• Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Yazar
    Yazılar
  • #650331
    Anonim

      Bir Açıklama…

      Muhterem okuyucu, bu sütunda hayati ehemmiyet taşıyan bir kısım sorulara cevap verilmektedir.

      Cevaplar bir konuşma dilinden aktarıldığı için, yazı diline nispeten tabii ki, kusurlu olacaktır. Hüsn-ü niyyet ve hoş – görü ile karşılanmasını istirham ederiz.

      Tahrir Heyeti



      Görme, bir ihata meselesidir. Mesela insanın vücudunda mikroplar var. Bir dişin dibinde belki milyon bakteri bulunur. Bunlar kendi ellerindeki manivelalarla, kazmalarla insanın dişini yontmaya, yıpratmaya; aşındırmaya çalışırlar. Hâlbuki sen, ne bunların tarrakasını duyuyorsun, ne de mevcudiyetinden haberdarsın. Onlar da tamamıyla seni göremezler ve seni tam ihata edemezler. Esasen seni görüp tam ihata edebilmeleri için, senin dışında ve tamamen müstakil olmaları, aynı zamanda seni görebilecekleri teleskop gibi bir göze sahip bulunmaları lazımdır. Demek ki ihata edememe görmeye mani oluyor. Onlar o anda neyin karşısında iseler onu görüyorlar. Mikro âlemdeki bu misal gibi, bir de makro âlemden misal verelim:

      Büyük bir teleskopun başına oturalım, bu teleskop, ışık yılıyla dört milyar sene ötesini göstersin… Gene de bütün kâinat, mekân hakkında tam bir malumata sahip olamayacağız. Belki sadece o teleskopla, gördüğümüz saha hakkında, bulanık olarak, faraziyeler nevinden bir malumata sahip olacağız. Bu faraziye ile de yeni faraziyelerin terkiplerine ulaşacak, bir kısım malumat elde etmeye çalışacağız.

      Biz burada da esasen kâinatın idaresini, umumi şeklini, muhtevasını ve mahiyetini göremeyecek ve idrak edemeyeceğiz. Çünkü makro âlemde de, yani teleskoplarla gördüğümüz âlemde dahi tam bir ihataya sahip değiliz.

      Görüyoruz ki elimize mikroskobu alsak veya (X) ışınları ile en küçük şeylere, mikro varlıklara ihatasızlık içinde olduğumuz gibi makro âlemde de bir ihatasızlık içinde bulunduğumuzu fark ediyoruz.

      Şimdi mesele Allah’a (cc) gelince, sadece bu yönde Efendimiz (sav) buyuruyor ki: «Allah’ın bir arşı var» Kemmiyetsiz ve keyfiyetsiz olarak bu arşı tasavvur ediniz. Yani ne hendesi düşününüz; ne de riyazî. Sizin (bir) lerinizden (iki) lerinizden hiç birşey yok orada… Aynı zamanda sizin hendesi ölçüleriniz de yok… Çeşitli buutlarınız (yanlış dille boyutlarınız) da yok… Hendesenin buutlarının, riyaziyenin rakamlarının içine giremediği, kemmiyetsiz ve keyfiyetsiz olan bu «arş» var.

      Bu arşı anlatırken Efendimiz (sav) buyuruyor ki: «Allah’ın kürsisine nispeten, bütün kevn-ü mekânlar yani ışık hızıyla trilyon defa ötelerde bulunan bütün kevn-ü fesat çöle atılmış bir halka gibidir. Arşına nispeten de kürsi çöle atılmış bir halka gibidir. Kemmiyet ve keyfiyet ölçüleri içinde ele alınmaması gereken arşın müthiş ihatası… Allah’ü Teala ve Tekaddes Hazretleri emir ve iradesini bu arş ve o kürsiden tefviz ediyor. Hükmünü orada icra ediyor.

      Şimdi sizin, bir bakıma kevn-ü mekâna, bütün kâinatlara nispeten mikroskobik birer varlık olan mahiyetinizle, bütün mekânı anlama gayretine kapılmanız nasıl abes bir iş ise, öyle de bütün mekânlar ona nispeten mikroskobik bir varlık haline gelen Arş-ı Azamı anlama gayretiniz o derece abes bir iş olacak. Kaldı ki Arş-ı Azam, Allah’ın emirlerinin tefviz ve icra mahallidir. Bu durumda Zat-ı İlahi hiç ihata edilir mi?

      Onun içki Kur’an-ı Kerim’de «La tüdrikühül – ebsar ve hüve yüdrikü’l – ebsar» buyrulmaktadır.

      Evet, «Basar ve basiretler onu idrak ve ihata edemez. —Görmek için ihata etmek lazım — O, bütün basar ve basiretleri idrak buyurur, ihata buyurur.» Meselemizin izahı için başvurulan hususların bir yönü budur.

      Bir diğer yönüyle; Nur, Allah’ın (cc) hicabıdır. Esasen biz nuru da ihata edemiyoruz. Efendimize (sav) Miraç’tan dönüşte sahabe sordu: «Rabbini gördün mü?» Bir defa şöyle buyurdular:

      (Ebu Zerr naklediyor) «Nur; nasıl göreyim onu» Başka bir yerde buyurur ki: «Reeytu nüren» ben bir nur gördüm. Hâlbuki nur, mahlûktur. Allah, Münevvirün nur’dur. Nur’a şekil veren, biçim veren, tasvirini yapan Allah’tır (cc). Nur, Allah değildir. O da Allah’ın mahlûkudur. Başka bu hadiste tavzih buyurur: «Hicabühü nurun» Allah’ın hicabı nur dur. Yani sizinle Onun arasında bir nur vardır. Siz, nur ile muhatsınız; Allah değil… Allah ihata edilmez. Allah sıfatları ile muhattır. Burada da ayrı bir derinlik var. Yine muhat diyoruz, ama sıfatları ile başkası ile değil. Sıfatları da, ne gayri ne de aynı… Ulûhiyete dair meseleye girince, mesele derinleşiyor, mazur görülsün…

      Nuraniyeti cihetiyle Allah (cc) görülmez. Hicabı, nurdur Allah’ın. Siz, görseniz görseniz, ancak nur görürsünüz.

      Nefs-i emmare sırrını aşmağa çalıştığımız zaman, kızıl bir nur görürsünüz. Nefs-i levvameye geldiğiniz zaman mavi bir nur görürsünüz.

      Nefs-i mütmainneye geldiğinizde yeşil bir nur görürsünüz.

      Bir seviyeye geliriniz ki, orada gördüğünüz nurun rengini tayin ve tespit edemezsiniz. Bu ehlullahın müşhedesidir. Yani Muhyiddin İbn-i Arabî Hazretleriyle bir seyir içine girdiğiniz zaman size bunları gösterir. Müceddid-i elf-i sani İmam-i Rabbaninin seyri içinde kendisine refakat ettiğiniz zaman, renkleriyle aştığı makamlarda, müşahede ettiği nurların renkleri mevzuunda, size bir fikir verir. Ben, bir fikir verebilmek için sahneye bu renklerle girerek, mevzuu arz etmeye çalıştım. Binaenaleyh, sizin göreceğiniz sadece Cenab-ı Hakkın nurunun gölgesinin gölgesinden ibaret olacaktır. Bu itibarla yine göremeyeceksiniz.

      Bir diğer yönüyle ele alalım. İbrahim Hakkı Hazretleri der ki:

      «Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi misli alemde

      Ve suretten münezzehtir, mukaddestir, Taallallah»

      Rabbimizin zıddı yoktur evvela. Bu çok mühim. Bir şeyin zıddı olacak ki, görebilesin. Yani sen ışığı görüyorsun. Neden, çünkü karşısında karanlık var da ondan. Sen bir kısmi boylar hakkında fikre varıyorsun. Bir boy görüyorsun, iki metre, üç metre, dört metre… Zıddı olduğundan dolayı, bunlar tertibe giriyorlar. Allah’ın ne zıddı, ne de niddi vardır ki, karanlık ışığı gösterdiği gibi, O’nun idrak edilmesi mümkün olsun.

      Bir de bu meseleyi fizik açısından ele alalım. Acaba insan şu önüne serilen ve teşhir edilen kevn-ü mekânın kaçta kaçını görüyor. Siz gördüğünüz şeyler hakkında bana bir rakam verebilir misiniz? Mesela düşünelim ki, milyonda milyon görünmek üzere milyon tane şey, milyon cins şey, milyon çeşit şey, bizim şu meşhergah-ı âlemde nazarımıza arz edilmiş; «Buyurun, görün, ibret alın ve Yaratanı alkışlayın.» denmiş. Hâlbuki nazarımıza arz edilen bu şeylerin ancak milyonda beşini görüyor, geri kalanını ise göremiyoruz. Belli bir boyda, belli ışık dalgaları içinde görüyor, mesela kızıl ve mor ötesi şuaları da görmüyoruz. O halde dikkat edin:

      «Ben Allah’ı niye görmüyorum» diyen bir insan, milyonda beş gördüğü kâinatın içe, bütün keyn-i mekânı elinde tutan Allah’ı sokmak istiyor.

      Evet, Ayat-ı tekviniyle karşısında, bin türlü kafa sancısı çeken onu görecektir. Büyük Nebi Hz. Musa ve Nebilerin Efhamı Hz. Muhammed (sav.) kendilerinin durumlarına göre göreceklerdir. Devrin mücrimleri de kendi çaplarına göre göreceklerdir. Burada tabii, İslam’ın araştırma, tefekkür etme sahasına büyük bir teşviki vardır: Ahirette bey ve sultan olmak istiyorsanız, burada kafa ve kalb yapınızı inkişaf ettirmeye bakınız. Daha doğrusu orada çoban olarak haşir olmak istemiyor ve bir efendiye yakışır şekilde Allah’ı görmek ve tanımak istiyorsanız, kalbinizi geniş tutmaya çalışınız, himmetinizi ali tutunuz ve bir kova ile oraya gitmeyiniz, bir umman taşıyınız Ahirete… Bu da kalbi hayatınıza bağlı.. Zayıf bir hadis… —Bazıları mevzu da diyor— İbrahim Hakkı zayıf olduğuna bakmadan tercüme eder

      « Sığmam dedi Hak, arzu semaya

      Kenzen bilindi, dil madeninden.»

      Göklere yerlere sığmam ama müminin kalbinde kenzen bilinirim. Bakıldığı zaman bir hazine gibi mevcudiyetim her yerde hissedilir; fakat ihata edilemez, kavranamaz. Yakaladım, denilirken daima boşa çıkılır ama hissedilir vicdanlarda ve kalplerde… Doğruyu O biliyor.

      Soru: — Deniliyor ki: Allah her şeyi yarattı, (hâşâ) O’nu kim yarattı?

      Cevap: Bu soru çok sorulan sorulardan biridir.

      Ben bunu evvela Resul-ü Ekrem(sav)in nübüvvetindir bir alameti olarak görüyor ve o nübüvvetinin ihtişamı karşısında boynumu büküp (Eşhedü enne Muhammed-er-Rasulullah) diyerek şahadet ediyorum. Evet, Resul-ü Ekrem (sav) Allah’ın şerefli elçisidir. Kıyamete kadar olacak bitecek her şeyi bir televizyon ekranında seyrediyor gibi seyretmiş ve dosdoğru söylemiş… Meydana gelecek hadiseler hakkında verdiği hükümler, söylediği şeyler o kadar isabetli ve yeri geldiği zaman öylesine doğru çıkmıştır ki: İşte bu da onlardan bir tanesidir. Buyurur ki: -Sahabenin aklından böyle birşey geçmez «Bir gün gelecek, ayağını ayağının üstüne atarak, -gurur ve kibir ile enaniyet içinde her meseleyi halletmiş gibi burada Müslümanlara karşı saldıran bir adamın çirkin durumunu anlatıyor- Bunu Allah yarattı, şunu Allah yarattı, Allah’ı kim yarattı? diyecekler.» Ben bu istifhamın tevcih edildiği

      gün, kendi kendime biraz evvel ifade ettiğim kutsi cümleyi ifade sadedinde, (Eşhedü enne Muhammed-er-Rasulullah) dedim. Nasıl görmüşsün, nasıl doğru söylüyorsun! Şu nefisleri ve enaniyetleri firavunlaşan, esbaba uluhiyet isnat eden ve herşeyi sebepler içinde izaha kalkışan insanların perişan, yıkılmış durumlarını ne güzel tahlil bu! Bunun cevabı sadece bu olsaydı çok güzel olacaktı.

      Meseleye gelince, bu da inkârcıların, ateistlerin ortaya attıkları meselelerden birisidir. Çok defa, orta dereceli okulda okuyan talebenin dimağı, fikri, kabul etmez sonsuzluğu: Namütenahiliği anlayamaz. Esbab teselsülünün inkita’a uğradığını, bir noktada durduğunu kavrayamaz. Onun için tereddüde düşer; zanneder ki, Allah da bir sebeptir. Herhangi bir sebep gibi. Ve Allah’ı meydana getiren de bir sebep vardır, Allah ona göre müsebbebdir… Bu, bir yanlış kanaatin neticesidir.

      Hiç de mesele zannedildiği gibi değildir. Allah, müsebbib-ül-esbabdır ve varlığının evveli yoktur. Kelamcılar sebepleri sıralarlar, müsebbib-ül-esbaba varmak için. Onların bu sıralamalarında şunu görürüz; derler ki:- Zahiren yeryüzünün yeşermesi için yağmura ihtiyaç vardır. Keza yerin de belli şartları haiz bulunmasına ihtiyaç vardır. Ve bir tohuma ihtiyaç vardır. İşte, tohum şöyle olmuştur böyle olmuştur… Nasıl izah edeceklerse ederler. Edilmiyorsa şayet teselsü1 sona erer. Mesela: Toprak, şu keyfiyetle, şu yolla hâsıl olmuştur. Hava da aynı şu şartlarla meydana gelmiştir ve meseleyi bize uzatırlar. Mesela, siz tohumu şunlara bağlıyorsunuz; .terkibini yapıyorsunuz. Biz «Onlar nasıl oldu?» deriz, Onlar da «Şundan oldu,» derler. Biz de, «Onlar nasıl oldu, onlar nasıl oldu…» uzatırız ve zincirleme sebebini sorar dururuz. Ayrı bir misal: Siz diyorsunuz ki, tavuk yumurtadan çıktı, yumurta nereden çıktı? O da yumurtadan çıktı. Çevirir iseniz, devir olur. Bu deyin çevirir durursunuz. Bir noktada keseceksiniz meseleyi. Ya tavuk, bir yerde Kudret-i Bari ile olmuş, ya yumurta Yed-i Kudretle zahir olmuştur. Allah, bu ilk hücreyi kudretiyle yaratmış, sonra belli hava, belli ısıyı vermiş. Civcivi çıkarmıştır. Veyahut da tavuğu bir nev’i olarak yaratmış ve sonra tavuk neslini ondan çıkarmıştır demek mecburiyetindesiniz. Yoksa meseleyi uzatıp, ondan, ondan, ondan ona demekle meseleye hiçbir hüviyet kazandıramazsınız. Sadece demegoji yapmış olursunuz.

      Ayrı bir misal: Mesela, herşeyin bir illete dayanması lazımdır. Yağmur işte şuna dayalıdır. O buluta dayalıdır. Bulut, deniz tebahhuruna dayalıdır. Denizin tebahhur etme keyfiyeti neye dayalıdır? O da şuna dayalıdır. O neye dayalıdır? O neye dayalıdır? Mütemadiyen meseleleri birbirine dayamakla kuvvet kazandırılacağı zannedilir.

      Bunu matematiğe göre izah etmek icap ederse, şöyle diyebiliriz; yani hadiselerin zincirleme sebep – netice olma işini kesmek için mesela; bizim önümüzde bir tane sıfır var, sıfır hiçbir şey ifade etmez. Bu sıfırın birşey ifade etmesi için sol tarafa bir rakam koymak lazımdır. Sol tarafa rakam koyacağımız ana kadar, sıfır birşey ifade etmez. Fakat sıfır birşey ifade etsin diye, siz yine başka sıfır getirseniz, sıfırın sağına koysanız ve milyar defa milyar sıfır sıralasanız, sağa doğru, matematik olarak bir kıymet ifade eder mi bu? Sadece kendi kendinizi aldatmış olursunuz. Ve rakamları büyütmekle karşı tarafı aldatmaya teşebbüs etmiş olursunuz. Karşı tarafın aklı, mantığı varsa, böyle bir safsatayı kabul etmez. Milyon defa sıfırları küre-i arzın etrafında çevirseniz, kıymeti, onun değeri yine sıfırdır. Böylece siz boşuna yorulmuş olacaksınız. İşte eğer o milyar defa milyar sıfırın soluna bir tane rakam koysanız, isterse en düşük rakam olsun, o zaman o sıfırlara birden can gelecektir. Hayatiyet kazanacaklardır. Bir varsa on olur, iki olursa yüz olur, üç olursa bin olur. İla maşa Allah büyür gider. Şimdi eşyada meydana gelen şeylere ciddi bir sebep bulamadıktan sonra, zahiri sebeplerle meseleyi uzaklara götürmek hiçbir şey ifade etmeyecektir.

      Bu dediğim şey teselsülün inkıtaında bir yoldur. Bir de bunu, teselsülü burhana tatbik yoluyla keserler. Ayrıca bir de devir yoluyla keserler. Biraz evvel arz ettiğim gibi, tavuk ve civciv meselesi… Burhan-ı süllemiyi de kullanırlar. Hususiyle mekânın sınırlı olma meselesini bu yolla ispatlarlar. Bunlar, kelamcıların bu mevzuda, eşya namütenahi gidemez diye gösterdikleri delillerden birkaç tanesidir.

      Bir başka misal daha size arz edeyim. Mesela, bir sandalye var, bu sandalyede siz oturuyorsunuz; ama arka ayakları yok. Siz diyorsunuz ki, ben arka ayakları olmayan bir sandalyenin üzerinde duruyorum. Bu sandalye olmasa, olamam ben de. Yani senin durmana oturmana sebep, arka ayakları olmayan sandalyedir. Pekâlâ, nasıl oluyor, bu arka ayakları olmayan bir sandalyede oturmak? Siz de diyorsunuz ki, o da kendisi gibi arka ayakları olmayan bir sandalyeye dayalı. Pekâlâ, o neye dayalı? O da, ona dayalı. —Sıfırlar gibi bunu da çeviriver— Nerede o sandalyenin arkasına iki ayak koyacaksın, orada soru kesilir artık. Şimdi siz ne zaman ortaya getirdiğiniz müsebbibe malule tam bir jilet bulacak ve koyacaksınız -tenasübü illiyet prensibine göre- o zaman soru kesiliverecektir.

      Bir canlının meydana gelmesinden küre-i arzın şekli hazırına kadar, bunların gerçek illetini bilemiyoruz, sebebini de bilemiyoruz. Binaenaleyh, baştan kesip atıp Müsebbib-ül esbap olan Allah’a veriyoruz bunu. Kelamcılar bu yollarla teselsülü kesmiş, işi Allah’a havale etmişler. Ve bu şekilde teselsülü kesiş neticesinde de, Allah’a İbn-i Sina’nın ifadesiyle «Vacib-ül Vücud» demişlerdir. İbn-i Sina’ya kadar Allah’a Vacib-ül Vücud diye bir isim verilmiyordu. Evet, eşya bütünüyle mümkinil vücuddur. Herşey başka bir şeye dayanmaktadır. Varlığı kendinden olan, hiçbir şeye dayanmayan, bizzat kim olan Allah’tır. O günden bu güne işte bu yollarda gidilip neticeye varıldığından Allah’a Vacib-ül Vücud dediler. Bunları kafaya koyduktan sonra şimdi meselemiz olan Allah’ı kim yarattı meselesine gelelim: Allah yaratılmış olmadığı için Allah’tır. Allah, bizzat yaratıcıdır. Eğer, O da, birisi tarafından yaratılmış olsa idi, Allah olamazdı; mahlûk olurdu.

      Allah, O’dur ki (c.c) zati değeri vardır. Bunu da, basit misali ile arz edeyim. Siz trenin gittiğini görüyorsunuz. En arkadaki vagon neye takı1ıdır, bir önündeki vagona, o neye takı1ıdır. Bir önündeki vagona ilh… Vagonları çoğaltın durun, kaç tane yaparsanız yapın, yüz tane… iki yüz tane. Evet, zahiren bunların hepsi, o ona- o ona takılı görünüyor. Esbap olarak öyle; fakat hiç sorar mısınız, lokomotif neye bağlıdır, sormazsınız, zira o bizzat muharriktir. Bizzat hareket eder. Hareketi kendindendir onun. Herşey ona dayalıdır, onun çekiciliği ise kendindendir. Tıpkı başım, benim vücudumun üzerinde; vücudum kalçalarımın üzerinde; kalçalarım ayaklarımın üzerinde; ben yerin üzerindeyim. Yer neyin üzerinde? O da, kendi kendine dönüyor, muallâkta gibi. Buradaki duruma dikkat ediyor musunuz?

      Binaenaleyh, kim yarattı diyen kimseler, lokomotifi kim çekiyor gibi iddia ile ortaya çıkıyorlar. Başımı vücudum taşıyor, Pekâlâ vücudumu ne taşıyor? —Ayaklarım. Ayaklarımı ne taşıyor? der gibi bir sual ortaya atıyorlar. Ayaklarım bizzat hareket ediyor. Ve vücudumu taşıyan onlardır. Ayaklarımı ben muharrik kabul etmesem vücudumun hareket ettiğini kabul edemem. Lokomotifi bizzat muharrik kabul etmesem, vagonların hareket edişini izah edemem. Küre-i arz üzerinde herşey mevsimlere uğruyor, geziyor. Küre-i Arz’ı kim gezdiriyor? —O kendi geziyor. Veya bizim akidemize göre Allah gezdiriyor diyoruz, iş bitiyor burada. Binaenaleyh Allah Vacib-ül Vücuddur. 0 yaratılmamıştır. Varlığı kendindendir. Evveli, ahiri yoktur O’nun…

      Burada izahına lüzum hâsıl olan bir mesele daha var. Sebepler içinde ve sebeplerle boğuşan insan, ezeliyet ve ebediyet mefhumunu kavrayamadığından ötürü, bu meselede tereddüde düşüyor. Bu hususta da salim bir netice elde edebilmek için maddenin ezeli olmadığını ispata ihtiyaç duyuyoruz. Evet, madde sonradan yaratılmıştır; elektronların hareketiyle bunu ispat ediyoruz. Maddede bir yok olma vardır. Madde olmaya doğru geldiği gibi, sonra yok olmaya doğru gitmektedir. Ve kimse de bunun önüne geçemeyecektir. Madde bir zamandan beri var ise, yok olmaya doğru gitmektedir. Fakat yok olma tedrici olduğundan insana yok olmuyor gibi gelmektedir. Mesela, uranyum yok olduğunu düşünelim. Yok oluyor… bitecek bir gün. Fakat bu yok olma Allah’ın kıstaslarıyla öyle enteresan yok olmaktadır ki, mesela yarısına kadar diyelim; beş senede yok oluyor. Yarısından sonra, yani %50’si beş senede yok oluyor. Geriye kalan %50, bunun yine %50’si yine beş senede yok oluyor. Geriye kalan bu %50’nin yarısı yine beş senede yok oluyor ve hakeza. . — Adeta hiç bitmiyor gibi.

      Size yine trenle misal vererek maddenin yok olmaya gidişini anlatayım: Mesela bir tren çıktı buradan. Turgutlu’ya gidiyor, şu 55km’yi bir saatte kat ediyor. 54 km. diyeyim- 27 km. yarısı bunun. Tren yarım saatte bu mesafenin yarısını kat etti, böylece 27 km gitti. Ama ne kadar gitmiş oluyor saatte? 54 km. Yarım saat bu süratle gitti ve yarım saatlik mesafeyi kat ettikten sonra geriye kalan yolun yarısında süratini yarıya düşürüverdi. Ondan sonra kat edeceği yolun yarısını, yani 27km’nin yarısını ne kadar zamanda kat eder? Yine bir saat te… Ve bir saatte kat etti yine yolun yarısını. Ve yine süratini yarıya düşürdü. Hâlbuki bize göre yolun çeyreği kaldı. Tren yine süratini yarıya yani dörtte bire düşürdü. Yine o çeyreği de bir saatte kat edecektir. Ve böylece kaplumbağa ile Aşil’i yarıştırıyor gibi hani felsefede o sofistlerin bir hikâyesi var ya, onun gibi) hiçbir zaman tren Turgutluya gidemeyecektir. Fakat esasen gidecektir. Ama sonu gelmiyor gibi uzun bir zaman içinde gidecektir.

      Binaenaleyh madde bir inhilale, bir çözülmeye, bir yokluğa doğru gitmektedir bu yolla. Çok uzun zaman sonra-birkaç milyar sene sonra olsa dahi-bu tavan ve kerhen tahakkuk edecektir. İlim adamı aksini iddia edemez. Böylece termodinamik kanunuyla maddenin ezeliyetini nefyediveririz. Madde ezeli olamaz hükmüne varırız.

      Keza güneşlerin gönderdiği radyasyonla tükenmeye mahkûm olduğunu ve yapılan hesaplara göre güneşlerin de ezeli olamayacağını ispat ederiz.

      Demek ki, bu işin bir müspet yönü var. Allah bizzat yaratıcı, bizzat haliktır. O yaratılmamıştır. Aklınıza lokomotif gelsin, insanın ayakları gelsin. Bir yönüyle böyle, bir yönüyle de Allah’tan başka herşeyin bir başlangıcı vardır. Binaenaleyh bunları başlatan Allah’tır. Yeryüzünde gezin diyerek size hilkatin başlangıcını göstermek istiyor: “Gezin yeryüzünde-zerrelerden alın, partiküllerden alın, fotonlardan alın, nebülozlara kadar; araştırın-hilkat nasıl başladı ona bakın” (1), göreceksin ki, işin mebdeinde bir yokluk vardır. Yokta, yoku, var eden Allah’tır (c.c). Vakıa Lavaziye’nin tevil götürür bir sözü vardır: Hiçbir şey yoktan var olmaz; hiç bir var, yok olmaz, der. Bunu biz de tevil edebiliriz. Hiç birşey kendi kendine, varken yok olmaz. Hiçbir şey de yokken kendi kendine var olmaz. Ama varlığı kendinden bir Allah (cc) varsa, ki vardır. Varlığımızdan varlığı daha katidir. Allah yoktan var eder, vardan yok eder. Lavaziye demiyor ki Allah yaratamaz; “yok, var olmaz; var, yok olmaz” diyor. Her şeyin doğrusunu O bilir.

      M.F.D

      #732915
      Anonim

        Allah razi olsun nurum,buda ek bilgi olsunmu 🙂

        http://www.risaleforum.net/blog/allaha-iman/6242-allah-nerededir/

      2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.