- Bu konu 4 yanıt içerir, 5 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
21 Mayıs 2009: 17:06 #653609
Anonim
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]İmanın Muhafazası İçin Neler Gereklidir?[/FONT][FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Bu zamanı diğer zamanlardan çok daha dehşetli yapan iki hal vardır: “Hubb-u dünya” ve “küfr-ü inadi”[/FONT]
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Günümüzde (konforlu) yaşama hissi, israf, iktisatsızlık, kanaatsızlık, hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve zaruri olmayan ihtiyaçların artıp yaşam şartlarının ağırlaşmasıyla, şimdiye kadar görülmedik derecede yaralanmıştır. Dünyevi nimetlerden azami istifade etme arzusu o kadar çekici bir hal almıştır ki, en sıradan bir dünyevi ihtiyaç en büyük bir dini meseleden daha fazla önemsenir olmuştur. Akıbeti görmeyen, hazır lezzeti gelecekteki çok daha büyük lezzetlere tercih eden nefs-i emmare, insanın yüce hislerini, kalp ve aklını mağlup ederek hakiki vazifelerini yapmaktan alıkoymuştur. İşte, “Onlar dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler” [FONT="][35][/FONT] ayetine mâsadak olan bu asrın insanını, meşru olmayan dünya sevgisinden kurtarmanın yolu, haram lezzetlerin içindeki elemi ispat etmekten geçmektedir. Aksi halde, bu terbiyeden mahrum bir insan “Cenab-ı Hak, Gafurü’r-Rahim’dir. Hem Cehennem pek uzaktır” diyerek, hissiyatına mağlup olmuş kalp ve ruhunun rağmına sefahetine devam etmekten kendini kurtaramayacaktır. [/FONT]
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Fenlerin gelişmesi, pozitivist dünya görüşünün dünyanın her yerinde yaygınlık kazanmasıyla mukaddes olan her şeyi reddeden bir küfür akımı ortaya çıkmıştır. İlim ve fenniyle küfre gitmiş insanların sayısı, eski zamanlarla kıyaslanmayacak derecede artmıştır. Önceki asırlarda böyle inatla küfrünü savunan bir kişiyi, büyük bir memlekette bile bulmak zor iken, günümüzde bir ilçede yüzlercesi yaşamaktadır. Firavunluk derecesinde gurur sahibi olan bu kişiler, iman hakikatleri ve İslamiyet’in yaşanmasına karşı her türlü imkanı kullanarak mücadele ettikleri için, onların düşüncelerini temelinden sarsıp yıkan tesirli bir hakikate ihtiyaç vardır. Ta ki, onların tecavüzlerini durdursun, bir kısmını imana getirsin ve Müslümanların –taklidi dahi olsa- inançlarını hakikatsizlik şüphelerinden koruyabilsin. [/FONT]
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Çarşılarda mevsimlere göre bazı mallara rağbetin arttığı söyleyen Bediüzzaman, sosyal hayatı ve medeniyeti çarşıya, yüzyılların getirdiği yenilikleri de mevsimlere benzetmektedir. İnsanların yüzyıllar geçtikçe, ilgilendikleri ve değer verdikleri şeyler de çok büyük bir değişime uğramaktadır. Örneğin, Asr-ı Saadette, bütün nazarlar Allah’ın arzularını kelamından anlamaya çalışmak ve ahiret saadetini kazanmak ile meşgul iken; günümüzde nazarlar dünyevileşmiş ve “ben”in heveslerine odaklanmıştır. Yani, bilimi, siyaseti ve ekonomik değişimleri daha fazla önemseyen insanlardan müteşekkil bir toplum meydana gelmiştir. İnancın zayıflayıp inkarın arttığı, yabancı kültürlerin istila ettiği, bid’aların yaygınlaştığı ve sapık inançların rağbet gördüğü bir zamanda, İslamiyet’e ve imana karşı yapılan şiddetli saldırılar tarihin hiçbir zamanında görülmedik bir boyuta çıkmıştır. Küfrün şahs-ı manevinin dehasıyla hücum ettiği bir sürece girilmiştir. Bu derecede yoğun saldırılar karşısında, Müslümanların ittifak ile bir şahs-ı manevi çıkarmaları, ihtilaf verici en küçük meselelerden bile kaçınmaları zorunluluk derecesine ulaşmıştır. Bu nedenle, İslamiyet’in nazariyat kısmına ait olan meseleler üzerine yoğunlaşan ve meşrebini bu meselelere bina eden her türlü hak cereyanlar, ihtilafa meydan vermemek ve her kesin yürüyebileceği Kur’an’ın ana caddesinde birliği temin etmek için gayret göstermelidirler. Hem, günümüzün insanları dinin zaruriyatını terk etmişlerdir. Dinin zaruriyatının terki ise ebedi saadetli bir hayatın kaybedilmesine yol açmaktadır. Öyle ise, böyle bir zamanda bütün himmet ve gayretin, zaruriyatın ikamesine ve ihyasına sarf edilmesi gerekmektedir. [/FONT]
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Ahirzaman’ın en dehşetli hali olan dinsizlik, anarşilik ve maddiyyunluğun kısa bir zamanda Çin’i komünistliğe çevirmesi, onun siyasi ve maddi kuvvetlerle susmayan ne derece tehlike bir musibet olduğunu göstermiştir. Bediüzzaman, bu felaketten kurtulmanın yalnızca Kur’an’ın hakikatlerine sarılmakla mümkün olacağını söylemektedir. Bu nedenle sofimeşrep zatların da, eski sermayeleriyle Risale-i Nur dairesine girip nurlanmalarını, bu zamanın “müstakim ve metin cadde-i Kur’aniyesi”ne sahip çıkmaları gerektiğini vurgulamıştır. Ona göre, zaten sünnet-i seniyye dairesinde, on iki tarikatin özü Risale-i Nur dairesi içinde mevcuttur. Eğer bu noktaya riayet etmeyip, rakibane bir çığır açılırsa, zındıka haricinde hiçbir kimsenin bundan fayda görmeyeceği ikazını yapmaktadır. [/FONT]
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Bu asrın ağır şartları altında, birçok meslekler gibi tarikatler de, dinsizlik akımına karşı mağlubane perde altında dini hizmet etmek zorunda bırakılmışlardır. Fakat, özellikle bu memlekette, bid’alara müsamaha göstererek, bazen teviller ile tahrifata taraftar olarak dine hizmet etmek mümkün olmadığını zaman göstermiştir. Yapılan bütün hücumlara karşı mağlup olmayan, en muannid düşmanlarına da hakikatlerini resmen teslim ettiren ve herkesin imanına kuvvet verecek bir tesire sahip olan bir mesleğe ihtiyaç vardır. Onun da Risale-i Nur mesleği olduğu, tarihin karanlık sayfalarının yaşandığı bir zamanda parlak bir surette görülmüştür. [/FONT]Nursi, Bediüzzaman Said, Ayetü’l-Kübra (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 191-193; Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 74.
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif] Nursi, Bediüzzaman Said, Ayetü’l-Kübra (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 199-200.[/FONT]
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 443.[/FONT]
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 297.[/FONT]
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif] Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 88.[/FONT]
21 Mayıs 2009: 21:52 #743294Anonim
Allah razı olsun abi Rabbim bizleri ahir zamanın fitnesinden korusun son nefesimizde huzuruna imanla çıkmamızı nasip etsin inşallah…
21 Mayıs 2009: 22:07 #743298Anonim
allah razi olsun kardes selam ve dua ile
24 Mayıs 2009: 20:46 #743814Anonim
risale i nurlarda zaten imanin muhafazasi adina olmazsa olmaz rehberimiz….
26 Mayıs 2009: 08:03 #744034Anonim
kesinlikle osmancım….ALLAH sizlerdende razı olsun
4 Haziran 2009: 16:49 #745553Anonim
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz.”
Bu gerçek başka bir hadiste de şöyle dile getirilir: “Kim ne halde iken ölürse, Allah onu o şey üzerine diriltir.”Allah’a ve diğer iman esaslarına imanı sağlam olan bir insan, öldüğü zaman mü’min ve Müslüman sayıldığından Müslüman muamelesine tâbi tutulur. Böyle bir insanın âhiretteki durumuna gelince, bu hususta Peygamberimizin şu meâlde bir hadisi vardır:
“Kim Allah’tan başka bir İlâh olmadığını bilerek ölürse Cennete girer.”
Bir insan öldükten sonra Müslümanların onun hakkındaki şehadetleri ve kanaatleri de önemlidir. Müslümanlar o adamın imanlı, iyi bir insan olduğunu söylüyorlarsa, Cenab-ı Hakkın onların şehadetine göre muamele edeceğine dair rivayetler vardır. Yine, Müslümanların aleyhinde şehadet ettikleri kimse de ona göre muameleye tâbi olacaktır. Buna göre bu dünyada iman ve ibadet üzerinde yaşayan insan inşallah ölüm anında da imanla gidecektir. Evet korku ve ümit arasında yaşamak gerekir. Ancak bu hal insanı ümitsizliğe sevketmemelidir.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.