• Bu konu 5 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
7 yazı görüntüleniyor - 1 ile 7 arası (toplam 7)
  • Yazar
    Yazılar
  • #644604
    Anonim

      insaallah konuyu yalnıs yere acmamısımdır .kimileri diyorki herkez dinini içinde yasamalı ama bazı abilerimizde bıyık bırakıyor direk buda direk dindar oldugunu belli ediyor .bıyık sunnet mi? bıyık bırakınca neden sakal bırakmıyorsunuz diyorlar? bıyık hangi kitapta yazıyor diyorlar?bide onlarla ugrasıyorum.delilli olarak cevap yazarsanız cok hizmet edersiniz..

      #709246
      Anonim

        …..Bana itiraz edenler, gizli ayıplarımı bilmiyorlar. Yalnız zahiri bazı hatalarımı bahane edip ve yanlış olarak Risale-i Nur u benim malım zannedip Risale-i Nur’un nurlarına perde çekmek, intişarına rekabet etmek için derler: ‘Said Cuma cemaatine gelmiyor, sakal bırakmıyor’ gibi tenkitleri var.
        Elcevap: Ben, çok kusurları kabul ile beraber derim: Bu iki meselede büyük mazeretlerim var.
        Evvela: Ben Şafiiyim. Şafii Mezhebinde Cumanın bir şartı, kırk adam imam arkasında Fatiha okumaktır. Daha başka şartlar da var. Onun için burada bana Cuma farz değil. Ben, mezheb-i Azamiyi takliden, bazan sünnet olarak kılıyordum.
        Saniyen: Yirmi senedir haksız olarak beni insanlarla görüştürmekten men ettikleri için-hem bu ahirde, resmen dört ay evvel perde altında insanlarla temas ettirmemek için tenbihat olmuş-hem yirmi beş senedir ben münzevi yaşadığım için, kalabalık yerlerde huzur bulamıyorum ve herkesin arkasında mezhebimce iktida edip namaz kılamıyorum ve okumakta yetişemiyorum ve daha Fatiha nın yarısını okumadan, imam rükua gidiyor. Bizde Fatiha okumak farzdır.
        Sakal meselesi ise: Bu bir sünnettir, hocalara mahsus değil. Bu millette yüzde doksan sakalsız olanların içinde küçükten beri sakalsız bulundum. Bu yirmi senedir bana resmi hücumlarda bazı arkadaşlarımın sakallarını kestirmeleriyle, benim sakal bırakmadığım, bir hikmet, bir inayet-i İlahiye olduğunu ispat etti. Eğer sakal olsaydı, tıraş edilseydi, Risale-i Nur a büyük bir zarardı. Çünkü ölecektim, dayanamayacaktım.
        Bazı alimler ‘Sakalı tıraş etmek caiz değildir’ demişler. Muradları, sakalı bıraktıktan sonra tıraş etmek haramdır, demektir. Yoksa hiç bırakmayan, bir sünneti terk etmiş olur. Fakat bu zamanda, dehşetli pek çok günah-ı kebireden çekinmek için, bu terk-i sünnete mukabil, Risale-i Nur’un irşadıyla, yirmi sene haps-i münferit hükmünde işkenceli bir hayat geçirdik; inşaallah o sünnetin terkine bir kefarettir.
        Hem bunu katiyen ilan ediyorum ki: Risale-i Nur, Kur’ân ın malıdır. Benim ne haddim var ki, sahip olayım, ta ki kusurlarım ona sirayet etsin. Belki o Nur’un kusurlu bir hadimi ve o elmas mücevherat dükkanının bir dellalıyım. Benim karma karışık vaziyetim ona sirayet edemez, ona dokunamaz. Zaten Risale-i Nur’un bize verdiği ders de, hakikat-i ihlas ve terk-i enaniyet ve daima kendini kusurlu bilmek ve hodfuruşluk etmemektir. Kendimizi değil, Risale-i Nur’un şahs-ımanevisini ehl-i imana gösteriyoruz. Bizler, kusurumuzu görene ve bize bildirene-fakat hakikat olmak şartıyla-minnettar oluyoruz, ‘Allah razı olsun’ deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa, ısırmadan atılsa, nasıl memnun oluruz; kusurumuzu-fakat garaz ve inat olmamak şartıyla ve bid alara ve dalalete yardım etmemek kaydıyla-kabul edip minnettar oluyoruz.

        (Emirdağ Lahikası, 45)

        #709259
        Anonim

          Allah Teâlâ (c.c), “Peygamber size neyi getirip verdi ise onu kabul edin, alın ve sizi yasakladığı şeyden de sakının” (el-Haşr, 59/7) ve “Allah’ın Rasulünde sizin için güzel örnekler vardır” (el-Ahzâb, 33/21) meallerindeki âyetlerinde buyurduğu gibi, mü’minlere sîrette, sûrette, ahlâkta, âdette ve hayatın bütün dallarında, Rasulu (s.a.s)’un sünnetine uymalarını emretmiştir. Rasulullah (s.a.s)’ın sünnetine uymak, İslâmiyet’i daha doğru anlamanın, daha doğru yaşamanın yegâne yoludur.

          Allah (c.c)’ın: “Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur” (en-Nisa, 4/80) âyet mealinde buyurduklarından hareket ederek, Rasulullah (s.a.s)’a itaatin her şeyden önce farz hükmünü taşıdığını göz önüne alırsak, onun sünnetine sarılmanın önem ve ciddiyeti kendiliğinden ortaya çıkar.

          Rasûlullah (s.a.s) ümmetini, kılık kıyafet ve dış görünüşleri bakımından müşriklere benzemekten alıkoymuş; “Kim bir kavme benzerse, onlardandır” (Ebu Davud, Libas, 4) hadisiyle de müslümanları uyarmıştır. Özellikle sakal bırakmaları hususunda mü’minlere tavsiyelerde bulunmuş, çeşitli hadisleriyle de sakalın müslüman için taşıdığı önemi belirtmiştir.

          Hz. Aişe (r.anha)’den rivayet edilen bir hadislerinde “On şey fıtrattandır: Bıyıkları kesmek; sakalı salıvermek; misvak ile ağzı, dişleri temizlemek; su ile burnu temizlemek; tırnakları kesmek; kirlerin barınabileceği yerleri yıkamak; koltuk altındaki kılları gidermek, kasıkları tıraş etmek; necaset yolunu su ile pak eylemektir” (Müslim, Tahare, 56; Ebu Davud Tahare, 29; Nesâî, Zine, I) buyurmuşlardır. Diğer hadislerinde ise, “Bıyıkları Çok kısaltın, sakalları ise bırakın”; “Müşriklere muhalefet edin; bıyıkları kısaltın, sakalları çoğaltın”; “Bıyıkları kesin, sakalları bırakın. Böylece Mecusîlere benzemeyin ” (Buharî, Libas, 64; Müslim, Tahare, 54) buyurmuşlar ve mü’minleri sakal bırakmaya teşvik etmişlerdir.

          Sakal, hadiste de buyurulduğu gibi, yaratılış icabı erkeklerde bulunması gereken ve daha önceki peygamberlerin sünneti olan bir kılıktır. Müteaddid hadislerde sakalların tabii halleri üzere terk edilmesi ve uzatılması emredilmektedir. Kısaltılması konusunda herhangi bir cevaz görülmemektedir. Asırlardır her devirdeki İslâm âlimleri ile bütün mü’minler bu tabii hali benimsemişler ve kendilerinde uygulamışlardır.

          Bu hadislerden anlaşıldığına göre, bütün peygamberlerle birlikte Rasul-i Ekrem de sakalını bırakmış ve sakal bırakmayı tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber ve ashabının sakallarını traş ettiklerine dair hiç bir kayıt yoktur. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s) sakalının ucundan ve yanlarından alırdı (Tirmizi, Edeb, 17). İmam Malik, “Müslüman, çoğunluk sakalını ne şekilde bırakıyorsa o kadar bırakmalı, fazlasını kesmeli, böyle yapmak menduptur. Çünkü bu fazlalığın kesilmemesi, çirkin görünmeye sebeb olur. Sakalı kısaltmanın bir sınırı yoktur. En uygunu, şekli güzelleştirecek biçimde kısaltmaktır” der. İmam Bâcî Abdullah İbn Ömer ve Ebu Hureyre’den nakledilen tatbikata dayanılarak bir tutamdan fazlasının kesilebileceğini söylemiştir.

          Dürrül-Muhtar’da sakalın bir tutam boyunda olmasının sünnet olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde, ekseriyetin görüşüne göre bir tutamdan fazlasını kesmek de sünnettir.

          Sakal bırakmak ve buna bağlı olarak sakalı traş etmek konusunda âlimler değişik kanaatlere varmışlardır. Bu alimlerin bir kısmına göre sakal bırakmak farz, kesmek haram; bazılarına göre sakal bırakmak sünnet, kesmek mekruhtur, kimisine göre de müstehaptır. Bunların görüş ve delillerine gelince: Sakal bırakmak farz, traş etmek ise haramdır şeklinde olan birinci görüş, alimlerin cumhuruna aittir. Delilleri ana hatlarıyla şöyledir:

          a) Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde sakal bırakmayı emretmiştir. Emirler mendup veya mübah olduğunu ifade ettiğine dair bir delil bulunmadıkça vucub için olurlar. “Sakalları bırakın ” emri de sakal bırakmanın farz olmasını gerektirir.

          b) Aynı şekilde, Hz. Peygamber (s.a.s) müşrik veya mecusilere benzememeyi emretmiştir. Sakalı traş etmek onlara benzemektir. Bu da haramdır.

          c) Sakal traşı, Nisa süresinin 119. ayetinde sözü edilen Allah’ın yarattığı şeyi değiştirmek demektir. Şeytana uyularak yapılân bu hareket de yasaktır.

          d) Sakal, erkekleri kadınlardan ayıran bir özelliktir. Sakalını traş eden erkekler kadınlara benzemektedirler. Erkeklerin kadınlara benzemesi de dinen yasaklanmıştır.

          Ancak sakalı kesmenin haram olduğunu söyleyen bazı alimlerimiz, sakalın bırakıldıktan sonra kesilmesinin haram olduğunu kasdetmişlerdir. Yoksa sakalı bırakmadan tıraş olmak haram olmaz.

          Sakal bırakmak sünnet, traş etmekse mekruhtur görüşünde olanlar Şafiî mezhebinden İmam Nevevi, Râzi, Gazzalî, Şeyh Zekeriyya el-Ensari, İbn-i Hacer, Remli, Hatib, Şirbini gibi zatlardır. Bu görüşü savunanlar şöyle demişlerdir.

          a) Hadis-i şerifteki emir, sakal bırakmanın farz olmasını gerektirmez. Zira aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.s), Yahudi ve Hıristiyanlara benzememek için saçların boyanmasını emretmiş, fakat Sahabeden bazı kimseler saçlarını boyamamışlardır. Bu olay bu gibi emirlerin vücub için olmadığını gösterir.

          b) Müşriklere din ve imanla ilgili konularda benzemek haramdır. Örf ve âdetlerle ilgili hususlarda ise haram değildir. Zira Rasûlüllah (s.a.s)’de rahiplerinkine benzer bir takunya giymiştir. Şayet bu gibi hususlarda benzemek kesin olarak yasak olsaydı, Hz. Peygamber bunu yapmazdı.

          c) Örf ve âdetlerde bile olsa konu sadece müşriklere benzeme noktasından ele alındığı zaman aksine sakal bırakmanın haram olması gerektiği hükmüne varılır. Zira bugün birçok rahip ve gayr-i müslimler de sakal bırakmaktadırlar.

          d) Peygamberlerin sünnetlerinden sayılan on şey alimlerin çoğunluğu tarafından sünnet veya müstehap olarak değerlendirilmektedir. Sakal da bunlardan biri olduğuna göre bu da öyle değerlendirilmelidir. Çünkü bunların hepsi temizlik ve iyi görünüşlü olmak gibi güzel âdetlerdir. Rasûlüllah (s.a.s) ümmetine en güzel âdetleri tavsiye etmiştir.

          Sakal bırakmak müstehap, (sünnet-i zevaid) traş etmek ise mübahtır görüşünü savunanlar şöyle derler: Sakal bırakmak, yemek, içmek, oturmak, giyinmek gibi Hz. Peygamber’in insan olduğu için tabii olarak yapmış olduğu âdetleridir. Bu itibarla sakal bırakmak ibadetle ilgili sünnet değil, Hz. Peygamber (s.a.s)’in gelenek kasdiyle yapmış olduğu sünnetidir. Buna sünnet-i zevaid de denir. Mahmud Şeltut ve Muhammed Ebu Zehra gibi zamanımızın bazı âlimlerinin görüşü bu şekildedir. Buna göre sakal bırakmak faziletli olmakla birlikte, sakal traşı mübahtır. Sakal bırakılmadığı veya traş edildiği takdirde aleyhte bir hüküm terettüp etmez. İçinde bulunulan çevreye göre hareket etmek yerinde olur.

          Sakalın adeta bir parçası olan bıyığa gelince; Hz. Peygamber (s.a.s)’den üst dudağının kenarları görünecek şekilde bıyığı kısaltmak veya tamamen kesmek şeklinde rivayetler vardır. Asıl alınan görüşe göre bıyığı kısaltmak da tamamen traş etmek de sünnettir: Mükellef dilediği şekilde hareket etmekte serbesttir.

          Ancak bıyıkların yan taraflarından alıp ortada az birşey bırakmak caiz görülmemiştir. Şir’a şerhinde Hz. Ömer’in bıyıklarının iki ucunu uzattığından söz edilerek bunun bir sakıncası olmadığı açıklanmıştır.

          (Sakal ve bıyığın hükümleri ve bu konudaki görüş ve ictihadlar için bk. İbn-i Abidin, II, 113, V, 261; el-Mehhel, I,183-189; Şevkânî, Neylül-Evtar, I, 137-138; el-Mezahibül-Erbea, II, 44-46; Şerhu’n-Nevevî (İrşadüşşarinin kenarında), II, 261-265; İânetü’t-Tâlıbin, II, 340; Fethü’r-Rabbânî, XVII, 313-314;ş Mahmut Şeltut, el-Fetâvâ, 227-229; İslâmda Helal ve Haram, Yusuf el-Kardâvî, (Terc. Mustafa Varlı), 107-109; Muhammed Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metedolojisi (Terc. Abdülkadir Şener), 51-52; Zekeriyya Kandehlevi, Vucübu ı’fail-Iihye).

          tarihçi abi haklısın.zaruriyet anında sünnetten vazgeçilebilir.lakin benim demek istediğim şu ki ben nur cemaatinden sırf üstad sakal bırakmadı diye sakal uzatmayan kardeşler biliyorum ve bunun yanlış olduğunu düşünüyorum.onun için zaruriyet haricinde her müslüman erkeğin allah rasulünü örnek alarak sakal bırakmasının daha hayırlı olacağından yanayım.sürç ü lisan etti isem afvola…fiemanillah.

          #709261
          Anonim

            OSMANLI’YI NASIL TANIMALI,TANITMALI?

            Osmanlı Devleti, 700. Kuruluş yıldönümü münasebetiyle yeniden ilgi odağı
            oldu. İyi de oldu. Tarihsizlik en büyük talihsizliktir, bu doğru. Sayın
            Ahmed Davudoğlu’nun yerinde tesbitiyle “Osmanlı’sız bir dünya tarihi
            yazılamaz”, bu da doğru. Tarih, ileriye sıçramak için geriye gerilmektir.

            Tarihi olmayan toplumlar, hafızasız toplumlardır; hafızasını yitirmiş bir
            toplum çağının aktif öznesi değil, pasif nesnesi olmaya mahkumdur.

            Ne ki, tarih, ne övgü malzemesidir, ne de sövgü; tarih ibretler ve örnekler
            meşheridir. Tarihe övgücü ya da sövgücü bir söylemle yaklaşmak, nihayetinde
            aynı kapıya çıkar; tarihi manipüle etme, onu yeniden “kurgulama”. Tarih,
            yeniden kurgulandığında, tarih olmaktan çıkıp “tahrife” dönüşür. Bu
            kurgulama, ister olumlu olsun ister olumsuz, bir şey farketmez.

            Türkiye’de, resmi söylem, kendi meşruiyetini, külleri üzerinde yükseldiği
            Osmanlı mirasının reddi üzerine kurdu. Onyıllardır, ilkokul çocuklarına
            varana değin, Osmanlı tu-kaka ilan edildi. Bu, resmi Osmanlı sövgücülüğü,
            karşı kutupta tepkisel bir tavrı ortaya çıkardı: Osmanlı övgücülüğü.

            Osmanlı övgücülüğü, Osmanlı’yı, tarihin büyük aktörlerinden biri, “ilmi ve
            tarihi bir alan” olarak değil, “kutsal bir alan” olarak algıladı. Duygusal
            “şanlı tarih” söylemi, şapın şekere karıştığı bir söylemdi. Bu söylem,
            ataların ocağından yalnızca közü değil, külü de taşıma hevesine düştü.
            “Anlamaya” değil “ağıt yakmaya” dönük olan bu söylem, kimi zaman,
            Osmanlı’yı öylesine duygusal bir zeminde ele aldı ki; sanırsınız ki
            tartışılan tarihsel bir fenomen değil, “inkar” ya da “iman”a konu olan
            teolojik bir “postülat”dır.

            Bilkent Üniversitesi’nden, ara ara sorularına muhatap olduğum mütecessis ve
            uyanık bir beyin olan Hakan Koroğlu’nun elektronik posta adresimize geçtiği
            mesajda, işte bu tavrın tipik bir örneği gündeme getirilmiş:

            “Tarih ve Medeniyet dergisinin Ocak 1999 sayısında yer alan bir yazıdaki
            birkaç satır sebebiyle sizleri yine rahatsız ediyorum. Aşağıya
            alıntıladığım bu satırlarda ifade edilen görüşleri, bildiğim/anladığım/
            inandığım İslam’la bağdaşır bulamıyorum. Islamiyet’i yanlış mı biliyorum?
            Gaybı Allah’tan başkasının bilemeyeceği açık bir nass iken, bir akademisyen
            olan hocamız bu ifadeleri nasıl dile getirir? İlm-i cifir adı altında ilmi
            bir kılıfa büründürülen bu anlayış Ehl-i Sünnet nezdinde merdud değil midir? Kuruluşunun 700. yılına gireceğimiz Osmanlı Devleti’ni ilmi ölçüler çerçevesinde tanımaya ve tanıtmaya bu kadar ihtiyaç varken, ilim adamlarımız/ hocalarımız problemli din anlayişlarını tarihe uygulamakla niçin vakit kaybederler? “Aynı ilim (!) anlayışıyla,
            kıyametin kopuş tarihini tesbit ettiğini iddia eden “Ondokuzculara” ne
            derler?”, diye düşünmeden edemiyor insan. “Sünnet düşmanları ile Ehl-i
            Sünnet mutaassıpları da bazı noktalarda buluşabilir” diye sevinelim mi,
            üzülelim mi, bilemiyorum? İlgili satırları okurken yaşadığım huzursuzluğu
            dile getirmek gayesiyle sorduğum bu soruların yanında esas öğrenmek
            istediğim, Muhyiddin-i Arabi’ye atfedilen eserin konusu ve Osmanlı
            Devleti’ne işaret olarak algılanan ifadeler. Kıymetli vaktinizi aldım;
            hakkınızı helal ediniz. Selam eder, afiyetler dilerim.”

            Neresinden ele alsak, bilmem ki? Hakan Koroğlu’nun adını verdiği dergiye
            baktım, her şey aynen söylediği gibi.

            İmdi, ğayb konusu, teolojik bir konu; yani bahs-i diğer. Kısaca, sünni
            kelamın yaklaşımı, tam da okuyucumuzun dediği gibidir. “Ğayb”dan ne
            anlaşılması gerektiği ve kelami yaklaşımların eleştirisi ise, ayrı bir
            konudur. Kur’an, ğaybı yalnızca Allah’ın bileceğini açık ve kesin bir dille
            ifade etmiştir. Kur’anî anlamda ğaybı “insan idrakinin algılamakta acze
            düştüğü hakikatler” olarak anlamak, daha doğru bir yaklaşım olsa gerek.

            İlk defa Yahudiler tarafından sistematik hale getirilen ve “kabala”
            geleneğinin temelini teşkil eden rakam değerli harf sistemi “cifir”den ve
            adı geçen süreli yayında Muhyiddin Arabi’ye nisbet edilen “ed-Dâiratun
            Numaniyye fi’d-Devleti’l-Osmaniyye” (doğrusu eş-Şeceratu’n-Nu’maniyye fi
            Devleti Osmaniyye)’ye bir sonraki yazımızda değineceğiz.

            ( 3 Şubat 1999 )

            “Ya büyük veli Muhyiddin-i Arabi”nin işareti… 1165-1240 yılları arasında
            yaşayan yani Osman Gazi’nin doğumundan 18 yıl önce vefat eden Şeyh-i
            Ekber’in yazdığı eserleri arasında bir tanesi var ki manevi müjdelerin en
            çarpıcısıdır. “Ed-Dairetun-Numaniyye fi’d-Devleti’l-Osmaniyye”. Evet henüz
            ortada Osman Gazi ve Osmanlı Devleti’nin hiçbir namı ve nişanı yoktur. Ama
            büyük veli ilm-i cifir ile onun yakında geleceğini müjdelemiştir.”

            (Virgülüne dokunmadım M.İ.)

            Tarih dergisi olma iddiasıyla çıkan bir süreli yayında, bir “doçent”e ait
            olan bu satırlardan yola çıkarak Bilkent’li okuyucumuz şu soruları soruyor:

            “İlm-i cifr adı altında ilmi bir kılıfa büründürülen bu anlayış Ehl-i
            Sünnet nezdinde merdut değil midir?… Kuruluşunun 700. Yılına gireceğimiz
            Osmanlı Devleti’ni ilmi ölçüler çerçevesinde tanımaya ve tanıtmaya bu kadar
            ihtiyaç varken, ilim adamlarımız/hocalarımız problemli din anlayışlarını
            tarihe uygulamakla niçin vakit kaybederler?… esas öğrenmek istediğim
            Muhyiddin Arabi’ye atfedilen eserin konusu ve Osmanlı Devleti’ne işaret
            olarak algılanan ifadeler?”

            Önce cifr hakkındaki soruyu ele alalım. Cifr (aslı cefr), rakam değerli
            harf sistemi olan ebced hesabı yöntemiyle bir takım tahmin ve kehanetlerde
            bulunmaktır. Cifr, Şii-Caferi ekolünün kurucusu kabul edilen İmam Cafer’e
            atfedilirse de, gerçekte, cifr sistemini İmam Cafer’e atfeden önceleri onun
            öğrencisi ikin sonradan ona tanrılık yakıştıran Ebu Hattab el-Esedi ve
            arkadaşlarıdır. Ehl-i Sünnet cifri dışlar ve bir ilim dahi saymaz. İbn
            Haldun, cifri bir ilim değil kişisel yetenek olarak görür. Süyuti, ünlü
            sahabi İbn Abbas’ın “ebced hesabı”nı sihrin bir çeşidi sayarak “dinle
            alakası yoktur” dediğini nakleder. Cifr yöntemini en çok kullanan, mutedil
            Şia’nın dahi dışladığı gulat-ı Şia’dan İsmaililer ve İsmaili metinleridir.

            Oysa ki, Gazali’nin de belirttiği gibi, harflerin sayısal değerler
            taşıdığına dair hiçbir tutarlı, akli ya da nakli delil yoktur. Cifr yöntemi
            zannidir, zandan ilim olmaz. Cifrin peşine düşmek zannın peşine düşmektir,
            oysa ki zan, Kur’an’a göre “hakikatten hiç bir şey içermez”. Bu yöntemi,
            Medine Yahudileri’nin, mukattaa harflerinden yola çıkarak ümmete ömür biçme
            şeklinde Hz. Peygamber’e karşı kullandıkları, Hz. Peygamber’in de bunu
            reddettiği bir gerçek. 19’cular başta olmak üzere, bu yöntemle kıyameti
            hesaplamaya kalkanların nasıl çuvalladığını ise söylemeye dahi gerek yok.

            Gelelim Muhyiddin Arabi’ye atfedilen esere: Eserin ismi
            eş-Şeceratu’n-Nu’maniyye fi’d-Devleti’l-Osmaniyye’dir. Yukarıda zikredilen
            isim esere değil, bir çok şerhinden birine (Mustafa b Sührab şerhi) aittir
            ve o da yanlıştır. Doğrusu: Dairatu’l-Cifriyye
            ale’ş-Şecerati’n-Nu’maniyye’dir.

            Tüm otoritelerin ortak görüşü; bu eserin İbn Arabi’ye nisbeti asılsızdır.
            Başta eş-Şeceratu’n-Nu’maniyye olmak üzere, ona nisbet edilen cifre ait hiç
            bir eser, İbn Arabi tarafından tertip edilen Fihrist’te yer almamaktadır.

            İbn Arabi’nin eserlerinin listesini veren es-Safedi de (el-Vafi
            bi’l-Vefayat) bu eseri anmaz. Sadreddin el-Konevi’ye göre, bu eser Mısır’da
            meydana gelecek hadiseler üzerine kaleme alınmıştır. Halil b. Aybek
            es-Safedi’ye nisbet edilen şerhe göre, İbn Arabi’nin baştan sona bulmacaya
            benzer şifrelerinden biri Selim’in Şam’ı alacağına işaret etmektedir.

            İlginç olan şudur: Prof Ahmed Ateş’in tesbitine göre, 1372 (773)’ten hemen
            sonra kaleme alınan bu şerhte “ve kane’l-emr kezalik: iş bu şekilde
            gerçekleşmiş oldu” denilmektedir. O halde, yorumun Yavuz Selim’le,
            Osmanlı’yla bir alakası olmadığı açıktır.

            Kesin olan şu ki, bu gibi her anlama gelebilen, isteyen herkesin
            kafasındaki anlamı verebildiği şifreli ve bulmacamsı metinler, sonra
            gelenler tarafından, artık vuku bulmuş olan olaylar üzerine yorumlanıp,
            “burada şuna işaret ediliyor” türünden bir te’vile gidiliyor; daha sonra da
            bu te’vil, olay gerçekleşmeden çok önce yazılan metne ya da yazara
            atfediliyor. Bu tür şerhlerin nüshaları kronolojik sıraya konulup, ana
            metinlerdeki cifr şifrelerine yakıştırılan anlamlar alt alta dizilse,
            olmadan önce bilindiği iddia edilen olayların, aslında vuku bulduktan sonra
            şarihler tarafından sözkonusu metinlere atfedildiği açıkça görülecektir.

            Şimdi biz, bu tür yorumların tutarsızlığını dile getirdik diye, Osmanlı
            küçüldü mü? Bizce, hayır; fakat Osmanlı’nın büyüklüğünü bu tür şaibeli
            yorumlar üzerine bina eden bir mantık için, evet. İşte bunun için, bu
            yaklaşım, tarihi anlamada sağlıksız bir yaklaşımdır. Ve Osmanlı gibi
            tarihin en önemli aktörlerinden biri, bu mantıkla, gereği gibi ne
            anlaşılabilir, ne de anlatılabilir.

            MUSTAFA İSLAMOĞLU(5.ŞUBAT.1999)

            devr i osmanlı için taşları ayıklayıp sonra biraz düşünerek konuyu almak en iyi tarihci abi.fiemanillah…

            #709262
            Anonim

              tarihci abi paylaştığım yazılardaki tüm cümleler benimde tasdik ettiğim cümlelerdir.cümle kurma cahili zannetmeyin beni.sürç ü lisan ederim diye konuyla alakalı yazıları paylaşıyorum.”beşerdir şaşar” bu padişahlar ve devr i osmanlıda yapılan içtihadlar içinde geçerlidir,biz osmanlı torunlarının düşünce ve anlayışı içinde geçerlidir.dedim ya önce taşları ayıklamalı bu cesareti göstermeli sonra konu üzerinde araştıma yapılmalıdır.bu insan için daha ehemmiyetlidir.fiemanillah

              #709264
              Anonim

                ben kimse cümle kurmasın hata yapabilir kopyalama yapsın mı dedim?lütfen anlayarak okuyun.ben kendi tedirginliğimi dile getirdim ve tasdik ettiğim yazıları niye paylaştığımı söyledim.
                ben osmanlı düşmanı değilim.yalnızca padişahlara isnad edilen olay ve düşüncelerin taş ayıklanmadan yapılan yorumlar olduğunu belirttim.allah aşkına merak ettim yavuz sultan selim ve beyazıd için söylediğin o “evliya kudret”liğine dair bana delil verebilir misin? fiemanillah…

                #709288
                Anonim

                  yazdıgınız mesajlar için allah razı olsun tarihçi abimede ozge ablamada tesekkur ederim .Yorum guzel fakat laf tasımayı beceremiyorum artık millet ac goster nerde geciyor diyor yerini gozterdiginiz yazılar daha faydalı oldu benim için .Allah razı olsun

                7 yazı görüntüleniyor - 1 ile 7 arası (toplam 7)
                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.