- Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
10 Haziran 2009: 21:07 #654409
Anonim
“Üç kuvvet”in yönlendirmesi ekseninde insan
Yegâne seçkin: insan.
Diğer canlılardan farklı ve lâtif bir yaratılışta. Mizacı tutmaz aynıyla hiçbir varlıkla. Bu farklılık ondaki meyillerin, arzuların çeşit çeşit olmasına yol açar. Hep en güzele gözünü diker. Güzide olanları kendine lâyık görür sadece. Her şeyde kendine has bir süs arar. Bütün varlıklardan daha farklı kılınışın tahtına oturtulduğuna göre, insan kılınışına yakışan bir saygınlık içinde ömrünü geçirmek ister.
Birkaç temel ihtiyacın kaba saba karşılanması yetmeyecektir artık… Her elini attığı maharet, beceri, bilgi isteyen bir sanat alanına girdiğinden, tek başına hepsinin üstesinden gelmesiyse imkânsızdır. Dört temel kalemde bile onlarca ayrı emeğe muhtaç olunması, diğerleriyle işbirliğini mecburî kılar. İşlerin paylaşımıyla ancak bu şekilde hayatın yüklerini kaldırmak mümkün olacaktır.
İnsan bedeni sürekli dönüşüm, değişim, gelişmelere maruz ve yapısal olarak da buna muhtaç bir yapıda. Böyle statiklikten uzak bir yapıda ruhun yaşayabilmesi içinse üç kuvvet verilmiştir.
Bütün menfaatli şeyleri kendine doğru mıknatıs gibi çeken “şeheviye” kuvveti, ki maddesel yapıyla daha çok alâkalı; insanın biyolojik ve fizyolojik ihtiyaçlarına yöneliktir. Yemek, içmek, uyumak, konuşmak, neslinin devamını sağlamak gibi diğer canlılardan hiç de farklı olmayan şeyler. Tabii insanın bedensel ihtiyaçlarına yönelik olduğu için oy birliğiyle, alışveriş yapmayı da bu listeye alabiliriz.
İkinci kuvvet zararı uzaklaştırmak için verilen “gadap” kuvveti.
Üçüncüyse fayda-zarar, iyi-kötü ikileminde ayırt edici rol oynayan “akıl” kuvveti.
İşte bu üçlünün saç ayağında şekillenir pek çok davranış. Ne var ki, Yaratıcı tarafından cüz’i iradenin gelişimine yol açmak için yaratılışında, hiçbir şekilde sınırlandırılmayan bu kuvvetler, uygulamada başıboş olduklarından bazı haksızlıklara, sıkıntılara, saldırılara yol açabilmektedir.
İnsanlar adedince “Bana görelerin,” “Kanaatimce” diye başlayan cümlelerin yığını arasında dengeyi bulmaksa, imkânsızdır. Bir sabit değişmez lâzımdır ki, denge ayarı belirlesin. O da insanlar arasından olamayacaktır elbette. Bütün yaratılmış, zamanla kayıtlı akılların ötesinde külli bir akıl, ancak bu dengeyi sağlayabilir. Tâ ki uygulamadaki tecavüzler önlensin.
Her ne kadar yaratılışı itibarıyla bir sınırlandırılması olmasa da, İlâhî kanunlar itibarıyla bir sınırlandırma mevcuttur ki, bu da “sırat-ı müstakim=dosdoğru yol” olarak da adlandıracağımız “vasat”ı netice verecektir. Aşırıya gitmede ifrat, hiç yaşanmaması halinde tefritin yaşanmasıysa istenilen çizgiden uzaklaşmadır. Her üç kuvvet içinde bu üç mertebeden bahsedilir. Ki bu dokuz mertebenin vasat olan üçü dengenin tâ kendisi, adalet ve dosdoğru yoldur. Diğer altıysa zulümdür…
İffet olan vasat mertebesinde kuvve-i şeheviye, sadece helâl olana istekli olmak, haram olanı arzu etmemektir. Fücur şeklinde kendini gösteren ifrat mertebesi haram-helâl sınırı tanımayan her türlü haysiyeti ayaklar altına alıp perişan eden bir saldırıyı barındırır bünyesinde. Humud olan tefrit mertebesindeyse istek yoktur zaten hiçbir şekilde. Yolunmuş otla nadide canlı çiçek arasında fark yoktur.
Tarih sayfalarına baktığımızda insanlığını hayvansı bir varlık boyutunda yaşayan ilâhlık iddiasında tanrıçaları, putlaştırılanları, ulûhiyet davasında olanları kuvve-i şeheviye-i behimiye dalının meyvesi olarak görmekteyiz. İffet mertebesinde kuvve-i cazibeye dönüşen hâl, huy güzelliği sahibi, günahlardan kaçınan cömertlik ve yücelik sahibi nadide meyveler sunar insanlığa.
Korkulmayacak şeyden bile korkmayı netice veren cebanet mertebesinin aksine kuvve-i gadabiyenin ifrat mertebesi olan tehevvürde, hiçbir korku yoktur. Bütün baskılar ihtilâller, zorbalıklar, katliamlar bu mertebenin ürünüdür. Halbuki istikamet üzere olsa ne korkar, ne korkutur bir halde şecaati yaşar. Gerekirse dinine veya dünyaya ait bir hukuk için canını bile verir.
Firavunlar, Nemrudlar, Şeddadlar, Deccallar kana, acıya bulanan bir geçmiş sunmaktan öteye geçmemiş, arkalarında ağlayan yetimler, bükük boyunlar bırakmıştır. Hâlbuki kuvve-i dafia şeklinde kendini gösteren istikamet halinde adil hâkimler, melek gibi meliklerle insanlığa medeniyet yolunu da açmıştır.
Hikmet, hakkı hak bilip bağlanmak, bâtılı bâtıl bilip kaçınmaktır. Vasat mertebesinde olduğunda, ancak en büyük nimet olan akıl, enbiya, mürselin, evliya ve sıddıkîn meyvesini verirken; zakkum tarlalarında tabiatı, maddeyi, zamanı ilâhlaştıranları beşerin aklına acı ve zehirli bir meyve olarak sunmuştur. Çünkü ifrat mertebesinde akıl doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterecek aldatıcı bir zekânın ürününü gösterir. Ne yazık ki, tefrit mertebesindeki gabavetin hiçbir şeyden haberi olmaz.
Kendimizi tanıma yolculuğumuzda, kuvvetler anlamı çok iyi çözmemiz gereken kodlardandır. İlk bakışta fıtrî sınır konulmamış olması ürkütücü görünse de, uçsuz bucaksız ufuklara açılan bir penceredir aslında. Kur’ân’ın açtığı geniş yolda sağa sola sapmadan ilerlendiğinde, insanlığın ulaşacağı ilerleme mertebelerini tahmin bile etmemiz mümkün olamayacaktır belki.10 Haziran 2009: 22:27 #746433Anonim
Duygularımızın ibadeti ve ihaneti

Altıncı Söz eksenli bir denemeNur Hacınebioğlu
bakibahar@yahoo.com.trRabbinin merhametini kendine çekmede, ebedî hayatının gereklerini temin etmede kullanacağı; ne var ki hiçbiri kendisine ait olmayan muhteşem bir donanımla ayak basar insan yeryüzü şehrine. Görüntülerden, kokulardan, seslerden, tatlardan, dokunuşlardan oluşan bir yazılımın ortasındadır artık. Zaman ilerledikçe kendisine sunulanın sadece bu beş donanımla sınırlı olmadığını; bazen adlandırmaktan, tanımaktan bile kendini aciz hissettiği sadece varlığını bir şekilde algıladığı özelliklerini fark edecektir.
Görüntülerden kendi sayfasına rengârenk hallerin ahenkli yansımasıyla; kâinat orkestrasından, kulağından kalbine manaların akışıyla, damağına değen tatlarla mest olur. İster ki hep bahar çiçeklerinin efsunlu kokusuyla dolsun nefesi, tenine dikenli, çalılı bir şey değmesin.
Ne var ki, yeryüzü şehrinde seferberlik zamanıdır. Kimse tutamaz elindekini. Ya mahvolur. Ya değişip gider. Çaresizlik girdabında, elindekileri tamamen kaybetmenin kaygısıyla parlaklığını yitirir renkler, cıvıltılar cızırtıya dönüşür, ağzının tadı kaçar.
Hâlbuki merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbimiz, zaten geçici ve emanet olarak insana verdiği her türlü donanımı, elde edilecek kârı insanda bırakmak kaydıyla, satın almaya taliptir. Şu seferberlik hengâmesinde güvenliğine kefil olur. Tek şart her türlü donanımın asıl kullanım şekliyle Onun adına kullanılmasıdır. Bunu da ibadetten sayacaktır. Aksi durumsa hiç şüphesiz ihanettir.
Ruhun bu âleme açılan penceresi olan gözler, kâinat kitabını okumada kullanılmalıdır. Bu haldeki bir göz rahmet çiçeklerinden bereketli özler toplayan bir arıya dönüşür. Başlar üstünde dolaşır. Zimmetinde ihanet edildiğindeyse geçici, devamsız, sadece nefsin arzularına yönelik manzaraları dolaşan serseri bir hizmetçi derecesine düşer.
Her türlü ikramı kullarından esirgemeyen Rezzak-ı Kerîm namına damak tadını işlettiğinde insan; yeryüzü şehrinde bir müfettiş, bir bakan gibi statü kazanır. Hâlbuki sadece geçici tatlar ve mideyi doldurma adına çalışsa, bir kapıcıdan öte değer alamaz.
İnsanın akıl, ruh, sır, nefis gibi kalbin komutasına verilmiş pek çok özellikleri vardır. Her özelliğin hedefi doğrultusunda kullanılmasıyla bir tür ibadeti vardır. İnsanın en muhtaç olduğu bir zamanda bu ibadetler kendisine Cennet meyveleri olarak sunulacaktır.
Korku ve sevgi de insan için gayet önemlidir. Ya yaratılmışa ya Yaratıcıya karşı kullanacağı bu iki donanımla insan, ahiret âlemiyle birlikte bu dünya hayatını karartabilir ya da aydınlatabilir. Yaratılmıştan korkmak elem veren sancılı bir belâdır. İnsan öyle şeylerden korkar ki, ne onun ricasını kabul eder, ne ona acır.
Sevgiyse, sevilen ya arkasına bile dönüp bakmadan, hoşçakalsız, vedasız ayrılıkları yaşatır. Ya insana sevgisinden dolayı burun kıvırır. Ki, aşk şiirleri, şarkılar koskoca divan edebiyatımız bunun belgeli ispatı değil midir?
Ödünü patlatmayan, haysiyetli bir korku; rencide etmeyen, onurlu bir sevgi her insanın özlemiyse, işte korku ve sevgimizin ibadeti. Sadece Allah’tan korkmak ve sadece Onu sevmek. Böylece gözle göremediği mikroptan, elsiz yılandan, gözsüz akrepten korkan insanın, gözlerini kocaman açtıran olaylar karşısında bile metanetini koruması mümkün olacaktır. Onun adına olan hiçbir sevgi yüreğini dağlamayacak, tam aksine ona güzel ufuklar açacaktır.
Diyelim ki, bir anne kucağına verilen cennet kokulu yavrusunu severken, Rabbinin onu ne kadar merhametli bir şekilde şekillendirdiğini, beslediğini, büyüttüğünü hissetmeli. Allah’ın bir hediyesi olarak gördüğü yavrucuğuna emanet gibi üstüne titremeli. O miniğin üzerindeki hallerin asıl sahibi tarafından yaratıldığını unutmamalı. Yoksa, ben bebek yaptım, bakışıyla o yavrucağa baksa, annelik duygusuna yanlış manevra vermenin cezasını acı çekecektir. Hiç bir şey olmasa çocuğunun onun istediği yemeği sevmemesi, kendi istediği okula gitmemesi bile en basit bir örnekle içine dokunacaktır.
İşte yaratılış amacında kullanıldığında bir tür ibadetini de yapan duygularımız, özelliklerimiz; farklı formatlara büründüğünde ihanetin cezası olarak dünyanın sıkıntıları yüreğe ve bele binmekte, omuzları çökertmektedir.
Tüm bunlarla birlikte, insan çoğu kere kendine verilen donanımın farkında da olamayabilmekte; cahilliğinden zimmete geçirmeler, ihanetler yaşayabilmektedir. Şu satırları okuyabildiğinize göre, hâlâ hayattasınız ve bir şans daha var demektir. Ama bu son şans da olabilir.
Haydi öyleyse, şu baharın kapımızı çaldığı günlerde duygular çiçek açarken, onları zararlı otlardan ayıklayalım ki nadide bir şekilde boy atsın, yeşersin… Nisan’ın bereketli yağmurları altında her türlü istidadımızı İslâmiyet suyuyla sulayıp, imanın ziyasıyla ubudiyet toprağında yeşertelim.
Duygularınızın yeşermesinde, ibadet ekseninde münbit yarınlar temennisiyle… -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.