• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #649917
    Anonim

      Isparta’da ki ilk hedefimiz Üstadımızın uzun müddet kaldığı evi ziyaret etmek. Bu amaçla erken saatlerde yöneliyoruz bu nurlu eve. Üstadın evini daha önce ziyaret etmeyen kardeşlerimiz coşkuyla gidiyorlar. Üstadın eşyalarını ve evdeki odaları gezdikten sonra müsait bir odaya geçip Risâle-i Nur dersi yapıyoruz.

      Evde en çok dikkatimizi çeken ise bir iktisat abidesi olan Üstadın yamalı cübbesi. “Üstadımız yaşamadığını yazmamış” derken aklımıza İktisat Risâlesi geliyor. Üstadımıza son yıllarında hizmet etmiş emektar arabasını da gördükten sonra Isparta’nın güzide mesire yerlerinden olan Gökçay’a gidiyoruz. Isparta’ya hakim bir tepede kurulu ağaçlarla bezenmiş, rengârenk çiçeklerle süslendirilmiş bu asûde mekânda bir müddet dinlenmek bizi kendimize getiriyor.

      Gökçay’da bir süre zihnî ve bedenî yorgunluklarımızı giderdikten sonra tekrar yola çıkıyoruz. Öncelikli hedefimiz Risâle-i Nurların neşredilmesinde bin kalemle hizmet eden Sav kasabası. Bu nurlu kasabada küçüklü büyüklü herkes sabahlara kadar Risâle-i Nur yazarak Üstada yardımcı olmuşlar. O zamanlarda Risâle-i Nur’a karşı ciddî bir baskı varken onları teslimiyet ve aşk ile yazmak gerçekten büyük bir fedakârlık. Sav’da ilk olarak Sav kasabasını nurlarla tanıştıran Hafız Ahmet Abimizin ve daha nice erlerinin bulunduğu mezarlığı ziyaret ediyoruz. Sav’da en büyük isteğimiz de Üstadı gören bir abimizden hem bilgi alıp, hem de hatıralar dinlemek. Allah’a şükür bu isteğimizde muvaffak olarak Sav Camiinde Abdülkadir Zeybek Abimizin etrafına halka oluşturarak başlıyoruz kendisini dinlemeye. Gözlerimiz Sav’ı maddeten gezerken, Abdülkadir Abinin anlattıklarıyla da manevî olarak geziyoruz. Abdülkadir Abiyi bir müddet dinlemekten kendimizi alamıyoruz. Fakat daha fazla rahatsız etmemek içinde kendisine teşekkür ederek Sav kasabasından ayrılıyoruz. Bu arada kasabanın meydanındaki çeşmeden su içmeyi ve hatıra fotoğrafı çektirmeyi ihmal etmiyoruz.

      Şimdi ise gezi programımızda Üstadın ‘Bu köyü kendi köyüm gibi biliyorum’ iltifatına mazhar olan İslâmköy kasabası var. İslâmköy’de Üstadın talebelerinden Hasan Kurt Abinin varlığından haberdar olduk. Kapısını çaldığımızda çok yaşlı olmasına rağmen bizi kırmayarak bahçesine kabul ediyor. Risâle-i Nur’un kıymet ve önemini anlatan güzel bir ders yaptıktan sonra Üstadla ilgili hatıralarını anlatıyor. Bu sohbet ortamındaki dersten çok memnun kaldık ve istifadeli ve güzel anları yaşattığı için Allah’a şükrettik. Hasan Kurt Abimizden duâlar isteyerek ayrılıyoruz.

      Tam Barla’ya doğru hareket edecekken, o günün İslâmköylülerin dayanışma ve yardımlaşma günü olduğunu öğreniyoruz. Misafirperver İslâmköy halkı buraya kadar gelmişken yemek yemeden dönmememizi, hemen yakındaki tepede yemek verildiğini söyleyerek bizi dâvet ettiler. Biz de bu dâveti kısmetimiz olarak değerlendirip, tepeye doğru yola koyulduk. Tepeye varınca gördük ki masalar kurulmuş, misafir bekliyor. Çok sıcak ve samimî bir karşılamadan sonra masalara oturduk. Isparta’nın meşhur yemeklerinden afiyetle yedik. Yemeğin verdiği enerji ile canlanınca, köy halkına teşekkürlerimizi sunup yolumuza devam ediyoruz. Yemek hesapta olmadığından, biraz geciksek de karnımız tok, sırtımız pek olduğundan bu gecikmeyi hoş görüyoruz. Yine de adımlarımızı sıklaştırıp Barla’ya doğru yola çıkıyoruz.

      Yolda ilerledikçe tüm ihtişamıyla görünen Eğirdir Gölü nazarları canlandırıyor. Havanın sıcak olmasından dolayı Eğirdir Gölünde kısa bir yüzme arası veriyoruz. Yol arkadaşımız olan Eğirdir Gölüyle bir süre beraber gittikten sonra bir tabelâ karşılıyor bizi: Barla.
      Sırtını sarp kayalıklara dayamış bir nur merkezi. Üstadımızı sekiz sene bağrında konuk etmiş müstesnâ bir Nur Menzili. Muhacir Hafız Ahmetlerin, Sıddık Süleymanların ve daha nice nurlu abilerin nurlu vatanı.

      Barla’da ilk gideceğimiz yeri Üstadın sekiz sene kaldığı Medrese-i Yusufiye ismini verdiği nurlu ev olarak belirliyoruz. Evin altındaki çeşmeden-fıtrî buzdolabı-suyumuzu içip Üstadın evine adımımızı atıyoruz. Ayaklar yerde, zihinler Üstadın bu evde sekiz seneye yayılmış hatıralarındaydı. Şimdi dünyanın okuyup takdir ettiği Risâle-i Nurlar bir zaman burada yazılmış ve tashih edilmişti. Barla’ya ilk defa gelip Üstadın evini ziyaret eden kardeşlerimiz ise oldukça duygulular. Bu arada Barla Sosyal Tesisleri Müdürü Niyazi Ağabeyimizden Üstadın evi hakkında bilgi alıyoruz. Evden ayrılmak istemesek de daha gezilecek Nur Menzilleri olduğundan, tekrar gelmek temennisiyle evden ayrılıyoruz.

      Bir sonraki durağımız ise, eskisinin yerine yapılan Muş Mescidi. Üstadın, Barla’da kaldığı yıllarda tamir ettirip bir müddet imamlık yaptığı nurlu bir mekân. Burası da Üstadın Urfa’daki mezarı gibi yıkılmaktan kurtulamamış. Ancak 2005 yılında Nur Talebeleri eski yerinin yakınlarına yeni Muş Mescidini yapmışlar. Muş Mescidinde ikindi namazını eda ettikten sonra Üstadın 1953’ten sonra Barla’ya geldiği zamanlarda ara ara kaldığı Mustafa Çavuş Ağabeyin oğlu Mehmet Çavuş Ağabeyin bulunduğu eve gidiyoruz. Mehmet Çavuş Ağabey de babası gibi marangoz olduğundan, ev tamamen ahşaptan yapılmış eşyalarla donatılmış. Evden dışarıya bakıldığında Barla’nın yemyeşil bahçeleri ve masmavi uzanan Eğirdir Gölü görünüyor. Bu manzara eşliğinde Mehmet Çavuş Ağabeyden Üstadla ilgili hatıralarını dinliyoruz. Mehmet Çavuş Ağabeyimiz de “Risâle-i Nurları okuyun, okuyun, okuyun” diyor.

      Ağabeyimizle vedalaşıp biraz yüksekçe olan Barla Mezarlığına çıkıyoruz. Barla Mezarlığında Üstadımızı Barla’ya ilk geldiğinde evinde misafir eden Muhacir Hafız Ahmet Ağabeyin, hizmette sınır tanımayan Bayram Yüksel ve Ali Uçar Ağabeylerin ve daha nice hizmet erlerinin kabirleri var. Ruhlarına Fatiha okuyup rahmetle andıktan sonra Barla Yeni Asya Sosyal Tesislerine gidiyoruz.

      Tesislerde yediğimiz güzel bir akşam yemeğinden sonra Çam Dağı’na çıkmak için hazırlıklara başlıyoruz. Bu arada saatler 22.00’ı gösteriyor. Gece karanlıkta gitmekteki niyetimiz, biraz da iki ay Çam Dağı’nda tek başına kalan Üstadımızın geceleri kaldığı o havayı bir nebze olsun teneffüs etmek. Bu niyetle hazırlıklarımızı tamamlayıp Çam Dağı’nın çam kokulu yolunu tutuyoruz. Yol boyu coşkulu ilâhilerle, özellikle de “Tepelice Çam’a çıktım” ilâhisiyle Çam Dağı yollarında yol alıyoruz. Vakit gece olduğundan çam ağaçlarını tam tefekkür edemesek de zikirleriyle bize iştirak ettiklerini hissediyoruz. Vakit kaybetmeden kilimleri serip semazenleri kuruyoruz. Yıldızlar altında kılınan yatsı namazının ardından yapılan dersi ağaçların hışırtıları içinde dinliyoruz. Dersten sonra da doğan derin sessizliği kaynayan semaverler bozuyor. Çam Dağı’ndan ancak gece iki buçuğa doğru ayrılıyoruz. Tabiî, buralara gelmeyi bir daha nasip etmesi için Allah’a duâlar etmeyi unutmuyoruz.

      Uzun ve şevk dolu bir gezi programımızda artık tek bir hedef kalıyor: Mevlânâ diyarı Konya. Konya’da bizi araştırmacı yazar ağabeyimiz Halil Uslu karşılıyor. Hep birlikte Mevlânâ’ya gidiyoruz. Mevlânâ Türbesi’ni Halil Uslu Ağabeyimizin rehberliğinde ayrıntılı bilgiler ve hatıralar eşliğinde geziyoruz. Hz. Mevlânâ’ya Fatihalar okuduktan sonra Üstadın kardeşi Abdülmecit Nursî ve Üstadın talebelerinden Mustafa Türkmenoğlu Ağabeylerin kabirlerinin bulunduğu Üçler Mezarlığına yönelerek onların da ruhlarına Fatiha okuyoruz. Daha sonra ise, programımızda Konya’yı gezmek ve tanımak var. Konya’yı gezerken meşhur ‘etli ekmeği’ de yedikten sonra artık yavaş yavaş Konya’dan ayrılma vaktimiz geliyor. Ve bize Nur Menzillerini görüp gezmeyi nasip eden Allah’a hamd ederek İstanbul’un yolunu tutuyoruz. Emeği geçen bütün ağabey ve kardeşlerden Allah razı olsun.

      Mehmet Ali ERGENEKON

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.