• Bu konu 6 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
8 yazı görüntüleniyor - 1 ile 8 arası (toplam 8)
  • Yazar
    Yazılar
  • #646861
    Anonim


      İnsanın fiil ve infial cihetlerini Üstadın şu harika misâli ile daha iyi anlıyoruz:

      “Şeffaf parlak bir zerrecik, bizzat kendi başıyla kalsa bir kibrit başı kadar bir nur içinde yerleşmez. Fakat o zerrecik, Güneşe intisap edip ona karşı gözünü açıp baksa; o vakit o koca Güneşi ziyasıyla, elvan-ı seb’asıyla, hararetiyle hattâ mesafesiyle içine alabilir.” (Mektûbat)

      Burada bir fiil, bir de infial ciheti var.
      Fiil ciheti, aynanın kendiliğinden parlaması, ışık saçması. Bu cihetle ayna, ışığın ve parıltının zerresine bile sahip değildir. Ama fiili kabul etme cihetiyle güneşin ışığını içine alabilmekte, onunla parlamakta, onunla güzelleşmektedir. Bu ayna şuurlu olsa, kendisindeki bu güzelliğin, bu kemalin hep güneşten olduğunu ilân eder ve nefsini değil güneşi metheder. Yoksa o ışığı ve parlaklığı kendine mâl ederek gururlansa, mânen çok aşağılara düşer ve akşamın gelmesiyle de karanlıklar içinde perişan olur.

      Dikkatimizi çeken bir başka nokta: “Mesafesiyle içine alma.”

      Aynanın kalınlığı birkaç milimetre olduğu halde, kendini güneşe karşı tuttuğu anda, bir derinlik kazanıyor ve yüz elli milyon kilometrelik bir mesafeyi içine alabiliyor. Şimdi bu ayna, “Ben yüz elli milyon kilometreyim.” dese maskara olur; zira onun kaç milimetre olduğu herkesin malûmudur. Onda teşekkül eden derinlik, infial cihetiyledir.
      ***
      Ayna kendisini iki metre ilerideki bir duvara karşı tutsa, onda iki metrelik bir mesafe teşekkül eder. Yüz metre ötedeki bir dağa karşı tutsa, içindeki mesafe yüz metre olur.

      Hepimiz o ayna gibiyiz. Aklımızı, kalbimizi, hayalimizi neye karşı tutsak, değerimiz de, derinliğimiz de, kıymetimiz de ona göre oluyor. Bu sırrı çok iyi bilen ve en ileri seviyede yakalayan büyük insanlar, kalplerini ancak Rablerine mahsus kılmışlar, akıllarıyla kâinattaki hikmetleri tefekkür etmişler ve hayalleri ancak ebedî saadet olmuş. Böylece yücelmiş, enginleşmiş ve derinleşmişler.

      devamı..
      http://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=article&aid=282

      #719149
      Anonim

        Yukarıda anlatılan anlamda eneden,”ben” den de sözedebiliriz.Çünkü güneşe intisabı kabul edecek,güneşi seçecek olan;
        nefsini degil nefsini kullanarak güneşi methedecek olan,
        bu şekilde, kendisi degersiz oldugu halde mesafe-deger kazanacak olan,
        geçici vehmi malikiyetiyle aynasını,aklını,kalbini,hayalini güneşe karşı tutacak olan enedir,kendi başımıza kaldıgımızda ben dedigimiz şeydir.(insanın ben kendime dalalet ederim,kendime malikimdir düşüncesi zannıdır,gafletidir,öyle oldugunu sandıgı bir şeydir)


        Âlemin miftâhı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenâb-ı Hak, emânet cihetiyle insana ene nâmında öyle bir miftah vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar; ve öyle tılsımlı bir enâniyet vermiş ki, Hallâk-ı Kâinatın künûz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene kendisi de gayet muğlâk bir muammâ ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse, kendisi açıldığı gibi, kâinat dahi açılır.(Sözler)

        #719159
        Anonim

          Hem insanın mahiyetini böyle görmesi menfaatinedir.Birkere Abd olmamız,zerre gibi olan benligimizi intisaba zorlamamız O Zatın hakkıdır.

          İkincisi bu, eger temerrüd ediyorsak(geciktirmek,zorlaştırmak) temerrüd eden nefsimizin dahi menfaatinedir.Çünkü güneşten kuvvetini almayan ,kendi zerresiyle yetinmek zorunda kalır,kendi ziyasına itmad eder.

          Bu çogu zaman yorucudur,bocalar insan,hayatım rast gidiyor diyene bile hayat, verdiklerini pahalı satıyordur.Kimisi bogulur belki hiç çıkamaz içinde oldugu durumdan.Kimilerinin hiç bir sıkıntısı yok gözükür,bu sıkıntısızlıgın,maddi manevi şeylere karşı fıtri bir açlık,ihtiyaç hissetmemenin kendisi zati sıkıntıdır.Çünkü acz ve fakrını bilmek,hissetmek zerreden Güneşe bir yoldur.Yolunu kaybetmişler bahsimiz dışında.

          Dolayısıyla Güneşe başını az bile olsa kaldırmış,onu görmüş gibi olan biz kusurlu kullarına Güneşe tam intisap etmek hem kemal hem menfaattir.Allah ın bana sat dedigi,bizden istedigi; muvakkat sahipligimizde bulunan,dümencisi oldugumuz sefine-i vücudumuzdur.Satmak hem hakkın hakkı hem insanın menfaati oldugundan satmak gerekir

          Yani, hayatı veren Odur. Ve hayatı rızıkla idame eden de Odur. Ve levazımat-ı hayatı da ihzar eden yine Odur. Ve hayatın âli gayeleri Ona aittir ve mühim neticeleri Ona bakar; yüzde doksan dokuz meyvesi Onundur. İşte şu kelime, şöyle fâni ve âciz beşere nidâ eder, müjde verir ve der:

          Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini omuzuna alıp zahmet çekme.
          Hayatın fenâsını düşünüp hüzne düşme. Yalnız dünyevî, ehemmiyetsiz meyvelerini görüp, dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme. Belki, o sefine-i vücudundaki hayat makinesi, Hayy-ı Kayyûma aittir. Masarıf ve levazımatını O tedarik eder. Ve o hayatın pek kesretli gayeleri ve neticeleri var ve Ona aittir. Sen o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat sefinesi ne kadar kıymettar olduğunu ve ne kadar güzel faydalar verdiğini ve o sefine sahibi Zâtın ne kadar Kerîm ve Rahîm olduğunu düşün, mesrur ol ve şükret. Ve anla ki, vazifeni istikametle yaptığın vakit, o sefinenin verdiği bütün netâic, bir cihetle senin defter-i amâline geçer, sana bir hayat-ı bâkiyeyi temin eder, seni ebedî ihyâ eder.(sözler)

          #719161
          Anonim

            geçmişe baktığımda elemden başka bir şey göremiyorum.
            geleceğide göremiyorum.
            kaldıki hazır zamanda mücadele ediyorum. bazen çok çok rahat olmama rağmen bazen şeytanin aldatmacalarıyla kendim dışında biri oluyorum. diyorumki bunu yapan nefistir. biraz rahatlasamda yine aynının tekrarlanacağını hayal ediyorum.
            nefis ve malımı nasıl cenabı-ı hakka satmış olacağım. bugün onunken yarın ene nin oluyor.

            #719163
            Anonim

              Hacali kardeş çok uzun bahis açtınız,herkes çok şeyler katabilir bu soruya.Bu soruları risale-i nurların degişik yerlerinden ögrendiklerimizle tartıp bir sonuca ulaşmaya çalışmalı.Mesela geçmişe baktıgımda neden elemden başka bir şey göremiyorum diye sordugumda cevabı hırsım olabilir,hırs sebebi hasarettir,ya da dünyayı manayı ismiyle sevmiş olabilirim şimdide onun cezasını çekiyorumdur,batıp gidenleri sevmemem gerekirdi belki de.İsitidadlarımı,aynamı yanlış yere tutmuş olabilirim ….yani okuduklarımızla mazimizi tartmalıyız.

              Sözlerde,lemalarda geçen vesvese ile ilgili bahislerde çok önemli bence.Kimi insan iyiye talib oluyor ama sonra iyi yolun içinde yine şaşırabiliyor.Bu noktaları anlatan çok yerler var risalelerde.

              Vesveseye yenik düşme,şeytana maskara olmak tabiri varya onun dışındaki haller için samimiyetle,ihlasla iyiye talib olanların kazanacagını Allah ın kalblere huzur verecegine yürekten inanıyorum.Günahlara gelince şirk dışında Allah affedebilecegini taahhud ettigine göre,Allah ın rahmetini her zaman umabiliriz,rahmetine talib olabiliriz.Düşünmektense sadece yaşamak daha iyidir belki, düşününce yine nefsine malik senmişsin gibi oluyor,intisap etsek günahlarımızı kusurlarımızı da Rahmana arz ederiz ve yeise düşmeyiz.Sıkıntılarımız evhamdansa ilerlemiş derecede degilse onların izaleside kolaydır diyor risale-i nur.Dünyevi kayıplarımızsa nedeni onlardaki fena damgasını gösteriyor,bendeki aşkı bekanın Güneşe dönük oldugunu ögretiyor.Manayı ismiyle sevmekten vazgeçmeye zorluyor.Hasılı baki olan ancak Allah oldugu için dünyevi kayıplara gönül huzur-u kalb ile razı olabiliyor.

              Aklı selim,kalbi selim davranmayı engelleyecek kadar bir durum yok ise risale-i nurlarda hem diger kıymetli islami eserlerde manevi ilaçlar çok.Çok okumamız lazım,acz ve fakr ile istememiz lazım.

              #719166
              Anonim

                abi o konuda hemfikiriz.
                günah işlemek meyilli bir istidatımız var lakin işlememek arzusundayız.
                hal böyle olunca dünyada cenneti yaşıyoruz ve huzur içinde oluyoruz.
                vesvese verini bulduğumuzda ona ehemmiyet vermediğimiz taktirde bir hükmü olmadığını da anlıyoruz.
                sorun şurdaki ben tahkiki imanı 28 yaşında tattım ve o zaman yaşamaya başladım.
                eski kötü alışkanlıkların haram olanlarını bir anda mekruh olanlarıda kademe kademe terkediyorum.
                bazen oluyorki harama yakın olanları işladiğimde o huzuru kalp gidiyor yerine gelen halet bende tarif olnmaz bir sıkıntı doğruyor. sanki yokmuşum gibi oluyor. eşyanın renkleri soluyor lezzet hiçe iniyor. istiğfarla rahatlamaya çalışsamda neden o sonunu bildiğim şeyi baştan düşünemiyorum.

                #719174
                Anonim

                  Sıkıntı dogması,huzuru kalbin gitmesi kalbimizle bizi terbiye eden Zatın arasındaki şeffafiyete zarar vermemizden olsa gerek.Sıkça tekrarladıgımız gibi bizim Rabbimize intisabımız bir şeffaflık taşıyor,o şeffaflık ile Allah a intisap ediyoruz.(Ehadiyet tecellisi) Ubudiyete,o bagımıza muhalif davranışlarda bulundugumuzda kalbimiz zulmeti hissediyor.Şeffaflıktaki ziyaya gölge ettigini görüyor.Güneşi kesen bulutlar oluyor fiillerimiz,niyetlerimiz.

                  Risalelerde geçen bahislerin her çeşidiyle ,tecrübe ettigimiz nefsimize bakmalıyız.Bize önemli,esaslı noktaları gösteriyor bir çok yer.Yapamazsak,muvaffak olamazsak bile uzaktan uzaga en azından neyi yapmadıgımızı biliriz.Mesela sonunu bildigim bir şeye neden meylederim diye sorunuza cevaplar bulursunuz.Yapamamak ayrı,görememek ayrı.Görmemek daha kötü.Kabugu sert yiyemedigimiz fındık gibi bazen ögrendiklerimiz.Kıramadıgın şeyi bilmek de güzel.Farzları kılıp,kebairden uzaksak inş o şeffaklık taşıyan kalbimiz zaten kararmaz.

                  Asgari bu seviyeden sonra manevi matlublarımız için azmedecegiz,günahlara sevkeden şeylerin mahiyetini anlamak için dikkatle okuyacagız,hem en kısa tarik olan acz ve fakr,tefekkür,şefkat ile gitmeye çalışacagız.En çok da Allah dan dileyecegiz.

                  Pek yardımcı olamadım ama Hacali kardeş size güveniyorum ondan. :angel:

                  Evet, Kur’ân’ın dediği gibi, insan, seyyiâtından tamamen mesûldür. Çünkü, seyyiâtı isteyen odur. Seyyiât, tahribât nevinden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribât yapabilir. Müthiş bir cezaya kesb-i istihkak eder: bir kibrit ile bir evi yakmak gibi. Fakat, hasenâtta iftihara hakkı yoktur; onda, onun hakkı pek azdır. Çünkü, hasenâtı isteyen, iktizâ eden rahmet-i İlâhiye ve icad eden kudret-i Rabbâniyedir. Suâl ve cevap, dâî ve sebep, ikisi de Hak’tandır. İnsan, yalnız duâ ile, İmân ile, şuur ile, rızâ ile, onlara sahip olur.

                  Fakat seyyiâtı isteyen, nefs-i insaniyedir-ya istidad ile, ya ihtiyâr ile. Nasıl ki beyaz, güzel güneşin ziyâsından bâzı maddeler, siyahlık ve taaffün alır; o siyahlık onun istidadına âittir. Fakat, o seyyiâtı çok mesâlihi tazammun eden bir kanun-u İlâhî ile icad eden, yine Hak’tır. Demek, sebebiyet ve suâl, nefistendir ki, mesuliyeti o çeker. Hakka âit olan halk ve icad ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için, güzeldir, hayırdır.

                  #719176
                  Anonim

                    sıkıntının var oduğu yer kalp. sebep olan akıl. bende olan cüz-i bir ihtiyari. işte ortadaki dengeyi kurmakta zorkuk çekiyoruz.
                    hadi eskiden bunları düşünmeden hayvan gibi yaşıyorduk. lezzet aldığımız şeylerin sayısı çok azdı ve onlarda yok oluyordu. bizde yokmuşuz gibi haletler. sofestai ler gibi.
                    risalelerle tanışınca hayatın manası ve gayesi anlaşıldı. tek yaptığım okumak.
                    okudukça ruhumun çoşkusu artıyor artıyor artıyor sonra balon gibi güm.
                    okurken yüzleştiğim o nefis en çirkin surette bana görünürken nasıl oluyorda beni tekrar kandırabiliyor.
                    sırtına bindiğimde uçmak çok hoşta mesele devamını getirmekte…

                  8 yazı görüntüleniyor - 1 ile 8 arası (toplam 8)
                  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.