• Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Yazar
    Yazılar
  • #645850
    Anonim

      BİR USTANIN şaşı bir çırağı vardı. Bir gün ustası ona:

      “Bizim eve git, rafta bir şişe var, onu alıp bana getir” dedi.

      Şaşı eve gitti, kapıyı açıp içeri girdi. Ustasının dediği rafa bakınca iki şişe gördü, dönüp geldi:

      “Ustacığım hangi şişeyi getireyim? Çünkü dediğiniz rafta iki şişe var.”

      Usta:

      “O rafta iki değil, sadece bir şişe var. Git, onu getir” diye tekrarladı.

      Çırak ayak diretti:

      “Beni boş yere azarlama usta. O rafta iki şişe var. Hangisini getirmemi istiyorsan, açıkça söyle.”

      Usta çırağa laf anlatamayacağını görünce:

      “Madem öyle, orada iki şişe var diye inat ediyorsun; git, birini kır, diğerini al getir” dedi.

      Çırak gitti, şişenin birini yere çalıp kırınca ikisinin de gözden kaybolduğunu gördü.

      Gelip durumu ustasına haber verdiğinde:

      “İşte evlat” dedi usta. “İnsanın gözünü tarafgirlik ve inat bürüdü mü, hakkı böyle olduğu gibi göremez.”

      #713797
      Anonim

        [html]

        Beşinci Vecih

        Hayat-ı içtimaiyece, inat ve tarafgirlik gayet muzır olduğunu beyan eder.[/b]

        Eğer denilse:

        b607.gif -1- denilmiş. İhtilâf ise tarafgirliği iktiza ediyor.

        “Hem tarafgirlikmarazı, mazlum avâmı, zalim havassın şerrinden kurtarıyor. Çünkü bir
        kasabanın ve bir köyün havassı ittifak etseler, mazlum avâmı ezerler. Tarafgirlik olsa, mazlum bir tarafa iltica eder, kendisini kurtarır.


        1- “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir.” el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:64; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1:210-212.


        “Hem tesadüm-ü efkârdan ve tehâlüf-ü ukulden hakikat tamamıyla tezahür eder.”

        Elcevap:[/b]

        Birinci suale deriz ki:
        Hadisteki ihtilâf ise, müsbet ihtilâftır. Yani, herbiri kendi
        mesleğinin tamir ve revâcına sa’y eder. Başkasının tahrip ve iptaline
        değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma menfi ihtilâf ise-ki
        garazkârâne, adâvetkârâne birbirinin tahribine çalışmaktır-hadisin
        nazarında merduttur. Çünkü birbiriyle boğuşanlar müsbet hareket
        edemezler.

        İkinci suale deriz ki:
        Tarafgirlik eğer hak namına olsa, haklılara melce olabilir. Fakat
        şimdiki gibi garazkârâne, nefis hesabına olan tarafgirlik, haksızlara
        melcedir ki, onlara nokta-i istinad teşkil eder. Çünkü, garazkârâne
        tarafgirlik eden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip
        taraftarlık gösterse, o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukabil
        tarafa melek gibi bir adam gelse, ona (hâşâ) lânet okuyacak derecede
        bir haksızlık gösterecek.

        Üçüncü suale deriz ki:
        Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr ise, maksatta ve
        esasta ittifakla beraber, vesâilde ihtilâf eder. Hakikatin her köşesini
        izhar edip hakka ve hakikate hizmet eder. Fakat tarafgirâne ve
        garazkârâne, firavunlaşmış nefs-i emmâre hesabına hodfuruşluk,
        şöhretperverâne bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan bârika-i hakikat değil,
        belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü, maksatta ittifak lâzım gelirken,
        öylelerin efkârının küre-i arzda dahi nokta-i telâkîsi bulunmaz. Hak
        namına olmadığı için, nihayetsiz müfritâne gider, kabil-i iltiyam
        olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hal-i âlem buna şahittir.

        Elhasıl:

        b608.gif -1- olan desâtir-i âliye düstur-u harekât olmazsa, nifak ve şikak meydan alır.

        b609.gif -2- demezse, o düsturları nazara almazsa, adalet etmek isterken zulmeder.

        [/b]Cây-ı ibret bir hadise:

        Bir
        vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh bir kâfiri yere atmış. Kılıcını çekip
        keseceği zaman o kâfir ona tükürmüş. O, kâfiri bırakmış, kesmemiş. O
        kâfir ona demiş ki:

        “Neden beni kesmedin?”

        Dedi:

        “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün; hiddete geldim.
        Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni
        kesmedim.”

        Evet, O kâfir ona dedi:

        “Beni çabuk kesmen için seni
        hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir; o din
        haktır”
        dedi.


        1- Muhabbet Allah için, buğz Allah için, hüküm de Allah’a aittir.

        2- Allah için buğzetmek, Allah için hüküm vermek.


        Hem medar-ı dikkat bir vakıa:

        Bir
        zaman bir hâkim bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet
        gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş.
        Çünkü şeriat namına, kanun-u İlâhî hesabına kesseydi, nefsi ona
        acıyacaktı. Ve kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir
        tarzda kesecekti. Demek, nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için,
        adaletle iş görmemiştir.

        Cây-ı teessüf bir hâlet-i içtimaiye ve kalb-i İslâmı ağlatacak müthiş bir maraz-ı hayat-ı içtimaî:[/b]

        [/b]

        “Haricî
        düşmanların zuhur ve tehacümünde dahilî adâvetleri unutmak ve bırakmak”

        olan bir maslahat-ı içtimaiyeyi en bedevî kavimler dahi takdir edip
        yaptıkları hâlde, şu cemaat-i İslâmiyeye hizmet dâvâ edenlere ne olmuş
        ki, birbiri arkasında tehacüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken,
        cüz’î adâvetleri unutmayıp düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar?
        Şu hâl bir sukuttur, bir vahşettir, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye bir
        hıyanettir.

        Medar-i ibret bir hikâye:

        Bedevî
        aşiretlerinden Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış.
        Birbirinden, belki elli adamdan fazla öldürdükleri hâlde, Sipkan veya
        Hayderan aşireti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit, o iki
        düşman taife, eski adâveti unutup, omuz omuza verip, o haricî aşireti
        def edinceye kadar dahilî adâveti hatırlarına getirmezlerdi.

        İşte,
        ey mü’minler! Ehl-i İmân aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne
        kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri
        içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Herbirisine karşı
        tesanüd ederek, el ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecburken, onların
        hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları
        açmak hükmünde olan garazkârâne tarafgirlik ve adâvetkârâne inat,
        hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı? O düşman daireler, ehl-i dalâlet
        ve ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehvâl ve
        mesâibine kadar, birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan,
        birbiri arkasında size hiddet ve hırsla bakan, belki yetmiş nevi
        düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve
        kalen, uhuvvet-i İslâmiyedir. Bu kale-i İslâmiyeyi küçük adâvetlerle ve
        bahanelerle sarsmak, ne kadar hilâf-ı vicdan ve ne kadar hilâf-ı
        maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl.

        Ehâdis-i
        şerifede gelmiş ki:

        “Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka
        başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın ve beşerin hırs
        ve şikakından istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri hercümerc
        eder ve koca âlem-i İslâmı esaret altına alır.”

        Ey ehl-i iman![/b]

        Zillet içinde esaret altına girmemek
        isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan istifade eden
        zalimlere karşı b1010.gif -1- kale-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa, ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. [/i]

        Malûmdur
        ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir.
        Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa, bir küçük taş,
        muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı
        indirir. İşte, ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârâne
        tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle
        ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa, b611.gif -2- düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyevîden ve şekavet-i uhreviyeden kurtulunuz.


        1- “Mü’minler ancak kardeştirler.” (Hucurat Sûresi: 49:10.)

        2-
        “Mü’minin mü’mine bağlılığı, parçaları birbirini tutan binâ gibidir.”
        Buharî, Salât: 88; Edeb: 36; Mezâlim: 5; Müslim, Birr: 65; Tirmizî,
        Birr: 18; Nesâî, Zekât: 67; Müsned, 4:405, 409.


        Mektubat | Yirmi İkinci Mektup

        [/html]

      2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.