• Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Yazar
    Yazılar
  • #649255
    Anonim
      Biri Seninle Hidayete Gelse


      Dr. Yusuf KARAÇAY

      “Cenab-ı Hakk’ın, birini senin vasıtanla hidayete getirmesi,
      senin için, güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha hayırlıdır.” (Hadis meali)

      NEDEN TEBLİĞ?

      Allah dileseydi, herkese ayrı ayrı da indirebilirdi Kur’ân’ı. Ama sadece bir elçi seçilip ona vahyedilmesi, diğer insanların da o kaynak vasıtasıyla hidayete davet edilmesi, tebliğin dinî hayatta ne derece gerekli ve temel bir şart olduğunu gösterir.

      Hele Peygamber(a.s.m.) görevini yapıp ebedî âleme gitmiş olduğuna göre, o görev artık sizin-bizim omuzlarımızda değil midir? Topu başkasına atmayalım. Özellikle de gerçeklerin perdelendiği, gafletin hâkim olduğu bu ahirzamanda, her bir mü’min Allah’ın adını yüceltmekle görevlidir.

      Kaldı ki, bugün bildiğiniz gerçekleri siz de bir tebliğ sayesinde öğrenmediniz mi? Bu ister bir sohbet olsun, ister bir kitap veya dergi, isterse de hal diliyle yapılan bir tebliğ. Yoksa rüya ile mi hidayete erdiniz? Size yapılan iyiliği siz de başkalarından esirgemeyin. Duha suresinde geçtiği gibi: “Yolunu şaşırmışken seni hidayete erdirmedik mi? (Öyleyse) soranı geri çevirme.”

      DOSTÇA VE
      ŞEFKATLE YAKLAŞMAK

      Aslında tebliğ, insanın yaratılışında var olan hemcinsine şefkatin doğal bir sonucudur. Bizi bu dünyaya kim ve neden getirdi? Şu muhteşem kâinatın sırrı nedir? Burada ne yapmamız bekleniyor bizden?” gibi her insan için temel olan soruların cevabını bulmuş birisinin, bulduğu cevapları diğer insanlarla paylaşmasından daha doğal ne olabilir? Sizin aç ve muhtaç kalbinize gıda, beyninizi kıvrandıran sorulara cevap, manevî hastalıklarınıza da şifa olan gerçekleri öğrendiyseniz, manen aç, şaşkın ve hasta olan insan kardeşlerinize bunları aktarmanız gerekmez mi?
      Bu insanî şefkatin doruklarındaki Bediüzzaman, başkalarının imanını kurtarmak için cehenneme bile girmeye razı olduğunu söylemiş. Biz cehenneme değil ama, biraz zahmete girmeye razı olsak?

      İHTİYACINI HİSSEDENE BİLDİRMEK

      Duha sûresindeki “Soranı geri çevirme” emrinde saklı olan, Abese sûresinde ise açıklanan ve Risale-i Nur’da “Biz müşterileri aramayız, müşteriler yalvarmalı” şeklinde özetlenen önemli bir prensip vardır:

      Karşınızdaki, en azından dinlemeye istekli olmalıdır. Zaten bir insan istekli ve hazır değilken yapılan tebliğ, su üstüne yazı yazmak gibi olur.

      Düşünün: İştahı olmayan ya da mide hastası birisine zorla yemek yedirmek, nasıl bir eziyettir! Midesi bulanır, güzelim yemekler bile ona iğrenç gelir. Aynen bunun gibi, iman hakikatlerini, ihtiyacını hissetmeyen kişilere anlatmak da öyle ters teper. Kıymeti de bilinmez zaten. Hele karşıdaki anlattıklarınızı önemsemezken siz alttan alıp yalvarırcasına ısrar ederseniz, meşhur bir benzetmeyle, ‘öküzün boynuna gerdanlık takmak’ gibi olur bu.

      Kendi hayat öykümde, ben hazır ve hevesli değilken yapılan davet ve tavsiyelerin bir kulağımdan girip diğerinden çıktığını bizzat yaşadığım gibi; kendim ihtiyacımı hissedip aradığımda da, karşı tarafın nazlanmasına karşın, zorlaya zorlaya aradığımı bulmuştum. O yüzden “İhtiyacını hisseden arar, sorar; biz saklanmayalım ve susmayalım yeter” derim hep.

      YA DA EN ÇOK SALDIRANA ANLATMAK

      İhtiyacını hissedene tebliğin tam zıddı (gibi görünen) bir nokta daha vardır. O da, ‘en çok itiraz edene anlatmak’tır. Bediüzzaman’ın “O zât müşteridir ki ilişmiş, müşteri olmayan lâkayt kalır” tesbitindeki anlam da budur. Anlattığınız konularla fazla ilgisi olmayan, sizi yarım kulakla dinleyip ‘hı hı’ diyen birinden ise, söylediklerinize heyecanla itiraz eden, ilgili-ilgisiz yerlerde lâf çarpan birisi, tebliğe daha muhtaç ve hazırdır aslında.

      Bu tavrı şu anlama gelir genellikle: “Bu konular kafamı kurcalıyor, hatta arada inanasım da geliyor; ama çelişki yaşıyorum, şüphedeyim. Şimdiki fikrimin doğruluğunu savunmaya ihtiyacım var.”

      Böyleleri, o yerli-yersiz saldırılarıyla kendi içlerindeki sorulara karşı kendilerini ikna etmeye çalışmaktadırlar yani. Ve bir kabul ettiler mi de, tam yapışırlar. Hz. Ömer’in (r.a.) ‘imana beş kala’ tam zıddı bir çizgide militanlaşması tesadüf değildi.

      MUHATABIN SEVİYESİNE GÖRE TEBLİĞ

      Ata et, aslana ot atılmaz. Birine şifa olan bir ilaç, diğer birine aksi tesir yapabilir, bilirsiniz. Herkese anlayışına, kişiliğine ve seviyesine göre anlatmak lâzımdır. Ve buna, sadece seçilecek konu değil, anlatım şekli, hatta kullanılan dil için de dikkat etmek gerekir.

      ABD’de sokak serserileri için hazırlanmış bir İncil duymuştum. İfadeler o kişilere uygun biçimde düzenlenmişti: “Tanrı dedi: ‘Oh, hayır! İyice azıttı bunlar. Bu pisliklere ne yapacağımı bilirim ben. Hey dostum (İsa)! Bak bana! Onların serseriliği kimin umurunda ha? Canları cehenneme!’”

      Bu denli aşırıya kaçmak gerekmez ama, ‘yanıt’tan başka kelime bilmeyen bir gence de, ‘elcevap’ diye başlayan cümleleri hiç açıklamadan aynen okumak, pek mantıklı olmasa gerektir. ‘Küçüklere Küçük Sözler’ diye bir mantık daha var. ‘İnsanlara akıllarına göre hitap etmek’ Peygamber tavsiyesidir zaten.

      ÖRNEK VE BENZETMELERLE ANLATMAK

      Bu bahsin devamı olarak, akla yakınlaştırmanın en pratik bir yolu, örnek ve benzetmelerden faydalanmaktır. Akıl, ilk anda kavranması zor olan yüksek ve derin gerçekleri benzetme ve örneklerle çok daha kolay anlar. O yüzden, Kur’ân’ın belki de en sık başvurduğu yol budur. Kur’ân’da, “Onların misali şuna benzer…” diye başlar çoğu bahis. Ve hadis kitaplarına bakarsanız, Peygamberimizin de (a.s.m.) bu yöntemi ne kadar çok kullandığını görürsünüz. Mevlânâ ve Sadi gibi pek çok İslâm büyüğü de tavsiyelerinin çoğunu örnek hikayeciklerle anlatmıştır nitekim.
      Ve günümüzde hızlı öğrenme ve hafızayı güçlendirme üzerine icat edilen yöntemlerin de çoğu, dikkat ettiyseniz, benzetme, hayal etme ve hikaye oluşturma üzerinedir. Zaten, dinî sohbetlerde, soyut kavramlar üzerine kurulan uzun cümleleri dinlerken uyuklamaya başlayan zihinlerin “Şu temsilî hikayeyi dinle!” ifadeleri ile uyandığını siz de görmüşsünüzdür. Bu kolaylıktan faydalanmak lâzım.

      ÖNCE NEFSİNDEN BAŞLAMAK

      Dinleyeni esas uyandıran ise, anlatanın uyanık olmasıdır. Yani, anlattığı gerçekleri önce kendi âleminde yaşamış, yaşadığını anlatan bir kişinin sözleri, iksir gibi etki eder. Dilden çıkan söz ancak kulağa girer; ama kalpten çıkan söz tâ kalbe kadar işler. Bunun için de önce kendi nefsini ikna etmek lâzımdır.

      Nitekim, ilk inen sûre (Alâk) “Oku!” diye başlar, bilirsiniz. Ve dördüncü sûrede (Müddessir) “Kalk ve uyar!” emri verilir. Bu iki sûrenin inişleri arasında da üç yıl geçmiştir. Bu da gösterir ki, önce okumak, kendisi için okumak, nefsini tedavi etmek, ancak ondan sonra başkalarına yönelmek lâzımdır. Zaten, nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez. Kendi hasta olan, başkasını tedavi edemez. Hatta, bazen nasihati damara dokunur, ters teper. Hazmedilmeyen ilim, başkalarına telkin edilmemelidir yani.

      İyi de, kim çıkıp da, “Ben nefsimi ıslah ettim, tamamdır” diyebilir ki? O zaman hiç mi tebliğ yapmayacağız? Bu açmazın çözümü, hazmettiği kadarını anlatmak, geçtiğiniz aşamaları paylaşmaktır. Meselâ, siz Allah’ın varlığı, ahiretin geleceği konularında ikna olmuşsanız, ama namazınızı düzgün kılamıyorsanız, başkalarına da ancak Allah’ı, ahireti anlatabilirsiniz demektir—namazı, niyazı değil. Hem böylece, hadiste de geçtiği gibi, başka yönlerden açılardan günahkâr bile olsanız, bu dine hizmet edebilirsiniz.

      TEKRAR ETMEK, BAZEN DE SUSMAK

      Tebliğin bir gereği de tekrarlamaktır. Öğrenmenin temeli tekrardır zaten. Tekrar edildikçe fikirler zihinde yerleşir. O yüzden bir-iki girişimle sonuç elde edilmeyince pes etmemek, gayretle devam etmek lâzımdır.

      Ama, yeri gelince susmayı bilmek de gerekir. Özellikle gururlu, aktif ve bencil kişilerin birebir sohbetlerde karşısındakinin söylediklerini kabulde zorlandıkları çok görülür. Böyle kişilerin zihnine—benzetme yaparsak—bir tohum atıp birkaç kez de suladıktan sonra, çimlenmesi için kendi hâline bırakmak lâzımdır. Sizinle konuşurken kabul etmediği fikirler, yalnız kaldığında vicdanında yer edebilir zamanla. Yani, bazen susmak, karşıdakini insafa getirip kabulü kolaylaştırır.

      Zaten, tebliği bir tür terapiye benzetirsek, bir hafta boyunca her gün yapılan terapiden ise, haftada bir yedi hafta süreyle yapılan terapi daha etkilidir. Zira, aradaki boşluklarda anlattığınız fikirler sindirilme şansı bulur. Bir insanın hayat görüşünü bir haftada kökünden değiştirmesini beklemek fazla iyimserliktir. Bırakın, hazmetsin biraz.

      ZORLAMAMAK

      80’li yıllarda arkadaşlarla yaptığımız sohbetleri hatırlarım. “Hipnozla, telkinle vs. öyle anlatalım ki, kimse reddedemesin” türü hayaller kurardık o sıralar. Oysa, bizim görevimiz mutlaka kabul ettirmek değil; sadece, güzelce bildirmekten ibarettir. Yani, ‘akla kapı açmak, ama seçme hakkını elinden almamak.’

      Zaten, Allah isteseydi gökyüzüne yıldızlarla “Lâ ilâhe illallah” yazar, ya da tüm insanlara rüyayla bile hidayet ederdi. Oysa iman, kişinin seçme gücüyledir. Tâ ki, lâyık olanlar kabul etsin; kömürle elmas birbirinden ayrılsın. Hem, cennet ucuz değildir, mühim fiyat ister. O yüzden “Ne yapsak, nasıl anlatsak da herkes kabul etse?” demek de hatadır,İllâ kabul et! Bak. ne kadar güzel hakikatler!” demek de.

      Nitekim, nice peygamberler gelmiş ki, mucize bile gösterdikleri halde, birkaç kişiden başka inananları olmamıştır. Âyette de “Sen sevdiğine hidayet edemezsin. Ancak Allah’tır ki, dilediğine hidayet eder” buyurulmamış mıdır? Öyleyse, bize ne oluyor ki? Görevimizi güzelce yapalım, sonucu ise Allah’a bırakalım.

      Gâşiye sûresinden: “Hatırlat! Sen ancak bir hatırlatıcısın; zorlayıcı değil…”

      KOLAY BIR YÖNTEM

      Yukarıdaki âyetin biraz tersine giden, yakaladıkları insanların ağzından girip burnundan çıkan, zorlayıp sıkıştıran arkadaşlarım vardı. Samimiyetlerine diyeceğim yok. Başarıları da o samimiyet sayesinde olurdu zaten; o yöntem sayesinde değil. Oysa tebliği zorlama bir tarza çevirmemek, gündelik hayata sinmiş doğal bir şekilde yapmak çok daha kolaydır.

      Zaten, sıradan sohbetlerde hiç renk vermeyen, meselâ “Neden içki içmiyorsun?” sorusunu “Sağlığa zararlı” diye cevaplayan, ama tenhalarda yakaladığı kişilere fısır fısır birşeyler anlatmaya çalışanlar, en azından şu havayı vermiş olurlar: “Bu inanç normal hayata pek uymuyor herhalde. Ya da, davasından emin değil.”

      Oysa, gündelik sohbetlerimizde doğru konuşmayı başarsak, nice fırsatlar çıkar karşımıza. Meselâ, “İşler kesat” diyen birisine, “Haklısın. Hâlâ kriz sürüyor, dolar da fırladı. Ne olacak bu memleketin hâli?” demek yerine, “Ben şikayetçi değilim. Zaten burası imtihan dünyası. İyisiyle kötüsüyle geçip gidiyor. Esas, ahirette ne yapacağız, onu merak ediyorum” demek daha güzel olmaz mı? Belki o da sizden böyle bir cevap bekliyor?

      HİSLERİ İŞE KARIŞTIRMAMAK

      Tebliğ, adı üzerinde, bildirmektir—tartışmak değil. Herhangi bir konunun sohbeti esnasına karşınızdaki kişi sizinle tartışma havasına girerse, aman dikkat, damarına basmayın. Zira tartışma, kişinin hislerini devreye sokarak kendi fikrini savunmasına ve gerçeği görse de reddetmesine yol açabilir. Zaten, nefsânî hisler devreye girince, akıl izne çıkar.

      Tıbbın birinci kuralıdır: “Fayda veremiyorsan bile, en azından zarar verme.” Zıtlaşarak, damara dokundurarak, kişisel sürtüşmeler yüzünden kaçırılan o kadar çok kişi tanıdım ki…

      Böyle gergin durumlarda Yirminci Lem’a’daki prensibi hatırlamalı ve hatırlatmalısınız:

      “Eğer bir meselenin münazarasında, kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır. Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o münazarada bilmediği birşeyi öğrenmiyor, belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa; zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaatdar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip taraftar çıkar, memnun olur.”

      Bunun da ışığında, şahsen şöyle anlatmayı tavsiye ederim: “Ben Allah’a inanıyorum, çünkü şu şu gerçekleri gözümüzle görüyoruz. Bu böyleyse, böyle böyle olması gerekmez mi? Öyleyse, mümkün müdür ki, bu kâinat bir Yaratıcısız olması mümkün değil. İşte benim iman etmeme sebep olan deliller bunlar. Şimdi sen ne diyorsun; seni dinleyelim.”

      Nitekim Hz. Peygamberin Medine’ye İslâm’ı tebliğ için gönderdiği Mus’ab b. Umeyr’in, Evs kabilesinin reisi Sa’d bin Muaz’a karşı kullandığı üslup da aynen bu şekildedir: ‘İçlerindeki zayıfları kandırdığı’ suçlamasıyla yanına gelen Evs lideri Sa’d’a, Mus’ab, “Ben insanlara anlatırım. Onlar da, doğruysa kabul eder, yanlışsa reddederler. İstersen, sen de otur dinle. Doğruysa kabul eder, yanlışsa reddedersin” der. Sonuç: Sohbetin üzerinden bir saat bile geçmeden, Sa’d imana gelir.

      ÖNCE İMANA TARAFTAR ETMEK

      Şeytan da Allah’ı bilirdi; ama gururu onu isyana ve küfre sürükledi. Oradaki aldatıcı nefsânî lezzet kandırdı onu. Çoğu insan da böyledir. Aslında, bir harf bile kendi kendine olamazken, bu muhteşem kâinatın bir Yaratıcısız olamayacağını, zerre kadar aklı olan için için bilir. Ama bu imanı izleyen itaat, kulluk, keyfince hareketi bırakmak.. bazılarına güç gelir. Ve iman etmemek için inat eder. Lezzetini inkârda zanneder. Kendi adına yaşayıp, bir Yaratıcıyı tanımayıp, başına buyruk kalmakla mutluluğu bulacağını sanır.

      O yüzden, böylelerine iman esaslarını anlatmadan önce, imanın bu dünyada dahi gerçek huzuru ve mutluluğu kazandırdığını izah etmek lâzımdır. Böylece kişi “Keşke Allah olmasa” demekten “Keşke Allah olsa” noktasına doğru gelince, iman hakikatlerini kabulü çok daha kolay olur.

      Gençliğimde fakültedeki bazı arkadaşlarımı güvendiğim, bilgili büyüklerimin yanına sohbete götürdüğümde, kişi ateist bile olsa, önce “İman hem nurdur, hem kuvvettir” diye başlayan bahislerin okunması bana garip gelirdi. “Adam daha inanmıyor bile; oysa ona imanın faydalarını anlatıyor?” diye şaşırırdım. Ama, elde edilen sonuçlar beni daha da şaşırtırdı. Önce kalbi imana taraftar etmek, aklın kabulünü de kolaylaştırır zira.

      DELİL İDDİADAN AÇIK OLMALI

      Sıra iman hakikatlerinin izah ve isbatına gelince, bunu gözle görünen, herkesçe bilinen örneklerden hareketle yapmak lâzımdır. Kâinatın bir ucundan getirilen delillerle bu değirmen dönmez.

      Eskiden bir hocanın vaazını dinlemiştim. Ahireti şöyle isbat etmeye çalışıyordu: Yapılan araştırmalar göstermiş ki; kalbi duran—yani, bir anlamda ölen—ama sonra tıbbî müdahale ile geri getirilen hastalar, hemen daima, o süre içinde (1) tüm hayatlarını sinema şeridi gibi görmüşler, (2) sonunda da, ya huzur veren bir ışığa ya da korkutucu karanlıklara doğru gitmişler. (Bu tecrübeye ‘near-death experience’ deniliyor ve bu konuya değinen Flatliners isimli bir film de yapılmıştı. Belki izlemişsinizdir.) Hoca bunu öldükten sonra cennet ya da cehenneme gidileceğinin delili olarak anlatıyordu.

      Bir anlamda haklıydı da. Ama faraza o örnekle ahirete imanını kurtaran bir kişi, her an her yerde hatırlanması zor olan bu delili aklında tutabildiği sürece imanını koruyabilecek, bu örneği unuttuğu zaman ise “Sahi, ben ahirete neden inanıyordum? Bir araştırma vardı, ama neydi?” diyebilecektir.

      Oysa, mantıkça, delil iddiadan daha açık olmalıdır. İman esaslarını isbat etmenin en doğru yolu, gözümüzle gördüğümüz şeylerden hareketle görünmeyeni isbat etmektir. Kur’ân da böyle yapar zaten. Allah’ın varlığına, birliğine, ahirete delil olarak gökleri, yeri, ağaçları, hayvanları örnek gösterir. Böylece verilen örnekler hem kolay kabul edilir, hem de her an hatırlanıp kullanılabilir.

      ADIM ADIM İLERLEMEK

      Bir binanın önce temeli yapılır; perdeleri değil. Tebliğde de temel esaslardan başlamak, sonra adım adım ilerlemek şarttır. “Allah var, değil mi? Öyleyse başını ört ve namaz kıl” demek, çoğu zaman karşınızdakini kaçırmaktan başka bir işe yaramaz. Nitekim Kur’ân’ın inişinde de bir sıranın izlendiğini görürüz. Meselâ, ilk vahiy ile beş vakit namazın farz kılınışı arasında oniki yıl geçmiştir. Bu süre içinde insanlara önce Allah anlatılmış, sevdirilmiş, sonra ahiret ve diğer iman esasları yerleştirilmiş; ne zaman ki insanlar “Tamam, biz Allah’a iman ettik ve onu çok sevdik. Peki kendimizi ona sevdirmek için ne yapacağız?” demeye başlayınca ibadet farz kılınmış; en son aşamada da sosyal hayata dair kurallar gelmiştir.

      Zaten, meselâ kadere imanın anlaşılması bile, Allah’a hakkıyla imandan sonra mümkündür ancak. Allah’ın ‘zamanın dışında, ezelî ve ebedî, ilmi herşeyi kuşatan’ sıfatlarını tam bilmeyen birisine kader isbat edilemez ki. O yüzden, siz sırayı bozmayın.

      Tabiî, karşınızdakinin size sırayı bozdurması ihtimali de vardır. Siz Allah’ı anlatırken, “Kutuplarda nasıl namaz kılınır?” diyebilir. Hata edip o soruyu cevaplamaya kalkarsanız, bu kez “Peki, çok evliliğe ne diyorsun?” sorusu gelir ve bu sorular da hiç bitmez. Zira çoğu vesvesenin sebebi, temelin zayıf olmasıdır. Zaten temeli sağlam tutmamışsanız—kader örneğinde olduğu gibi—ayrıntılara dair verdiğiniz açıklamalar da anlaşılmaz ve kabul edilmez. O yüzden, davet edilseniz bile, siz minder dışına çıkmayın. “Onlara da geleceğiz; ama sırayla gidelim” deyin.

      VE, “BİRİNCİ SÖZ”

      Bahsettiğim yöntemlerin en önemlilerini birarada bulabileceğiniz bir yazıdan bahsedeceğim. ‘Risale-i Nur Külliyatının merkezi’ diyebileceğimiz Birinci Söz’den. Okuduğumuzda görürüz ki, tebliğde izlenmesi gereken yolun tüm ana prensipleri o kısacık bahiste gizlidir. Baştan itibaren göz gezdirelim isterseniz…

      Önce, Birinci Söz’ün öncesindeki girişte ima edilen prensipler:

      1. “Ey kardeş!”: Dostça ve şefkatle yaklaşmak.

      2. “Benden birkaç nasihat istedin.” Karşıdaki kişinin istekli olması.

      3. “Sen bir asker olduğun için, askerlik temsilatı ile.” Karşıdakinin seviyesine göre anlatmak.

      4. “…sekiz hikayeciklerle birkaç hakikati.” Örnek ve benzetmelerle akla yakınlaştırmak.

      5. “…nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç görüyorum.” Önce kendi nefsine hitap etmek. Başkalarını kendi ders arkadaşı gibi görmek.

      6. “Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim.” Tekrar etmek.

      7. “Kim isterse beraber dinlesin.” Zorlamamak.

      Ve Birinci Söz’deki dört temel prensip:

      8. “Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız.” Allah’ın adıyla ve O’nun rızası için anlatmak. Kişisel hislerini işe karıştırmamak.

      9. “…Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Tâ, şakilerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır…” Önce iman yolunun güzelliğini, dalâlet yolunun kötülüğünü gösterip nefsi imana taraftar etmek.

      10. “…Her şey Cenab-ı Hakk’ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç ‘Bismillah’ der…” Gözümüzle gördüğümüz delillerden hareketle iman hakikatlerini ispat etmek.

      11. “…O Mün’im-i Hakikî, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiyat ise, üç şeydir. Biri zikir, biri şükür, biri fikir’dir.” İbadete daveti sona bırakmak, yani sırayla gitmek.

      Bence en iyisi, siz bizzat Risaleleri okuyun. Bu zamanda izlenecek en güzel tarzı orada bulursunuz.
      yusufkaracay@yahoo.com

      #728811
      Anonim

        nasıl tebliğ edilmesi gerektiği adım adım ve açıkca anlatılmış Allah cc razı olsun

      2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.