- Bu konu 1 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
21 Mayıs 2009: 07:23 #653574
Anonim
Nurların deryasına dalıncaKonyalı Rıfat Filizer henüz lise talebesiydi. 1940’lı yıllarda Ziya Arun vasıtasıyla Risâle-i Nurları tanımış, iç dünyasında büyük inkılâplar meydana gelmiş, tarif edilmez bir mutluluk duymuştu. Bu mutluluğu başkalarıyla da paylaşmak istemişti. Piri Mehmet Paşa Camii cemaatinden yakından tanıdığı, öz kardeşten daha fazla birbirlerini sevdikleri sabah namazı arkadaşı Zübeyir Gündüzalp’a tanıtmayı aklına koymuştu.
Artık Filizer her fırsatta Risâle-i Nur’dan, Üstaddan bahsediyordu Gündüzalp’e. Altı ay bıkmadan, usanmadan anlattı. Elinde okuyacağı birçok, hatta 300 kitap bulunduğunu söylüyordu Gündüzalp. Okumayı çok seven biriydi. Dört sandık dolusu roman, hikâye ve felsefe kitabı vardı. Bunlar üniversite talebelerinin bile okuyamayacağı seviyede kitaplardı. Geniş birikimliydi.
Karşısında oldukça kültürlü bir insan vardı Filizer’in. Zekiydi, kabiliyetliydi. Kim olursa olsun muhatabını ikna edebilecek yetenekte birisiydi. Böyle bir insanı nasıl ikna edebilir, Risâle-i Nur’un önemini nasıl anlatabilirdi. Sonunda buldu çözümü. Kendisi ilk defa Küçük Sözler ve Gençlik Rehberi’ni okuduğunda Nurları tanımamış mıydı? O da Gündüzalp’e aynı metodu uygulayıp ona bu iki eseri verdi. Bu ona bir bayram sevinci ve büyük bir mutluluk yaşatmıştı. Gündüzalp onları okur okumaz bağlanmıştı bu eserlere. Artık o deryaya dalmış, tadını almış, bütün zerratıyla Risâle-i Nurlara teslim olmuş, gece gündüz Nurları okumaya başlamıştı. O zamanlar Konya PTT’sinde çalışmaktaydı. Mesaî dışında Halıcı Sabri Efendinin halı mağazasına gider, üst kattaki odada Risâle okurdu. O kadar eğilmişti ki Külliyatı baştan sona okumuştu. Çok geçmeden keskin kavrayışı, incelikleri ve nükteleri keşfedişi sebebiyle kısa zamanda kendisinden önce Nurları tanıyan arkadaşlarına bile rehberlik etmeye başlamıştı.
Kitabında tembellik diye bir şey yoktu onun. Büyük bir hazine keşfetmenin sevinci içerisindeydi. Tekrar tekrar okumaktan kendini alamıyor, okudukça anlayışı artıyor, başka hiçbir şeyde duymadığı kadar büyük bir haz ve mutluluk duyuyor, kudsî duygularla, onu okuma aşk ve şevkiyle dolup taşıyor, imanı kuvvetleşiyor, hizmet şevk ve gayreti içine giriyor, zevkine erdiği, “selâmet ve saadetle yaşamanın, terakki ve tekâmülün zembereği” olarak gördüğü bu kitapları gençlere tanıtırken “Arkadaşlar benim elime bazı kitaplar geçti, okudum ve şu ana kadar böyle enteresan felsefe kitapları görmedim” diye ilgilerini çekiyordu.
Bizzat kendisi Risâleleri ilk tanıdığında günde 14 saat okuyan Zübeyir Gündüzalp onları okuyup anlamanın üzerinde özellikle durmuş, bu konuda notlar düşmüştü. Bu notlardan bir kısmı üzerinde de isterseniz bir sonraki makalemizde duralım.
Şaban DÖĞEN
21.05.2009
Yeniasya21 Mayıs 2009: 07:30 #743201Anonim
bir sonraki makaleyi şimdiden merak ettim…ne güzel bir anlatım ve ne hoş bir paylaşım…sağolun…
22 Mayıs 2009: 07:58 #743312Anonim
İlk öğrenilecek ilim
Yaratılış gereği ölünceye kadar okumak, gelişmek, olgunlaşmak zorunda olan insanın önce okuması gerekli hususlar kendinin ne olduğunu, bu dünyada niçin bulunduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bilmesi. Buna yönelik, bunu destekleyen öğrendiği her yeni husus onun tekâmülünü sağlayacaktır. Bunun için ise ilk öğrenilecek şey tahkiki iman ilmidir. Bunun önemine dikkat çeken merhum Zübeyir Gündüzalp der ki: “Ey nefsim! Tahkikî iman ilmini oku. Hakkı ve hakikati öğren. Münevver ol, aydın ol.”
Cehalet insana yakışmaz. Cehaleti yendiği ölçüde insan gelişir, ilerler. “Cahil insan, cahil bir genç, cahil bir kadın, ne kadar varlıklı da olsa yine fakirdir, geridedir, aşağıdadır” diyen Gündüzalp, “Okuyan erkek ve kadının, genç ve ihtiyarın daima ilerilerde, yükseklerde olduğunu söyler. “Bütün fenalıkların, hayattaki bütün bedbahtlıkların vasıtası cehalettir” dedikten sonra da her türlü iyilik ve güzelliğin, saadet ve huzurun tek çaresinin de ilm-i iman bilgisiyle aydınlanmak ve nurlanmak” olduğunu belirtir.Neden insan iman ilmini öğrenmeli?
Zübeyir Gündüzalp her türlü belâ, şer ve azabın dinimizi iyi bilmemekten, tahkikî iman nur ve feyzinden mahrum kalmaktan, cehalet karanlığından ileri geldiğini söyler. “Her nev’î saadetler, her çeşit selâmetler, ferah ve neşeler, umum huzur ve sükûnlar, her sınıf güzellikler tahkikî iman ile tenevvür etmekten, aydınlanmaktan ileri gelir” der.Çünkü tahkikî imana sahip olan insan Allah’ın, sonsuz rahmet, hikmet, ilim ve kudretiyle her an kendisiyle beraber olduğunu, bütün yaptıklarını görüp bildiğini, sorumsuz olamayacağını, kötülüklerine ceza, iyiliklerine mükâfat verileceğini bilir, bundan dolayı da söz ve davranışlarını kontrol eder, daima iyiliğe, güzelliğe, faydalıya, mükemmele koşar. Aynı inanç ve görüşü paylaşan insanların meydana getirdiği toplum ise Cennete döner.
Dünyayı da, âhireti de Cennete çeviren iman ilmine herkesin ihtiyacı var.
Şaban DÖĞEN
22.05.2009
Yeniasya
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.