• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #652624
    Anonim

      200809-16.jpgGeçenlerde annem ve babam ile birlikte misafirliğe gittiğim bir evin oturma odasının duvarında asılı olan bir tablo, o anda çok dikkatimi çekti. Gerek tablonun arka planı, gerekse bu arka plan üzerine kocaman harflerle yazılan bir veciz söz beni oldukça etkiledi.

      Arka planda tahta bir köprü vardı. Bir çayın üzerinde kurulmuş, çayın her iki tarafındaki büyük ağaçlara çelik halatlarla monte edilmiş olan bu tahta köprü, beni bir yerlere aldı götürdü. Sanki üzerinden geçiyormuşum gibi hissettim kendimi.
      Çaylar önümüze gelene dek, hayal dünyamda köprünün üzerinde yol almayı sürdürüyordum. Ta ki ev sahibinin “çayınız soğudu, isterseniz değiştirebilirim” uyarısına kadar… “Hayır, çok teşekkür ederim” dedikten sonra çayımdan bir yudum aldım. Ben hariç odanın içindekiler koyu bir sohbete, ben de tekrar o tabloya daldım.
      İki köyü birbirine bağlayan bu köprü kocaman bir çayın üzerinden geçiyordu ve üstünden geçtiği çayın heybetine aldırış etmeden görevini sürdürmeye çalışıyordu.
      O anda insan ömrü ile bu köprü arasında bir bağlantı kurdum. İnsan ömrü de bir köprü vazifesi görmüyor muydu? Her metresi insan ömrünün bir yılına karşılık gelen, bu fani dünya âleminden ahiret âlemine uzanan bir köprü. Günümüzde ortalama insan ömrünün altmış beş yaş olduğu düşünülürse, altmış beş metre uzunluğundaki ömür ismini verdiğimiz bu köprüde yol alıyoruz durmaksızın… Saniyeler, dakikalar, saatler, günler, aylar, yıllar geçip giderken biraz daha yaklaşıyoruz köprünün bitimine… Gittiğimiz yeri de çok iyi biliyoruz: Ebediyet…
      Öyle bir köprü ki, ilerleyebilmenize rağmen geriye dönmenizin mümkün olmadığı, adımlarınızı sağlam atmazsanız defalarca düşme tehlikesi geçirebileceğiniz bir köprü…
      Bizler hayat adını verdiğimiz ebediyete uzanan bu köprüde her an ihlâsımızı kaybetme noktasına geldiğimiz olaylarla karşı karşıyayız. Kaybetmemek Sani-i Zülcelal’den en büyük isteğimiz.
      Öyle bir köprü ki sadece karşı tarafa geçmekle yetinemeyeceğimiz, geçerken de birtakım görevleri yerine getirmekle yükümlü olduğumuz bir köprü. Çünkü yaratılmışların en şereflisi olmanın mutlaka bir bedeli olmalı. Üzerimizde taşıdığımız cihazlar ve çeşitli nimetler bize boşuna verilmemiş. Elbette her birinin veriliş sebebi var: Bize verilen nimetlerle, onları bize verene ulaşmaya çalışmak.
      İnsanlara verilen en büyük nimeti yani aklı o nimeti verene hizmetkâr yapmak, Fatır-ı Zülcelalin emir ve yasaklarına uymak “hayat” isimli köprüden geçerken yerine getireceğimiz en büyük görev.
      Mutlaka her birimizin bir yakını bu köprüden geçmiş, karşı köye ulaşmıştır. Acaba karşı köye ulaşanların tekrar dünya dediğimiz köprünün başlangıcındaki köye geri gelme imkânları olsaydı kim bilir nasıl yaşarlardı, hayatlarını nasıl tanzim ederlerdi? Bu sorunun cevabını hepimiz çok iyi biliyoruz aslında…
      Unutmadan; tabloda gördüğüm köprü resminin üzerinde yazılı olan ve buraya kadar anlatmaya çalıştıklarımın özeti mahiyetindeki veciz sözü de hatırlatmadan geçemeyeceğim: “Bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. (Bediüzzaman)
      Geriye dönüşü olmayan bu seferde hepimize hayırlı yolculuklar…

      (alıntı)

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.