara’ya getirmişler. Ankara’daki sulh mahkemesi
          hepimizin hakkında tutuklama kararı vermiş. İstanbul’daki mahkeme de
          Ankara’nın verdiği tutuklama kararını vicahiye çevirdi. M. Emin ile
          beni bir gün Birinci Şubede tuttular. Ertesi günü akşam treni ile
          sivil polisler nezaretinde Ankara’ya getirdiler.

          “Ankara’daki 1. Şubeye bizi teslim ettiler. 1. Şubedeki polisler ve
          bizi doğru hapishaneye götürdüler. İlk defa hapse girdiğim için
          şaşırmıştım. Hapishaneye girerken gardiyanlar bizi sıkı bir aramadan
          geçirdiler. Sonra da koğuşlara gönderdiler. Koğuşlara geldiğimizde
          Isparta’dan getirilen arkadaşlar ile Cemaleddin Ağabey ve Ahmet’i
          gördük. Hepimiz birbirimize sarıldık. İçimizdeki üzüntü ve sıkıntı
          diye birşey kalmamıştı. Aramızda en yaşlı rahmetli Rüştü Ağabey idi.
          O da biraz üzüntülü duruyordu. Yanına yaklaşıp, ‘Ağabey üzülme, bu
          da geçer’ dedim. Bana “Türkmenoğlu geçer, geçer, ama delip geçer’
          dedi. O zaman yaptığım hatayı anlamıştım, ama iş işten geçmişti.
          Hepimiz ağır cezaya verildik. 45 gün sonra ilk duruşmaya çıktık.
          Mahkeme reisi hepimizi tek tek sorguya çekti. Sıra Rüştü Ağabeyin
          sorgusuna gelmişti. Rüştü Ağabey ayağa kalkıp ‘Sayın Hâkimler,
          mektubun zirinde (altında) bir Rüştü ismi var. Mektuptan hiç haberim
          yok’ dedi. Ben kalktım Reise, Rüştü ismini mektubun altına ben
          yazdım. Rüştü ismi mektubun altında yoktu. Sorgumuz bittikten sonra
          heyet müzakereye çekildi ve ilk celsede Cemaleddin Ağabey, Ahmet, M.
          Emin ve Rüştü Ağabey tahliye ettiler. M. Emin’in tahliyesi beni
          şaşırttı. Çünkü mektubu beraber basmıştık. Meğer M. Emin kardeşin
          memleketinde işi varmış, gitmesi lazımmış. Hapishaneden çıkar çıkmaz
          memleketine gitti.

          “Bu davanın en önemli hadiselerinden biri de, ağabeyimiz Bekir
          Berk’in ilk defa Risale-i Nur davasına girmesi ve Allah’ın inayeti
          ile bu hakikatları (Risale-i Nur hakikatlarını) benimseyip
          fisebilillâh Nur’un avukatlığını uzun müddet can siperane yapmasıdır.

          “Mahkeme davayı 22 gün sonraya atmıştı. 2. Celsede hepimiz tahliye
          olduk.

          “Bu resim benim değil”

          “Tahliye olur olmaz Tarihçe-i Hayat’ın basılması istendi. Bu arada
          ben Üstadı ziyaret ettim. Fakülteyi de bitirmiştim. İçimde makam ve
          mevki sahibi olma arzusu belirmişti. Üstad ziyaretim sırasında
          bana, ‘Kardeşim sana mebusluk, valilik, Diyanet İşleri Başkanlığı
          verilse bunları mı kabul edersin? Hem de serbest hareket edeceksin,
          yalnız cüz’i şeylerde onlara ittiba edeceksin. Kabul etmediğin
          taktirde hem seni hem de kardeşlerini hapse atacaklar. Bunu mu kabul
          edersin’ dedi.

          “Ben hiç ses çıkarmadım. Üstad, ‘Ben ikincisini tercih ederim’ dedi.

          “Tarihçe-i Hayat basılırken (Bütün başladığımız kitaplarda olduğu
          gibi, tüm formaları Üstada gönderiyorduk.) ben bastığımız
          Tarihçe’nin 1-2 formasını alıp Üstada gittim. Üstad getirdiğim
          formaları verdim.

          “Üstad Hazretleri Sofya ateşmiliterliği tarafından verilen
          pasaporttaki resmine baktı, (Resim pala bıyıklı Üstada benzemeyen
          birisinindi) resmi göstererek ‘Bu ben değilim’ dedi. Yanlış fotoğraf
          bastığımızı anlamıştım. Ankara’ya döner dönmez yanlış resmi havi
          formadaki iki yaprağı yırtıp Üstadın resmi olan kalpaklı fotoğrafı
          havi yapraklara bastık.

          “Tarihçe-i Hayat’ta basılan resimi bilmeyerek Said Özdemir kardeş
          bana vermişti. Ben de iki resim de Üstada ait diye o yanlış resmi
          koymuşum. Basılan Tarihçe’nin adedi 5000 idi. Her forma basılınca
          bütün formaları matbaadan alırdık. Sebebi de formalar kitap haline
          gelince emniyet kitapları elimizden almasın diye. Bastığımız
          Tarihçe’nin 20-30 formasındaki resimleri her nasılsa
          değiştirememişiz. 20-30 Tarihçe Üstada ait olmayan resimleri havi
          olarak piyasa çıkmış.

          “Tarihçe-i Hayat’ın basımı Üstad Hazretlerini çok memnun
          etmişti. ‘Bu eserin yirmi Risale kadar ehemmiyeti var’ derdi.
          Tarihçe’de Üstadın boy resimlerini havi fotoğraflar da vardı. Üstad
          bu konuda bize hiçbir şey söylemedi. Yalnız onun hakkı olan
          kitaplardaki resimlere kurşun kalemle boyunlarında bir çizgi çekmiş.
          Bunu ben sonradan Üstadın hizmetkârlarından öğrendim.

          “Birgün Üstad Hazretlerini Emirdağ’daki ziyaretimde (o zamanki
          ziyaretimde bir gün Üstad Hazretlerinin misafiri olarak evinde
          kalmıştım) mevzuun nasıl açıldığını hatırlamıyorum. ‘Kardeşim,
          istesem Menderes’i buraya getiririm, ama ihlâsıma zarar gelir!’
          demişti.

          “Yine bir seferinde Üstadı Emirdağ’da ziyâret etmiştim. Üstad bana
          kitapların basım ve cildi için 2500 lira para verdi. ‘Bu parayı
          hizmete ebeveynin verdi’ dedi. O gün Üstadı Emirdağ’da ziyaret
          ettikten sonra Ankara’ya dönmek için O gün Eskişehir’e geldim.
          Eskişehir’de yedek subaylığını Ankara’da yaparken sık sık yanımıza
          gelen Erhan Arbatlı’ya uğradım. Erhan bana, ‘Bu gece burada kal,
          yarın gidersin’ dedi. Ben de o gece Eskişehir’de kaldım. Sabah
          namazından sonra Üstad’ın Eskişehir’e geldiğini öğrendik. Erhan’la
          beraber Eskişehir’deki odun pazarında bulunan Abdülvahit Ağabeyin
          evine giden Üstadı ziyarete gittik. Kapıyı çaldık, açtılar. Üstada
          talebelerinden biri, ‘Türkmenoğlu ziyârete geldi’ dedi. Üstad
          tanımadığını beyan etti. Şaşırmıştım. Oda kapısı açıktı, yavaşça
          içeri girdim. Üstadın elini öpmek için

          yanına yaklaştım ve elini öpmek için eğildiğimde, enseme bir tokat
          indi. Üzülmüştüm, olduğum yerde yere çöktüm. Üstad üzüldüğümü
          hissetti. Hatamı anladım. Ankara’ya bir gün gitmemekle hizmeti
          aksatmış, dolayısı ile Risalelerin çıkmasının gecikmesine sebep
          olmuştum. Üstad Hazretleri Risalelerin bir an önce çıkmasını
          herşeyden ehemmiyetli görüyordu.

          “Ankara’daki matbaa işi ekseriyetle üzerimde idi. M. Emin Birinci
          hapisten sonra Ankara’ya dönmemişti. Rahmetli Atıf Ural da bazı
          sebeplerden dolayı hizmetini iyice azaltmıştı.

          “Benim de Ankara’ya bir gün geç dönmem hizmetin aksamasına neden
          olabilirdi. Ondan dolayı Üstadın tokadına maruz kalmıştım. Üstad çok
          üzüldüğümü görünce benim gönlümü aldı.

          “Benim dört Mustafam var’ diye bana taltifli sözler söyledi.

          “Üzüntüm zail olmuştu. Konuşma biter bitmez, ‘Hemen Ankara’ya dön’
          dedi.

          “Büyük risalelerin hepsi Üstad hayatta iken basıldı”

          “Ben Üstadın yanından çıktıktan sonra Ankara’ya döndüm. Ankara’da
          küçük bir matbaada Kastamonu Lahikasını bastık. Doğuş Matbaasında
          İşârâtü’l-İcaz’ı basmaya başladık. Said Özdemir, vaizliğe geçtiği
          için tüm para işleri ile beraber matbaa işlerinde de bize yardım
          etmeye başladı. İşârâtü’l-İcaz’ın basımı bitince sene de 1959
          olmuştu…

          “Okul biteli iki sene geçmişti, askere gitmem icap ediyordu. Gerçi
          askerlik için beni arayan soran olmamıştı. Bütün büyük kitaplar yeni
          yazı ile basılmıştı. Risale-i Nur eserlerinin arka arkaya basımı ve
          piyasaya çıkışı, Üstadı çok memnun etmişti. Kendisini ziyarete
          gelenlere ‘Risale-i Nur’un bayramını yaşıyoruz’ diye memnuniyetini
          izhar ediyordu. Eserleri yeni yazı ile basıldıktan sonra üniversite
          talebeleri arasında eserleri okuyanların adedi gün geçtikçe
          artıyordu.

          “Risale-i Nur’lar artık her tarafa yayılmıştı. Bizden sonra
          gelenlerin bu eserlerin basımını daha iyi devam ettirecekleri huzuru
          içinde son defa Üstadı ziyârette gittim. Üstada işe girmek
          istediğimi söyledim. Bana ‘Seni muallime bırakırım’ dedi. Fakat
          askerlik işi ve bazı Risale-i Nur hizmetleri nedeni ile Üstadımın
          müsaade ettiği muallimlik görevine gidemedim. 1959 ortalarına doğru
          askere gittim. Bu şekilde Üstadımın sağlığındaki neşriyat hizmetini
          kapamış oldum.”

          Mustafa Türkmenoğlu Ağabeyimiz Nur manzumesini isimsiz ihlâs
          kahramanlarından bir mübarek şahsiyettir. 1977’de bize anlattığı o
          bergüzâr hatıralırının sonunu böyle bağlamıştı:

          “Biz onun davasına gönül verdik. Bu dâva İlâhî mukaddes bir dâvâdır.
          Kur’âna ve imana hizmet verme yolunda çok sıkıntılar çektik. Helâl
          olsun. Onun dersine lâyık olabilmişsek, benim için en büyük
          mutluluktur?”

          Bu muhterem şahsiyet hukuk fakültesini bitirdikten sonra; hakim,
          avukat ve savcı olacakken, sırf Kur’an hakikatları, Risale-i Nurları
          okuduğu için, sevgili vatanımızın zindanlarında dolaştırıp durmuştur.

          Üstad Bediüzzaman’ın o güzelim ifadeleriyle “Yusufiye Medreselerinde
          yatarken, bir defasında yani 1967’lerde, kendisi gibi yine fazilet
          âbidelerinden Saidler, Mustafalar, Şerafeddinler, Anbarlılar, ve
          Vahdi Karaçorlularla birlikte Mersin zindanlarında aylarca
          yatmışlardı.

          Çok şakacı, nükteci ve fıkracı olan Vahdi Karaçorlu, sıkıntılı
          hapishane günlerinde Mustafa Türkmenoğlu Ağabeye bir şaka yapmıştı.
          Bu bergüzâr hatıraların sonunda, Türkmenoğlu Ağabeyimin şefkatine
          sığınarak, hapishane şakasını, burada zikretmek istiyorum.

          Mersin Medrese-i Yusufiyesinde şair ruhlu Vahdi Karaçorlu Ağabeyim
          bir yazarak, bir ziyaretçiye verip, bunu dışarıdan Mustafa
          Türkmenoğlu’na postalamıştı. Hapishanede yazıp, tekrar dışarıdan
          hapishaneye postayla gönderdiği bir mektup bir şiir şeklindeydi. O
          zamanlar henüz bekar olan Mustafa Türkmenoğlu’na, Vahdeddin
          Karaçorlu, ‘Nâsih’ yani nasihatçı kardeşiniz imzasıyla kaleme aldığı
          bu şakalı şiirde şairimiz Karaçorlu Ağabey bu manzumesinde şunları
          ifade ediyordu:

          Kendine Bir Yuva Yap

          Selâm aziz kardaşım

          Hem nurlu gönüldaşım

          Bir hayli geçti yaşın

          Kendine bir yuva yap

          Kuşlara bak! güllere

          Konarak yapmış yuva

          Senin ise şu ömrün

          Geçmiş bâd-i hevâ

          Yüksek tahsilli gençsin

          Bu günler nasıl geçsin

          Gönlün bir hatun seçsin

          Sen de kalkıp yuva yap.

          Kon bir çiçek dalına

          Pek bakma elvanına

          Lâzım olur yarına

          Kendine bir yuva yap

          Hep kalınmaz ki; bekâr

          Yalnızlıkta yoktur kâr

          Gençliğin olmasın hâr

          Güzelce bir yuva yap

          Geçip gitmekte günler

          Geride kaldı dünler

          İnsan başını dinler

          Orada, bir yuva yap.

          Yavrularla şenlenir

          Gönüller neşelenir

          Hem de başın dinlenir

          Rahatlarsin yuva yap.

        3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
        • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.