• Bu konu 7 yanıt içerir, 6 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
9 yazı görüntüleniyor - 1 ile 9 arası (toplam 9)
  • Yazar
    Yazılar
  • #647155
    Anonim

      İ’lem eyyühe’l-aziz! Kalbin umûr-u dünyeviyeyle kasden iştigal etmek için yaratılmış olmadığı şöylece izah edilebilir:

      Görüyoruz ki, kalb, hangi birşeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimamla eline alır, kucaklar. Ve ebedî bir devamla, onunla beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam mânâsıya fena olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir. Halbuki umur-u dünyeviyeden herhangi bir emir olursa, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır. Demek kalb, ebedü’l-âbâda müteveccih açılmış bir penceredir; bu fâni dünyaya razı değildir.

      Ömrün gidişatı içinde insan küçük büyük maddi manevi çok şeye alaka duyar.Kimine bir gün,kimine haftalar,kimine aylarca tutunur..Tutundugu şeylere dikkat ile baksa; bazen-belkide çogu zaman? ilgili oldugu şeyde önce bir devamlılık farzettigini,onun ile kendini kandırıyor gibi oldugunu görebilir.Vicdanı veya fıtratı, ona baglanmak üzere oldugu şeyin fani,temelsiz,sönük oldugunu hatırlatmaya çalışsa o duymamazlıktan gelir, gelmek ister.Tersine kendini o şeyin önemli olduguna iknaa çalışır.Zaman zaman çektigi gönül darlıkları,hayal kırıklıkları geçmişteki yanlış tercihinden haber verir.Olumsuzluklar ile karşılaşmayanlar ise bir cihette şanssızdır denebilir çünkü kalbin emellerinin sahtesi ile gerçegini ayırt edememek üzere,hissin iptali nevinden yaşamaya devam ederler.İlk hilenin üstüne ikinci bir hile İle gaflet kolaylaşır.Tüm bunlar olmadan başa döner isek ilk karar anlarındaki arayışlar,meyiller kalbin hakikatte devamlı,baki olanın arzusunda oldugunu gösterir.Bir nehrin kabarcıkları üzerindeki güneşin tecellilerinin vücuda gelip,zevalleriyle kaybolmaları gibi kalbin üzerinden akıp giden kabarcıkların,isteklerin zevali; kalbin arzusunun zevalden beri olan Güneşe ve onun zatının luzumu olan ebediyete talip oldugunu gösteriyor.O devamlılık cilvesinden hissedar olmak istiyor.

      İnsanın fıtratında bekaya karşı gayet şedit bir aşk var. Hattâ her sevdiği şeyde, kuvve-i vâhime cihetiyle bir nevi beka tevehhüm eder, sonra sever. Ne vakit zevâlini düşünse veya görse, derinden derine feryat eder.

      #720233
      Anonim

        Nefs-i natıkanın en yüksek matlubu devam ve bekadır. Hatta vehmi bir devamla kendisini aldatmazsa hiçbir lezzet alamaz. Eyleyse, ey devamı isteyen nefis! Daimi olan bir Zatın zikrine devam eyle ki, devam bulasın. Ondan nur al ki sönmeyesin. Onun cevherine sadef ve zarf ol ki kıymetli olasın. Onun nesim-i zikrine beden ol ki, hayattar olasın. Esma-i İlahiyeden birisinin hayt-ı şuasıyla temessük et ki, adem deryasına düşmeyesin.

        Ey nefis! Seni tutup düşmekten muhafaza eden Zat-ı Kayyüma dayan. Senin mevcudiyetinden dokuz yüz doksan dokuz parça Onun uhdesindedir. Senin elinde yalnız bir parça kalır. En iyisi o parçayı da Onun hazinesine at ki rahat olasın.

        #720236
        Anonim
          sergerdan;80283 wrote:
          . ondan nur al ki sönmeyesin. Onun cevherine sadef ve zarf ol ki kıymetli olasın. Onun nesim-i zikrine beden ol ki, hayattar olasın. Esma-i ilahiyeden birisinin hayt-ı şuasıyla temessük et ki, adem deryasına düşmeyesin.

          :045::045:…..

          #720294
          Anonim
            Quote:
            Görüyoruz ki, kalb, hangi birşeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimamla eline alır, kucaklar. Ve ebedî bir devamla, onunla beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam mânâsıya fena olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir. Halbuki umur-u dünyeviyeden herhangi bir emir olursa, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır. Demek kalb, ebedü’l-âbâda müteveccih açılmış bir penceredir; bu fâni dünyaya razı değildir.
            .
            .
            .
            .

            Allah razi olsun…

            #720297
            Anonim

              3. lem’a yı okumak bu konuda çokça düşündürüyor insanı….gözünü açıyor belki de umulur ki gaflet kapatmasın gözlerimizi…..


              Allah razı olsun….

              #720302
              Anonim

                tefavuk az önce okudugum bölüm ..demek el Baki entel Baki deyip kalbi masivadan temizlemek gerekiyor..Allah razı olsun kardeşlerim..Rabbim nur dairesinden ayırmasın bizleri dua ile

                #720489
                Anonim

                  Ve keza, seni nefsini sevmeye sevk eden esbab:

                  1. Bütün lezzetlerin mahzeni nefistir.
                  2. Vücudun merkezi ve menfaatin madeni nefistir.
                  3. İnsana en karib (yakın) nefistir” diyorsun. Pekala.

                  Fakat, o fani lezzetlere mukabil, lezaiz-i bakiyeyi veren Halıkı daha ziyade ubudiyetle sevmek lazım değil midir? Nefis vücuda merkez olduğundan muhabbete layık ise, o vücudu icad eden ve o vücudun kayyümu olan Halık, daha fazla muhabbete, ubudiyete müstehak olmaz mı?Nefsin maden-i menfaat ve en yakın olduğu sebeb-i muhabbet olursa, bütün hayırlar, rızıklar elinde bulunan ve o nefsi yaratan Nafi’, Baki ve daha karib olan, daha ziyade muhabbete layık değil midir?

                  Binaenaleyh, bütün mevcudata inkısam eden muhabbetleri cem ve muhabbetinle beraber mahbub-u hakiki olan Fatır-ı Hakime ihda etmek lazımdır.

                  #721117
                  Anonim

                    Kalp en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir,talebindedir.Bununla ilgili onuncu sözde geçen ufak iki hikaye:

                    Evet, durûb-u emsâldendir ki, bir dünya güzeli bir zaman kendine meftun olmuş âdi bir adamı huzûrundan tard eder. O adam kendine teselli vermek için, “Tuh, ne kadar çirkindir!” der, o güzelin güzelliğini nefyeder.

                    Hem, bir vakit, bir ayı gayet tatlı bir üzüm asması altına girer. Üzümleri yemek ister. Koparmaya eli yetişmez. Asmaya da çıkamaz. Kendi kendine teselli vermek için kendi lisâniyle, “Ekşidir” der, gümler gider.

                    #721118
                    Anonim


                      Seyyid Şerif-i Cürcânî, Şerhü’l-Mevâkıf’ta demiş ki,
                      “Sebeb-i muhabbet ya lezzet veya menfaat, ya müşâkelet (yani meyl-i cinsiyet), ya kemâldir.Çünkü, kemâl mahbub-u lizâtihîdir.” Yani, ne şeyi seversen; ya lezzet için seversin, ya menfaat için, ya evlâda meyil gibi bir müşâkele-i cinsiye için, ya kemâl olduğu için seversin.

                      Eğer kemâl ise, başka bir sebep, bir garaz lâzım değil. O, bizzat sevilir.

                      Meselâ, eski zamanda sahib-i kemâlât insanları herkes sever onlara karşı hiçbir alâka olmadığı halde istihsankârâne muhabbet edilir.

                      İşte, Cenâb-ı Hakkın bütün kemâlâtı ve Esmâ-i Hüsnâsının bütün merâtibleri ve bütün fazîletleri, hakiki kemâlât olduklarından, bizzat sevilirler; “mahbubetü’n-lizâtihâ”dırlar. Mahbub-u bilhak ve habîb-i hakiki olan Zât-ı Zülcelâl, hakiki olan kemâlâtını ve sıfât ve esmâsının güzelliklerini kendine lâyık bir tarzda sever, muhabbet eder.

                    9 yazı görüntüleniyor - 1 ile 9 arası (toplam 9)
                    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.