• Bu konu 4 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
6 yazı görüntüleniyor - 1 ile 6 arası (toplam 6)
  • Yazar
    Yazılar
  • #653211
    Anonim
      Nur Âleminin Bir Anahtarının
      bir Haşiyesi

      Bu Nur Anahtarının radyo bahsine dair, iki üniversiteli ile,
      birgün hareket etmekte olan, hiçbir telle bağlı bulunmayan
      bir otomobilde bulunan radyo ile, uzakta bir mevlid-i şerif
      dinliyorduk. O iki Nurcu üniversitelilere dedim:

      Nurda dahi, hayat, vücut gibi doğrudan doğruya kudret-i
      İlâhiyenin perdesiz tecellîsi bedahetle göründüğüne bir delil
      budur ki:

      Şimdi bu makinecikteki tırnak kadar bir hava, mânevî az
      bir nur,
      yalnız bu mevlidden gelen kelimeleri dinler, söyler
      değil, belki binler, milyonlar kelimeleri aynı anda dinler,
      söyler ki, binler istasyondaki ayrı ayrı kelimeleri şimdiki
      işittiğimiz kelimeler gibi işitir ve işittirebilir, bize söyleyebilir.
      Demek en cüz’î, en küllî olur.

      Hem o küçücük, parçacık hava, küre-i hava kadar vazife görür.
      En küçük, en büyük küre-i hava kadar büyür.

      #742255
      Anonim

        Eğer cilve-i kudret-i Ezeliyeye verilmezse, öyle acip bir
        hurafeli tezat olur ki, hiçbir hayale gelmez. Birşey
        zıddına inkılâbı muhal olduğundan, böyle binler derece
        en cüz’î, zıddı olan en küllî olmak; en küçük, en büyük olmak;
        en câmid, câhil, şuursuz, âciz en muktedir, en dirâyetli
        ve iradetli ve şuurlu olmak lâzım gelir ki, yüzer tezad ve
        muhaller ve hurafetler içinde, emsali bulunmaz bir hurafedir.
        Demek, bilbedâhe kudret-i Ezeliyenin bir cilvesidir. Ve o
        cilveyi küre-i havada umumen temsil eden bu gelen hadis-i
        şerifin meâli gösteriyor. Şöyle ki:

        Bir melâike var. Kırk bin başı var. Her başında, kırk bin
        dil var. Herbir dilde kırk bin tesbihat yapıyor. 64 trilyon
        tesbihat aynı anda söylüyor.
        Demek küre-i hava, bu melâike
        gibidir. Yani, bu melâikenin tesbihatı adedince her kelime-i
        tayyibe, hava sayfasında yazılıyor.

        Küre-i hava diyor ki:

        “Bu hadis, benden veya bana nezarete memur melekten haber
        veriyor. Çünkü, insandaki bütün konuşmalar ve sair bütün
        hadsiz sesler, karışmaları içinde karıştırılmadan tam hurufatıyla
        ve söyleyenlerin şiveleriyle, mümtaz sesleriyle söylenmek gösterir
        ki, küllî bir şuurla yapılan bu iş yalnız tek bir zerrenin vazifesi,
        ne bana, yani küre-i havaya ve ne de bütün esbaba vermesi
        hiçbir cihet-i imkânı yok. Demek her yerde hâzır, nâzır ehadiyet
        cilvesiyle ve içinde ihatalı bir irade, muhit bir ilim bulunan bir
        kudret-i Ezeliyenin cilvesidir.

        Buna milyonlar şahitlerinden birisi radyodur.”

        #742332
        Anonim

          On Üçüncü Söz’de hikmet-i Kur’âniye ile hikmet-i
          felsefeyi muvazene bahsinde denilmiş olan meselenin
          meâli budur ki:

          Felsefe-i insaniye, gayet harikulâde mu’cizât-ı kudret-i
          İlâhiyenin mu’cizât-ı rahmeti üstüne âdiyat perdesi çeker.

          O âdiyat altındaki vahdaniyet delillerini ve o harika nimetlerini
          görmüyor, göstermiyor. Fakat âdetten huruç etmiş hususî bazı
          cüz’iyâtı görür, ehemmiyet verir.

          Meselâ, hilkat-ı insaniyedeki kudret mu’cizelerini görmüyor,
          ehemmiyet vermiyor. Fakat, kaideden çıkmış iki başlı, üç
          ayaklı bir insanı görüp, istiğrab ve velvele-i hayretle nazar-ı
          dikkati celb eder. Küllî, umumî mu’cizâtı âdet perdesinde
          saklar;
          cüz’î ve kanundan çıkmış ve taifesinden ayrılmış maddeleri
          medâr ı ibret yapar.

          Hem meselâ, hayvandan, insandan yavruların pek harika, pek
          mu’cizatlı iaşelerini âdi görüp ehemmiyet vermiyor.
          Fakat
          bir vakit Amerika’da bir gazetenin neşrettiği gibi, taifesinden
          çıkmış, milletinden ayrılmış, denizin dibine girmiş bir böceğin,
          bir yeşil yaprak rızık olarak ağzına verilmesini
          gören balıkçılar
          ağlamışlar; şâşaa ile ilân etmişler.

          #742337
          Anonim

            ALLAH razı olsun selam ve dua ile

            #742435
            Anonim

              Halbuki; en cüz’î bir yavruda, memedeki âb-ı kevser
              gibi rızkında, onun gibi binler mu’cizât-ı rahmet ve
              ihsan var.
              Felsefe-i beşeriye görmüyor ki şükretsin, o
              Rahmânür-Rahîmi tanısın, şükürle mukabele etsin.

              İşte, hikmet-i Kur’âniye, o âdiyat perdesini yırtar. O
              küllî, umumî harika mu’cizeleri ve fevkalâde nimetleri beşere
              ders verir, Allah’ı tanıttırır. Küllî şükür namına ubudiyete
              sevk eder.

              İşte, felsefe-i beşeriyenin en acip, en antika hatâsından
              birisi de şudur ki:
              Cüz ü ihtiyarîsi ve iradesi, en zahir ve
              küçük fiili olan “söylemeye” kâfi gelmiyor, icad edemiyor.
              Yalnız havayı harflerin mahrecine sokuyor. Bu cüz’î kesb ile,
              Cenâb-ı Hak, onun o kesbine binaen o kelimatı halk eder,
              havaya da binler nüsha yazar.
              Bu kadar icattan insanın eli
              kısa olduğu halde, bütün esbab-ı kâinat âciz kaldıkları bir
              harika küllî mu’cizât-ı kudrete “beşer icadı” namını vermek
              ne kadar büyük bir hatâ olduğunu, zerre kadar şuuru bulunan anlar.

              #742588
              Anonim

                İşte, bunun bir misali, yüz bin harikaları tazammun eden
                bir kanun-u İlâhîyi, beşerin istifadesine vesile olmak için
                bir keşfiyat, yani fiilî dualarına bir nevî kabul hükmünde
                bir ilham-ı İlâhî ile keşf olan radyo ile, beşer istifadesine
                vesile olan biçare, âciz-i mutlak bir insana, “Hah! Radyoyu
                filân keşşaf icad etti ve elektrik kuvvetini buldu. Ve
                bazı keşşaflar da, beşerin kafasını okumak için bir madde
                icad etmeye çalışıyorlar!”

                Evet, Cenâb-ı Hak bu kâinatı, insana lâzım ve lâyık her şeyi
                içinde halk etmiş bir misafirhanedir; ziyafetler nevinde bazı
                zaman ve asırlarda gizli kalmış nimetlerini dua-yı fiilî olan
                telâhuk-u efkârdan ileri gelen taharriyat neticesinde
                ellerine ihsan eder.
                Buna karşı şükretmek lâzım gelirken, bir
                küfran-ı nimet nevinden, âdi, âciz bir insanın icadı, hüneri nazarıyla
                bakıp, sonra o küllî bir şuur ve ilim ve irade ve rahmet ve
                ihsanın neticesi olan o harikaları unutturup, yalnız ince bir
                perdesini gösterip, şuursuz tesadüfe, tabiata ve câmid maddelere
                havale edip, ahsen-i takvimde olan insaniyetin mahiyetine zıt bir
                cehl-i mutlak kapısını açmaktır. Öyleyse
                1 وَفِى كُلِّ شَىْءٍ لَهُ اٰيَةٌ – تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ düsturuyla, mahlûkata
                mânâ-yı harfiyle bakmak elzemdir ki, insan, insan olsun.

                سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ2

                • • •
                1 : “Herbir şeyde, Onun bir olduğuna delâlet eden bir âyet vardır.” İbnü’l-Mu’tez’in bir şiirinden alınmıştır. İbn-i Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm, 1:24.

                2 : “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.

                Emirdağ Lahikası’ndan.

              6 yazı görüntüleniyor - 1 ile 6 arası (toplam 6)
              • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.