- Bu konu 1 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
26 Ocak 2009: 07:47 #649093
Anonim
Bediüzzaman hazretlerinin yakın talebelerinden Mehmet Emin Birinci ağabey, 1933’te Rize-Pazar Hisarlı köyünde dünyaya geldi. Ankara’da başlayıp İstanbul’da devam eden Risale-i Nur neşriyatı hizmetlerine son yıllarda Avrupa ülkelerinde devam etmektedir. Birinci ağabeyin üstad ve Risaleler ile ilgili aktardığı hatıraları dinliyoruz: Bizim akrabalarımzdan Remzi Efendi ile Halil Dayı da, Bafra’da Hacı İhsan Bey, Muammer Efendi ve daha birkaç zatla tanışırlar. Sohbet esnasında Muammer Efendi bunlara Afyon taraflarında Bediüzzaman isminde bir büyük zatın bulunduğunu, birçok eserleri olduğunu, hükümet onun nüfuzundan korktuğu için, daimî tarassutta bulundurduğu vesair bazı malûmatlar vererek, nazar-ı dikkatlerini Bediüzzaman Said Nursî ismine çekiyorlar ve kendilerine bir-iki küçük kitap veriyor.
“Remzi Efendi ile Halil Dayı bu heyecanla köye geliyorlar… Bazı tasavvufî meselelerle birlikte, Bafra’da Muammer Efendi ile aralarında geçen muhavereyi bizlere naklediyorlar. İşte ilk olarak Bediüzzaman ismini 1949 yılında (Allah rahmet eylesin) bizim Remzi Efendiden duydum. Remzi Efendi çok kısa zamanda hakikata ulaşmış, Risalelerin hepsini daha okumadan Bediüzzaman’ın çok yüksek bir zat olduğuna kanaat getirmişti. Okumaya çok meraklı olan Remzi Efendi Nur Risalelerini getirmek istiyor, fakat bir türlü elli, yüz lira bulup sipariş edemiyor. Remzi Efendinin akrabalarından Hakkı Usta diye bir zat var. Bu zat gemi inşaat ustasıdır. Bir gün bir teknenin motor kısmını monte ederken ‘Arkadaşlar’ diyor. ‘Bizim Remzi Efendinin bildiği yüksek, âlim bir zat var. Onun çok güzel kitapları varmış. Birkaç kuruş verin de o zatın kitaplarından getirtelim, bizim de istifademiz olur.’ Bu söz üzerine 33 lira kadar bir para toplarlar. O zamana kadar, başı pek ender secdeye değen Kadir Usta da buna iştirak eder. Biraz da kendileri ilâve ederek, kitapları sipariş ederler. Aradan onbeş-yirmi gün geçince ayakkabıcılıkla iştigal eden Sefer Usta, bir akşam üstü bir torba kitapla köye gelir.
“Merak ve heyecanla torbayı açınca büyük büyük bazı eskimez yazılı kitaplar çıktı. Hemen karıştırdılar. Oradan buradan okumaya başladılar. Birisi Beşinci Şua diye bir bahis bulmuştu. Tam aradığı yer burası idi. Remzi Efendi gönlünün istediğini elde etmiş, duası kabul olmuş Risale-i Nur’lara kavuşmuştu.
“Bunların heyecanı yavaş yavaş bana da tesir etmeye başlamıştı. Fakat eskimez yazıyı okuyamadığım için ancak onları dinlemekle iktifa ediyordum.
“Akşamları Hakkı Ustanın evine giderek:
“Ne olur Hakkı Amca, biraz oku da dinleyelim. Biz de istifade edelim’ diyordum. Ama o, sabahtan beri çalışmanın yorgunluğu ile hemen uyuklamaya başlıyordu. Köyde yapılacak başka işim de yoktu. Ne yapıp yapmalı, mutlaka bu yazıyı okumasını öğrenmeliydim.“Ahdettim, cehdettim, belki inanılmaz, ama yirmi gün içinde eskimez yazılı kitapları okumaya başladım. Azmin elinen hiçbir şeyin kurtulmadığının canlı bir örneği bu…
“Gerçi ilk zamanlar bu Risaleleri tam anlayamıyordum. Fakat içimde bu kitapların, bu zamanın insanlarına en faydalı kitaplar olduğuna dair bir his vardı.
“Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine sonsuz bir saygı ve hürmetle bağlanmıştım.
“Fıtrî olarak, içimdeki bir hissin sevkiyle okuldaki arkadaşlarımdan yine yakın olanlara Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur’u anlatmaya başlamıştım.
“Hattâ İhlâs Risaleleri’ni yeni yazı ile deftere yazdım. Okumaları ve istifadeleri için arkadaşlarıma verdim.İstanbul’daki mahkeme“O günlerde Hür Adam Gazetesinde bir haber gördüm.
“Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin yarın mahkemesi var’ diyordu. Dizlerimde mecâl kalmamıştı. Heyecandan titredim. Birkaç yıldan beri nurlu kitaplarını okuduğum büyük ve eşsiz Üstadı görmek nasip olacaktı. Büyük bir gayretle mahkeme yerine gittim ancak kalabalık ve izdiham nedeniyle görüşemedim. Birkaç defa görüşme teşebbüsünde bulunmama rağmen muvaffak olamamıştım. Yine bir defasında görüşmek için gittiğimde o zaman hizmetinde bulunan Üniversiteli Muhsin Alev dedi ki: Üstad yarın karşımızdaki küçük camide Cuma namazına gidecek, sen de gel oraya, görürsün.’ Gittim. Üstad arka tarafta müezzin mahfelinde namaza durdu. Ayaklarındaki çorapları çıkarmıştı. Çok dikkatli bakıyordum. Her selâmdan sonra dişlerini misvaklıyordu. Namaz bitti. ‘Sübhânallah, Elhamdülillah, Allahüekber…’ Sonra herkes dua etmeye başladı. Ben baktım Üstada. Tesbihatı bitirmediğinden bir eliyle tesbih çekiyor, diğer elini kaldırmış, umumî duaya amin diyordu. Namazdan sonra görüşmek yine nasip olmadı. Bu arada Abdülmuhsin Alev’in kaldığı Süleymaniye’deki evine gitmeye başladım. Yavaş yavaş orada Risaleleri daha fazla okuyabiliyordum. Hem de oraya gelenlerle beraber okuyorduk.“Bir gün Abdülmuhsin, benim bulunduğum otele gelerek ‘Filan gazetede bir haber var. Onu Üstad görmek istiyor, tanıdığın bir bayi varsa, para vermeden emaneten o gazeteyi al, sonra iade edersin? dedi. Ben de gittim, aldım, sonra bayiye geri verdim.
“Yine bir başka gün Abdülmuhsin yanıma gelerek ‘Üstada sormak istediğin, yazılmasını arzu ettiğin bir sualin var mı? Üstad soruyor. Sualin varsa söyleyelim’ dedi. Hiç unutmam. Demiştim ki: ‘Namazın ta’dil-i erkânına dair bir kitap yazsa iyi olur.’ Gülümsüyordu. Gitti. Ve ondan birkaç gün sonra bir bavulla bana gelerek, ‘Bunlar senin yanında biraz kalsın. Üstad Hazretleri Akşehir Palas’tan çıkıyor. Fatih’teki Reşadiye Oteline gidecek. Bunları bir müddet sonra alacağız’ dedi. Üstadın eşyaları imiş. Bir müddet sonra aldılar. Ve Üstad Akşehir Palastan Reşadiye Oteline gitti.
Artık sabrım tükenmişti. Ne yapıp yapıp Üstadı görecektim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Fatih’e gittim. Reşadiye Otelini buldum. ‘Falan odada kalıyor’ dediler. Çıktım. Beni Abdullah Yeğin Ağabey karşıladı. Ve Üstadın hizmetinde bulunanların kaldıkları odaya götürdü. Üstad kendi odasından bir ara abdest almak için çıkınca tekrar odasına giderken beni gördü. ‘Bu kimdir?’ diye sormuş olacak ki, biraz sonra beni çağırdılar, gittim. Titreyerek, çekinerek, ürkerek Üstadın odasına gittim. Elini öpmek için yaklaşırken bana işaret ederek ‘otur’ dedi, oturdum. O esnada Hz.Üstad, Türk Milliyetçiler Derneği tarafından Süleymaniye Camiinde okutulmakta olan Mevlid-i Şerifi küçük el radyosundan dinliyorlardı.“Mevlid yayını bitince kalktım ve büyük Üstadın elini öptüm. Hz. Üstad da alnımdan öperek nereli olduğumu ve ne yaptığımı sorunca dilim tutulmuştu. Orada beni tanıyanlar cevap verdiler. Risale-i Nuru okuduğumu, elimden geldiği kadar hizmet ettiğimi söylediler. Hz. Üstad bana dönerek:
“Seni, hem Zübeyir, hem Bayram, hem Ceylân, hem Hüsnü, hem Tahirî, hem de Abdülmuhsin gibi kabul ettim. Risale-i Nur’a hizmet eyle’ dedi.“1953 senesi içinde Üstad Bediüzzaman tekrar İstanbul’a gelmiş bulunuyordu. Bir gün bir telgraf aldım. Telgrafta ‘Üstad seni İstanbul’a istiyor, acele gel’ deniyordu. Bu telgraftan birkaç gün önce Millî Eğitim Müdürlüğünce ortaokul mezunlarına öğretmenlik için ihtiyaç olduğu ilân edilmiş, ben de müracaat etmiştim. Talebelere îman hakikatlarını anlatmak hissi galebe çaldığı için Aziz Üstadın davetine icabet etmeme hamakatını gösterdim. Hata ettim. Fakat kısa bir zaman sonra tokadını da yedim.
“Gerçi kısa sayılacak zamanda çocuklara çok şey öğrettim, örnek hareketler gösterdim. Hem dünyevî, hem uhrevî meseleleri birleştirerek akıl, kalb ve vicdanın nurlanmasını temine çalıştım. Fakat bütün bunlar Hz. Üstadın hizmeti yanında bir zerre bile olamayacağını sonradan öğrendim. Ama iş işten çoktan geçmişti. Vazifeme son verildi
“Uzun kış gecelerinde akrabalarımızdan yanında kaldığım Ahmed Dayının evinde sohbet eder, Risalelerden okurduk. Vazifeye başladığım iki ay olmuştu. Bir Cumartesi okulu tatil edip, bazı talebelerle çarşıya iniyorduk. Kasabaya yaklaştığımızda jandarma ve polisle dolu bir jip önümüzden geçti. ‘Kimbilir nerede vukuat olmuş da bunlar oraya gidiyorlar’ dedik. Meğer vukuatı yapan bizmişiz. Bizim menzilimizi basmaya gidiyorlarmış. ‘Sen misin büyük Üstadın davetine icabet etmeyen, kaderin adeletine bak da gör’ dercesine ehl-i dünyanın tazyikiyle muvakkat vazifemize son verilmek istenildi. Nihayet valilik emriyle vazifemize son verildi.“Hâdise şuydu: Diyarbakır Öğretmen Okulunda okuyan bir arkadaşa küçük Tarihçe-i Hayat’tan göndermiştim. Orada arama yapmışlar. Arkadaş kitabı benden aldığını söylemiş ve adresimi vermiş. Bunun üzerine harekete geçilip, kaldığım evde birkaç Risale zabtederek, savcılığa çıkıp, bu kitapların yasak kitaplar olmadığını, hem yakında Rize Ağır Ceza Mahkemesinin iade ettiğini, binaenaleyh kitaplarımın geri verilmesini istedim. Savcılık sorgu hâkimliğine intikal ettirdi. Sorgudan men-i muhakeme ile kitapları tekrar geri aldım. Tabii bunlar yukarıda bahsettiğim gibi basit sebeblerdir. Bence esas sebep Üstadın davetine icabet etmememdir.Bu sefer büyük Üstadın Tarihçe-i Hayat’ı basılıyordu. Onu gören, Onu bilen, Onu tanıyan ve hizmetinde bulunan sadık talebeleri Aziz Üstadlarının tarihçe-i hayatını, meslek ve meşrebini kaleme almışlar. Risale-i Nur’un müellifini yüksek vasıflarını nazara vermek istiyorlardı. Hazret-i Üstad ise kendi hususî hayatı ile ilgili çoğu yerleri çıkarmış ve nazarları tamamiyle Risale-i Nur’a tevcih ettirmişti. O, ‘Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum, herşey Risale-i Nur’a aittir’ düsturunu benimsetmeye çalışıyordu ve bu açıdan meseleye bakıyordu. Risalelerden yazdığı hakikatleri önce nefsinde tatbik etmeyi bilen ve her haliyle yaşayan Aziz Üstadın bu Tarihçe-i Hayat’ı tab edilirken Üstada ait fotoğrafların esere girip girmemesi bahis konusu oldu. Şark’tan bir kısım talebeleri fotoğrafların girmemesi taraftarıydılar.
“Eserin baskısı hitama erince yine ciltletmek için Ankara’dan İstanbul’a götürdük. İlk ciltlenenlerden bir miktar alıp o zaman Emirdağ’da bulunan Hazret-i Üstada götürdüm. Büyük bir memnuniyetle karşıladı. Kitabı eline alarak biraz karıştırdı. Ve bana dönerek:
“Bu kitap kaç panganottur’ diye sordu.
“Yirmi beş liradır efendim’ dedim. O zaman Üstad:
“En az kırk panganot olmalı… Çünkü ucuz olan ucuz bakar. Hem burada Eski Said’in resimleri de yok’ (niye konmadı mânasında) diye bazı tavsiyeler de bulunduktan sonra Asâ-yı Mûsa’dan bir miktar ders okuttu. Sonra müsaade isteyip ayrıldım. O anda hizmetinde rahmetli Zübeyir Ağabeyle Ceylan Ağabey vardı. Bir müddet onların yanlarında kaldım. Ayrılırken Mustafa Acet’e yeni yazdırılan ‘Hizbü’l Envar-ı Hakaik-ı Nuriye’yi bastırmak için alarak İstanbul’a getirdim.
“Ankara’da Tarihçe-i Hayat’ın baskısı bitince İstanbul’a geldim.Neşriyat işini İstanbul’a aldık
“Ben Ankara’da iken bizim Fırıncı Ağabey, Üstad Hazretlerinin ziyaretine gider. Üstad ona ‘Ankara, Samsun, Antalya çalışır, İstanbul uyur’ mânâsında ikazda bulununca, derhal harekete geçerler ve ilk olarak Mesnevi-i Nuriye’yi tab ederler.
“O tarihlerde Risale-i Nur’un neşriyatı Samsun’da ve Antalya’da da devam ediyordu. Hattâ Üstadı Isparta’da bir ziyaretimde Mustafa Ezener’e yardım için beni Antalya’ya gönderdi. Hutbe-i Şamiye tashihini bitirdikten sonra tekrar Üstadı ziyaretimde: ‘Kardeşim Risale-i Nur’lar küfrün belkemiğini kırmıştır. Artık doğrulamaz’ buyurmuşlardır. Zübeyir Ağabeye, ‘Bu benim misafirimdir’ deyip kendi yemeğinden bana bir miktar ikramda bulundular ve Ceylân Ağabeye dönerek, ‘Şimendifer parası ne kadar?’ diyerek bilet parasını verdiler.“Bu defa neşriyat işlerini İstanbul’da yapmaya başladık. Hazret-i Üstad, Risalelerin süratle çıkmasını istiyor ve bir an önce milletin istifadesine sunulmasını arzu ediyordu. Zaten tek maksadı insan olarak dünyaya gelen zişuurların saadet-i ebediyeye nail olmaları için tahkiki imanı kazanmaları ve bu suretle Cehennemden kurtulmaları idi. Onun yüksek şefkati, aziz ruhu ve ism-i Rahîm’e mazhar olan asîl şahsiyeti düşmanlarına beddua etmekten bile kendini men etmiş, onlara iman nasib etmesini dileyerek zamanımızın Sıddîk’ı olmuştu.Üstadın vefatından sonra hizmetlerimize İstanbul’da devam ettik. Çok az kişi olmamıza rağmen hizmete devam ediyorduk. Kirazlımescit’te 3-5 kişi kalıyorduk. Bazen lâhika mektuplarını okurken “Bir gün gelecek dünya bu kitapları okuyacak” diyordu Üstad. Biz hayal bile edemiyorduk bunu. Anlamıyorduk. Bütün dünyanın bu kitapları okuyacağına bir türlü ihtimal veremiyorduk. Koca İstanbul’da üç-beş kişiyiz o zaman. Ama zaman geçtikçe işler değişti tabiî…
Birkaç hatıra anlatayım. 1960 ihtilâlinden sonra hiçbir matbaada kitap basamaz olmuştuk… Fırıncı Ağabeyle “Risale-i Nur Sönmez” diye dikkatle yazdık. Risalelerin kapağını lastik mühürle bastıralım dedik ki düzgün çıksın. Cağaloğlu’nda bir lastik mühürcüye gittik. Adam Bediüzzaman ismini görünce korkusundan bizi dışarıya attı. “Risale-i Nur Sönmez, Bediüzzaman Said Nursî” yazıyor. İmkânı yok, adamlar kapağa bir türlü lastik mührü yapmıyorlar. Bu sefer biz “Bediüzzaman Said Nursî” demedik de bir çok isimler sıraladık. Uzun bir lastik mühür. Okunmaz, harflerden ibaret. Harfleri kestik, uhuyla yapıştırdık, yine “Risale-i Nur Sönmez” yazdık. Hiçbir matbaa Risale-i Nurları basmıyor. Fırıncı Ağabeyle karar verdik. “Harf alalım. Sayfa sayfa risâle basalım” dedik. Harfleri aldık ama o öyle kaldı. Sonra Sinan Matbaasına gittik. İhtilâlde 27 günde Tarihçe-i Hayat’ı 1. hamur kâğıda orada bastık. Allah razı olsun, erkekmiş, “Ben basacağım” dedi ve bastı. Fakat Talat Aydemir hava kuvvetlerini havalandırmıştı. Ondan sonra Sinan Bey evinden telefon ediyor: “Sakın çıkmayın, ihtilâl oldu, orada kalın.” Böyle anılar var.
Elhamdülillah o ağır şartlar içerisinden bugünlere geldik. Polisler hergün kontrol için Kirazlımescit’e sabah kahvaltısına gelirlerdi. Bazan kahve, bazan çay içerlerdi. Sohbet ediyorduk, adamlarla ahbap olmuştuk. Birgün yine bir risâle teksir ettik. Kapak bu sefer daha güzel olsun diye bir matbaayla anlaştık. Meğer Halk Partili imiş. Bediüzzaman ismini görünce hemen polise haber vermiş. Ondan sonra kapak bitmiş. Ben alacağım tabiî. Polise demiş ki: “Bize gelecek.” Neyse gittik, polisler “Kapakların içi nerede?” diye soruyor. “Evvela kapakları basacaktık” dedik. Neyse, başkomiser beni çağırdı: “Oğlum seni mahkemeye vereceğim. Fakat beraat edeceğini de yüzde yüz biliyorum. Merak ettiğim bir husus var—zapta geçirmek için değil—bir vatandaş olarak soruyorum. Bediüzzaman ne yapmak istiyor, fikri gayesi nedir?” Ben de “Allah rızası için iman, Kur’ân vs.” anlattım. İmkânı yok, ben ne dersem inanmıyor. O zaman 1. Şube en üst katta bir yerdeydi. Köprü görünüyor. Gayemizi ifade etmek için “Şuraya bak, şu insanları görüyor musun? İşte o insanların hepsi kabre girdikleri zaman imanla girsinler” dedim. “Olmaz, olmaz, Bu iş parasız olmaz, bedavaya hizmet mi olurmuş. Benim aldığım maaş 15 günde bitiyor. Senin maaşın ne? Nasıl geçiniyorsun? ” dedi. İktisat, şu, bu… İnanmıyor adam. Bilmiyor ki bir zeytini dört lokmayla yiyoruz. “Anlaşıldı, sen söylemiyorsun, ben söyleyeceğim” dedi. Aynen böyle: “Said Nursî çok zekî ve kurnaz bir insan. Bugün ülke çapında beş yüz bin-bir milyon talebesi var. Bu durmaksızın büyüyor. Üç sene sonra al sana bir yekûn. Ya bir inkılap, ihtilâl ya da bir seçim. Hemen başa geçeceksiniz. Sen geleceksin, benim başımı keseceksin. Bunun için hükümet sizin peşinizi bırakmıyor.” “Risale-i Nur’da böyle bir şey yok” diyorum, inanmıyor. Bu derece korkuyorlar. Cehaletten geliyor bu tabiî. İşte hizmet buralardan bugün bu seviyeye geldi. Şimdi Risale-i Nurların dünyaya yayıldığını görüyoruz. Düşünün bir kere Filipinler tâ nere? Filipinli öğretmen 8. Söz’le Müslüman oluyor. Thomas Michel lâhikalardan hangisini açarsan hepsini biliyor. Çünkü “Sempozyumda konuşurken biri sual sorar da cevap veremezsem ayıp olur diye hepsini okudum” diyor. Kadının biri rüya görmüş. Rüyasında Üstad “Thomas Michel Hıristiyan Nur Talebelerinin birincilerindendir” demiş. Evet tek Allah’a iman etti mi, Hz. Muhammed’e peygamber dedi mi, işte Lailaheillallah Muhammedün Resûlullah demektir bu. İlle Arapça söylemesi gerekmez.
Üstad ne demişse mutlaka zamanı gelince çıkmıştır, çıkacaktır. Bunun misalleri çoktur. Bir zaman Şeyh Sanan Tepesi’nde ufka doğru bakarken Rus polisi yanına gelmiş, “Nereye bakıyorsun?” diye sormuştu. “Medresemin planını çiziyorum” demişti Üstad. Rus Polisi “Nerelisin sen?” deyince, “Bitlisli’yim” demiş. “Burası Tiflis” deyince “Bitlis Tiflis kardeştir” demişti Üstad. Bundan 10-15 sene evvel belediyeler birbirini kardeş şehir ilân ettiler. Orada medrese de açılmıştır.
Biz tarihini bilmiyoruz, acele ediyoruz. Üstad ne demişse olmuştur. Hiç zerre kadar şüphemiz olmasın. Muhakemat’taki bölümü biliyorsunuz: “Hem de bilâperva olarak ilân ederim: Beni geçmiş asırların efkârına karşı mübarezeye heyecan ve şecaate getiren ve yüzer senelerden beri sevkü’l-ceyş ile kuvvet bulan hayalat ve evhamın müdafaasına beni gayrete getiren itikadım ve yakînimdir ki, hak neşv ü nemâ bulacaktır—eğer çendan toprakta gizlense… Ve taraftar ve mültezimleri muzaffer olacaklardır—eğer çendan zaman ve zeminin merhametsizliğinden, az ve zayıf olsalar… Hem de itikadımdır ki: İstikbale hüküm sürecek ve her kıtasında hakim-i mutlak olacak, yalnız hakikat-i İslâmiyettir.”
Üstad bir bahar gelecek diyor. Her kışın bir baharı olduğu gibi insanlığın da olacak inşallah.26 Ocak 2009: 12:14 #728157Anonim
1933’te Rize’nin Pazar Hisarlı köyünde doğan Birinci 3 Nisan 2007 tarihinde tedavi gördüğü hastanede vefat etmiş, cenazesi Eyüp Sultan Mezarlığı’nda, Bediüzzaman’ın talebelerinden Bekir Berk ile Zübeyir Gündüzalp’in yanına defnedilmişti.
NAMAZLARINI VAKTİNDE KILARDI
Cenaze namazının ardından Mustafa Sungur ve Mehmet Fırıncı merhum Birinci ile ilgili kısa konuşma yaptılar. Konuşmalarında Birinci’nin en büyük özelliğinin iman hizmetlerinde bitmeyen aşkı ve namazları vaktinde kılması olduğunu ifade ettiler. Hangi şartlarda olursa olsun ezan okunur okunmaz namazı eda etmekle tanınan Birinci’nin vefatından önce de son namazını ezan okunur okunmaz kıldığına dikkat çektiler.
O TEK BAŞINA BİR HAYAT YAŞADI
Mehmet Emin Birinci’nin, hayatını Risale-i Nur’ların neşrine adadığını söyleyen Said Nursi’nin talebelerinden Mustafa Sungur, “O tek başına bir hayat yaşadı. Şimdi Rahmet-i Rahman’a kavuştu. Onun çalışmaları aynen devam ettirilecek. Bu hizmet sürdürülecektir.” dedi. Yakın arkadaşlarından Mehmet Fırıncı, ise “En önemli özelliği ezan okununca ‘haydi namazımızı kılıp işimize sonra devam edelim’ diyerek çevresindekileri namaza teşvik etmekti.” dedi.
SEKERATTA ABDEST ALIR GİBİYDİ
Cenaze namazından önce Birinci’nin son anları hakkında bilgi aldığımız, Dr. Said Çeleğen şunları kaydetti: “Sabah saat 09.00 sularında sekerât dediğimiz ölüm moduna girdi. Şuurunu kaybetmişti. Ama dudakları, dua eder gibi sürekli kıpırdıyor, ‘Allah’ diyordu. Öğle ezanı okunmadan önce, yattığı yerde abdest alır gibi yaptı. Sonra ezan okununca namaza durur gibi hareketlerde bulundu. Böylece ruhunu teslim etti.”
HEP NAMAZIN ÖNEMİNE DEĞİNİRDİ
Hastanede yattığı müddetçe, tıpkı sağlığında olduğu gibi namazı vaktinde kılmaya özen gösterdiğini belirten Dr. Çeleğen, gelen ziyaretçilerine de hep namaz konusunda tavsiyelerde bulunan biri olarak Birinci Ağabeyin, ezan okunurken ve namaz kılarken vefat etmesinin oldukça dikkat çekici olduğunu kaydetti.26 Ocak 2009: 12:14 #728158Anonim
Sekeratta namaz kılan kahraman 04/04/2007 –
DR. VELİ SIRIM – MORALHABER “Sabah saat 09.00 sularında sekerat dediğimiz ölüm moduna girdi. Şuurunu kaybetmişti. Ama dudakları, duâ eder gibi sürekli kıpırdıyor, ‘Allah’ diyordu. Öğle ezanı okunmadan önce, yattığı yerde abdest alır gibi yaptı. Sonra ezan okununca namaza durur gibi hareketlerde bulundu. Böylece ruhunu teslim etti.”
Bu ifadeler Üsküdar Hospital Türk başhekimi Dr. Said Çeleğen’e ait. Böylesine kutlu ve ibretlerle dolu vefatın kahramanı ise Bediüzzaman Said Nursi’nin yakın talebelerinden Mehmet Emin Birinci. Herkesin diline ve gönlüne “Birinci” olarak yerleşen “Birinci Ağabey.”
Tıpkı 80 yıla yaklaşan ömrünü iman ve Kur’an hizmetinde geçiren Üstad Bediüzzaman gibi, o da “İman”dan sonra en büyük hakikatin “Namaz” olduğunu vücudunun bütün zerreleriyle, ruhunun bütün hisleri ve latifeleriyle hazmetmişti. Namazı meleke haline getiren bir kahramandı. Şuurunun tamamen kapalı olduğu bir anda dahi öğle ezanı okunmasından hemen önce abdest hareketleri yapacak; ezan okunur okunmaz da yine hareketleriyle namaz kıldığını dışa yansıtacak kadar bir “Namaz Kahramanı”ydı.
Kim bilir, belki fani ve elemli beden elbisesini çıkarıp ebedî ve bakî Cennet hullelerine bürünmeye hazırlandığı o anlarında, son saniyelerinde dahi, Cenab-ı Mevlâ böylesi büyük görevi ihmal etmemesini sağlamıştı.
Birinci ağabey, 3 Nisan 2007 Salı günü, tedavi gördüğü hastanede işte böyle bir tabloyla Hakk’ın rahmetine kavuştu. Ebedî âlemlere, sonsuz Rahmetlerin tecellî ettiği Cennet bahçelerine… İnsanlığa Mi’racdan namaz hediyesiyle dönem Fahr-i Âlem Muhammed aleyhissalâtü vesselama.
Mehmed Emin Birinci ağabeyi az da olsa tanıma imkânı bulan herkesin zihninde yer eden en önemli özelliği hiç şüphesiz Namaza gösterdiği azami hassasiyet ve itinaydı. Namaza, özellikle de vaktinde kılınmasına öylesine titizlik gösteriyordu ki… Onu görünce veya onun adı anılınca akıllara hemen Namaz geliyordu. Namazı zamanında kılmak geliyordu. Namazı tadil-i erkanla kılmak geliyordu. Hattâ namazı namaz takkesiyle kılmak geliyordu.
Vefatından bir süre önce kendisini ziyaretimizde söylediği şu sözleri işte bu titizliğin numunesi ve yansıması olarak zihinlerimizde yer etti:
“Namazlarınızı vaktinde kılın. İkindi ezanı okununca, ‘akşama iki saat var’ demeyeceksiniz. İlk vaktinde kılacaksınız.”
Bu nasihatleri sadece bize değil, hastalıkların sıkıntıları içinde olmasına rağmen kendini ziyarete gelen hemen herkese bıkmadan, usanmadan, çekinmeden söylüyor, dile getiriyordu.
“Sağlığınız nasıl?” sorusuna, “Elhamdülillah iyiyim” cevabını verdikten sonra, “Çok şükür abdestimi alıyorum, namazımı kılıyorum” diyerek, bu en önemli görevi, yine istediği şekilde yerine getirebilmenin sevincini dile getiriyordu.
Ağır hastalıkları sebebiyle kendinden geçiyor, şuuru açıldığında doktoruna sorduğu ilk soru namaz vakti oluyordu. Bizim belki parmaklarımızı bile kımıldatmaktan aciz kalacağımız rahatsızlıklara aldırmıyor, abdestini ayakta, kendi başına alıyor; namazlarını yine ayakta kılmaya çabalıyordu.
Birinci ağabeyin tariflere sığmayan namaz aşkı, yoğun tedavi uygulamalarına başlamadan önce de kendisini gösteriyordu. Eğer kendindeyse, tedavi öncesi doktor beyle bir tür zaman pazarlığı yapıyordu. Tabii yine namaz vakitleri bu pazarlığın en önemli unsuru oluyordu. Örneğin, öğle vaktinin girmesi öncesi veya sonrasına göre sıkı sıkıya tembihlerde bulunuyordu.
Hastahane çalışanlarının “Mehmed amcasıydı.” Onlara her fırsatta namazdan bahsediyordu. Namazlarını aksatmamalarını, vakit girer girmez namazlarını kılmalarını tavsiye ediyordu. Buna dair Risale-i Nur’dan nasihatlerde bulunuyordu.
Bir cümleyle ifade etmek gerekirse, Birinci ağabey son nefesine kadar “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz!” hadis-i şerifinin çok canlı bir örneği oldu.
Birinci ağabey, sekeratında dahi namaz kılacak kadar bir iman ve İslâm kahramanıydı.
Hayatı Namazdı. Namazı hayat oldu. Namazı yaşadı. Namazı dâvâ edindi.
Yaşayan bir namaz timsali oldu.
Geriye birbirinden ibretli namaz hatıralarını miras bırakıp, namazın ve kulluğun ebedî âlemlerdeki yansımalarını müşahede etmek üzere aramızdan ayrıldı.
Soyadı gibi, “Birinci” ağabeydi.En büyük duamız ise, “Sonuncu” da olsak saadet-i ebediyenin yaşanacağı âlemlerde onun yanında yer alabilmek.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.