• Bu konu 3 yanıt içerir, 5 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
5 yazı görüntüleniyor - 1 ile 5 arası (toplam 5)
  • Yazar
    Yazılar
  • #654992
    Anonim

      Dilimize “naapıyos?”

      Hemen hemen bütün TV kanallarının reklam kuşaklarında uçuyos, geziyos, konaklıyos, yiyos, içiyos, yatıyos, kalkıyos” gibi kelimeler ard arda sıralanıyor. Bu kelimelerin Türkçe olduğunu kim iddia edebilir? Bu yanlış kullanımlar zihinleri tertemiz, körpecik çocuklarımız için belki de en az tehlikeli ve yanlış ifadeler bunlar. Sadece dilimize değil çocuklarımıza “naaptığımızın” farkında mıyız?

      Uçuyos, geziyos, konaklıyos, yiyos, içiyos, yatıyos, kalkıyos…

      Bu ifadeler konuşmayı yeni öğrenen bir çocuğun dilinden dökülmüyor.

      Eğitimsiz, kullandığı iki kelimeden birisi çirkin ve argo söz olan bir şahsa da ait değil.

      Hemen hemen bütün TV kanallarının reklam kuşaklarında, üstelik müzik eşliğinde sıralanıyor bu sözler.

      Ve en fazla çocuklar etkileniyor bu tür sözlerden, ifadelerden, konuşmalardan ve reklamlardan.

      Zihinleri bembeyaz, tertemiz, körpecik çocuklarımız için belki de en az tehlikeli, sakıncalı ve yanlış ifadeler bunlar.

      Şiddet, gayr-ı ahlakî söz ve sahnelerin çocukların iç dünyasında nasıl yer ettiğini düşünmek bile ürkütücü.

      Evet, anadilimiz Türkçe.

      Peki, en masumane diyebileceğimiz bu kelimeler nasıl bir Türkçe?

      Bu kullanılanlar “anadil”imiz olamaz. Belki “TV Dili” veya “Medya Dili” demek daha doğru olur.

      Öyle veya böyle bu dil çocuklarımızın zihnine en etkili, en kalıcı ve en kısa zamanda yer ediyor. Tıpkı tekerleme gibi. Ama kalıcı hasar bırakan tekerleme.

      Sonradan düzeltmek, doğrusunu öğretmek de her geçen gün biraz daha zorlaşıyor.

      Sokakta, parkta ve en kötüsü de okulda çocuklarımız bu dili öğreniyor.

      Akşam televizyonun başına geçip adeta teslim olmuş vaziyette seyretmeye, bir adım ötesi bilgisayarın karşısına geçip “çetleşme”ye başlayınca hem öğrendiklerini pekiştiriyor hem kelime hazinelerine yepyeni kelime ve deyimler ilave ediyorlar. Ama bunlar Türkçe değil. Hem telaffuz hem mana yönünden bize ait değil.

      Çok yabancı ve çok tehlikeli.

      “Triplere girmek”, “oha falan olmak”, “ayar olmak”…

      Anlayan var mı? Tabii bu dile bir şekilde aşina olanlar hariç.

      Üstelik bu dilin kendine has telaffuz tarzı da var.

      Çekilmez oldun yaaa! Saçmalama ooooluuum! Bi kafa koycam şimdi! Yeme bizi ooolum! Ayıpsın! Naaaber? Çok kafa çocuk! Koptum! Adam uçmuş yaaa! Baaay! Wooow!.

      Hemen söyleyelim, seçtiğimiz bu ifadeler mümkün olduğunca masumane örnekler. Ya gerisi?

      Acayip konuşuyoruz

      Rauf Tamer, 20.04.2002 tarihli Star gazetesindeki köşe yazısında adeta feryat ediyor:

      “Acayip bir dil konuşuyoruz. Televizyonlardan evlerimize ciyak ciyak yansıyan o sesler, hiçbir dile benzemiyor.

      Sırf İstanbul Lehçesi’ni kaybetsek iyiydi.

      Grameri kaybettik.

      İmlayı kaybettik.

      Noktayı, virgülü, kurguyu, vurguyu, hepsini kaybettik… Bir ulus için toprak kaybetmek gibi bir şey bu.

      Öylesine onur kırıcı.”

      Evet dili kaybetmek benliğimizi ve kimliğimizi kaybetmek anlamına geliyor. Kültürümüze, hatta kutsal değerlerimize yabancılaşmak anlamına geliyor. Bu durumda kaybettiğimiz her kelime ve ifade kendimize biraz daha yabancılaşma demek oluyor. Zira kaybettiğimiz ve terk ettiğimiz her bir kelimenin yerini başkalarının kelimeleri dolduruyor. Başka inanç, din ve kültürün kelimelerini kullandığımız ölçüde de onların kalıpları ve anlam kapsamı içerisinde düşünmeye başlıyoruz.

      Hatta bu tehlike, karşılığı bizde olmayan ve Türkçe bir karşılık ortaya koyamadığımız teknolojik vasıtalar için de geçerli. Yeni bulunan ve yeni üretilen aletler, ülkemize gelirken sadece isimleriyle değil, onları üreten toplum ve milletlerin kültürüyle, inancıyla, kutsalıyla birlikte geliyor. Air-conditioner, disket, faks, kamera, kompakt disk, monitör, printer, radyo, televizyon, tubeless, video, walkman ve daha yüzlerce kelime… İsimleri ve kullanım yöntemleriyle neredeyse hayatımızı kökten değiştiriyor.

      Kendimize yabancılaşmanın göstergelerinden birisi de yabancı kelimelere Türkçe’ymiş gibi bir kılıf uydurmamız. Fakslamak, zaping yapmak, zaplamak, zumlamak, dont panik, herıld yani, no problem, fokuslamak, fifti fifti, non stop yolculuk, şu halleriyle ne kadar masumlar değil mi?

      Sokakta yabancıyız

      Evimizden dışarı çıktık. Bir sokak veya caddede yürümeye başladık. Sağımıza-solumuza baktığımızda acaba şu kelimelerden karşılaşmadığınız var mıdır?

      Little Big, Big Star, Marko Delli, Conan Jeans, Lee, Weber Jeans ve Galila Restaurant, LC Waikiki, Rodi, Big Free, Tifanny, Cotton Shop, Benson Jeans, McDonald’s, Burger King, Pizza Hut, Domino’s Pizza, Caroussel, Galleria, Capitol, Atrium, Carrefour, Groseri Market, Coiffeur Angle gibi telaffuzda bile zorlandığımız belki binlerce yabancı isim. Kimi mağaza, kimi lokanta, kimi kasap, kimi alışveriş merkezi…

      Tamamı yabancı olanların yanında yarı yarıya yerli olanları belki daha az yadırgar olduk.

      Special dürüm, ekmek shop, light köfte gibi… Rainbow Kasabı, Kadir Has Center, Dürüm Land, Cafe Beyzade, Galaxy Alışveriş Merkezi, Ev Shop, Yeşil Plaza, Vatan Computer gibi.

      Ama millet olarak Türkçe’yi veya yerliyi yabancılaştırmada da çok mahiriz. Aslında buna tam yabancılaştırma diyemeyiz. “Yabancı” gösterme gayretinden başka bir şey değil…

      CoonDra (Kundura), Mardini (Mardin), Velini (Veli), Efendy (Efendi), Eskidji (Eskici), Laila (Leyla), Kiosk (Köşk), Zift (Zift), Ramsey (Remzi) gibi Türkçe’den bozma yabancı isimlere ne dersiniz?

      Sakashi (Salih Kaya isminin ilk heceleri ile Japon malı havasını veren ”shi” eki), Yu-Ma-Tu (Yunus, Mahmut ve Tuncer isimli üç kardeşin isimlerinin ilk heceleri), BEMS (Baba, Emine, Mustafa ve Sabri isimlerinin ilk harfleri) gibi yabancı havası verilen kelime, isim ve markalar…

      Sonuç

      Kendi dilimize yabancılaşma gerçeği artık çoğumuz tarafından hiç de yadırganmıyor. Belki de kaçınılmaz veya sıradan görülüyor. “Neden?” sorusuna cevap ararken bizdeki yabancı hayranlığından, özentiden kendi öz değerlerimizi koruma hassasiyetini kaybetmemize kadar yüzlerce gerekçe bulabiliriz.

      Özellikle hayranlık, özenti ve içimizde oluşan meyil sayesinde duyduğumuz yabancı bir kelimeyi kullanırken ilk bir-kaç denemede hafiften bir yabancılık çeksek de, çok geçmeden o kelimelerin Türkçe karşılıklarını da unutuyoruz. Derken dildeki dönüşüm hayatın hemen her kesimine sirayet ediyor. Yaygınlaşan kullanım içimizdeki yabancı hayranlığını ve özentiyi adeta kamçılıyor. Yabancı hayranlığı bizi daha fazla yabancı kelime kullanmaya yöneltiyor. Ve bir kısır döngü böyle devam edip gidiyor.

      Bu kısır döngünün bir yerde durdurulması, kırılması gerek. Fert olarak, toplum olarak silkelenmemiz ve kendimize gelmemiz şart. Başkası değil kendimiz olmalıyız. Dilimiz eski sağlığına kavuşuncaya kadar çaba sarf etmeliyiz.

      Aksi takdirde torunlarımız “Türkçe” diye bir dilin varlığını sadece tarih kitaplarında okuyabilecekler, haberiniz olsun.
      Fussilet.com – Fussilet.com

      #748287
      Anonim

        Noktayı, virgülü, kurguyu, vurguyu, hepsini kaybettik… Bir ulus için toprak kaybetmek gibi bir şey bu.

        Gitgide Osmanlının sonuna yaklaşıyoruz..Osmanlı da halk ve divan aynı dili konuşmadığından dağılmıştı..Hayr olsun İnşAlah..

        Allah razı olsun kardeşim..

        #748289
        Anonim

          bende memnun değilim bu yozlaşmadan..
          lakin şöylede bir husus var bunu sizlerle paylaşmak isterim;


          dil yaşayan canlı bir varlıktır..

          tarih ölen birçok dile şahit olmuştur vede doğan dillere tabiki..

          haliyle bu tekemul yada tedenni süreci kaçınılmaz bir olay
          heleki türk milleti gibi tarih boyunca başka kültürlerden
          bilgi, sanat, folklor ve benzeri hususları almaktan çekinmeyen
          “açık” bir milletin dilinin “sabit” kalacağını düşünmek pekde yerinde bir
          bekleyiş olmaz kanaatindeyim..

          tarih boyunca bizim kadar alfebe değiştiren böylesi köklü bir millet varmıdır?
          bu bizim genetik mirasımızın ne denli değişime müsait olduğunu zaten göstermektedir

          orta asyadan anadoluya geçiş sürecinde ve hatta türklerin
          islamı kabullenişi vede islam dinini farslardan öğrenmesi ile
          hala süregelmekte olan muazzam bir farsça kelime akını oldu türkçeye
          hususen dini terimlerin hemen hemen hepsinin arapça olmayıp
          farsça olması, en basitinden resule bile “peygamber” dememiz
          bunun göstergesidir.

          peki farslar araplardan dini öğrenirken neden kendi kelimelerini kullandılar
          neden bir iranlı gidipte bir araptan islamiyeti öğrendikten sonra “salat”
          demek yerine kendi öz dilindeki “namaz” kelimesini kullandı.
          ve aynı şekilde orta asyadan gelmekte olan türkler iranlılardan bu dini ve
          ibadeti öğrendikten sonra neden “dua” demek yerine “namaz” kelimesini seçtiler?

          işte bu ve benzeri birçok örnektede görebileceğimiz gibi bununun altında milletimizin
          “genetik açık” lığı söz konusu..

          bunu sadece dil hususunda değil birçok kültürel mevzuda görmek mümkündür.
          türk mutfağı zengindir ama bu zenginlikte dünyanın her yerinden bir lezzet söz konusudur.

          türkler tarih boyunca toplayıcı bir millet olmanın faydalarını ve zenginliklerini yaşamıştır.
          şimdi ise globalleşen dünyada bu toplayıcılığın ve buna olan genetik arzunun tatmini
          internet ve medya ile gerçekleşmektedir.

          ben bozulan türkçe diye düşünmüyorum değişim herzaman vardır vede olacaktır
          bundan yıllar önce farsça bizim dilimizi nasıl değiştirdiyse sonra fransızca ve şimdide
          amerikancanın etkisi altında bir keşmekeşliğe sürükleniyorsada
          bu “dil” tarih boyunca zaten sürekli yoğurulmuştur.

          mevzu halkın temayülüdür. bizlerin istek ve kullanım arzusudur dile bu yaşam
          sürecinde yön verecek olan yegane etken.

          tarihin acı bir sayfasına, iki müslüman vede türk devletin savaşına bakalım

          bir tarafta istanbulun fatihi ve islam devletleri içinde yükselen değer osmanlı,

          diğer tarafta osmanlı ve onun yükselişini hatta batılılaşmasından
          rahatsızlık duyan safeviler,

          iki devletin başındada bulunan “türk” liderler
          biri yavuz sultan selim
          diğeri şah ismail

          bu iki guzide hükümdarın yönetim kabiliyetlerinden ziyade en güzel ve şirin
          özellikleri ikisinin de şair olması..

          peki hangi dilde yazıyorlar dersiniz? bizlerin öteki, farsi vede acem diye
          sıfatlandırdığımız şah ismail türkçe şiir yazarken,

          yine bizlerin “bizim” diye nitelediğimiz yuvuz sultanımız
          farsça şiir yazmaktaydı.
          elbette türkçe çok latif şiirleride vardır ama ekseriyetle fars dilinde
          kaleme almıştır eserlerini..

          burda tabiki yavuz sultanımın ana dili dışında başka bir dilde
          ( ki türkçe sanırım birçok osmanlı sultanının ana dili değildi)
          şiir yazması ancak onun feraset ve kabiliyetini gösterir.

          lakin çok daha başka birşeyi gösterirki oda bizlerin
          her zaman “öteki” ne karşı bir merak bir sempati bir sevgi içinde olduğumuzdur..

          bu gün evet dil değişiyor fakat bu dil hep değişiyordu zaten.

          şayet bir yozlaşma mevzusu var ise bunu dilde değil gençliğin eğitiminde
          ilgi ve alaka olarak gençliğe verilenlerde aramalıyız.

          giden türkçe değil millettir.

          hasılı kelam demek istediğim şudur efendim:

          Quote:
          Özellikle hayranlık, özenti ve içimizde oluşan meyil sayesinde
          duyduğumuz yabancı bir kelimeyi kullanırken ilk bir-kaç denemede hafiften
          bir yabancılık çeksek de, çok geçmeden o kelimelerin Türkçe karşılıklarını da
          unutuyoruz. Derken dildeki dönüşüm hayatın hemen her kesimine sirayet
          ediyor. Yaygınlaşan kullanım içimizdeki yabancı hayranlığını ve özentiyi
          adeta kamçılıyor. Yabancı hayranlığı bizi daha fazla yabancı kelime
          kullanmaya yöneltiyor. Ve bir kısır döngü böyle devam edip gidiyor.

          bu kısır döngüyü kırmak bizim kendi mirasımıza bir reddiyedir.
          biz bu gün bu yüzyılda bu fena devirde yabancı hayranı olmadık ki azizim,
          biz hep böyleydik.. ve hepde böyle olacağız..
          tarihimiz, batıya olan iştiyaklı seferlerimiz,
          doğuyu (geldiğimiz yeri, bizi) küçümsememiz..
          farklı olana ilgi ve alaka ile bakmamızdır bizi biz yapan..

          bu konu ile alakalı incelecek vede irdelenecek daha birçok
          konu ve mevzu vardır “dil” bunlardan en barizi en canlısı
          vede en etkilisidir.

          burda akan bir dere söz konusu ve bunun ancak yönünü değiştirebilirsin
          durdurmak diye bir mevzu söz konusu olamaz.
          su çağlar akar ve dere yeniden yatağını bulur.
          heder olan senin kurduğun sed olur.

          keza TDK bunu bu yüzyılın ilk çeyreğinde denemeye koyuldu.
          sonuç ortada.

          elimizdeki veriyi nekadar iyi tanırsak sunacağımız çözümde o denli
          verimli olur.
          sorun tesbiti güzel lakin önerilen çözüm abesdir ..

          vesselam …

          #748290
          Anonim

            okuduğum her satırda utandım

            son zamanlarda resmen katil gibi bir dil katili gibi konuşuyorum 🙁

            #748316
            Anonim

              şayet bir yozlaşma mevzusu var ise bunu dilde değil gençliğin eğitiminde
              ilgi ve alaka olarak gençliğe verilenlerde aramalıyız.



              enteresan bir kısır döngü var aslında
              insan bildiği kelimeler kadar ifade eder kendisini
              kelime hazinesi kadar çeresini tanır, olayları yorumlar, anlamlandırır
              hayallerini, düşüncelerini kelimelerle ifade eder ve kelimeleriyle yer eder; hem kendisinde hem içinde bulunduğu toplumda.

              harf devrimi ve diğer değişim zorlamaları ile geçmişi unutturulan, geçmişinden utandırılan bir toplumun genci, “yeni”ye “farklı”ya öykünmekte pekte haksız sayılmaz sanırım ..
              hele bir de üzerine, gufte’nin de ifade ettiği gibi, yabancı sevgisi’de eklenince değişimin ve yozlaşmanın bu kadar hızlı cereyan etmesi kaçınılmaz olmuş ..

              geçen haftalarda otobüste yan koltukta oturan, kılık kıyafetleri ve ellerindeki çantalardan maddi durumlarının yerinde olduğu anlaşılan anne kızın konuşmalarını duyunca durumun vahameti daha net göründü,
              kız en fazla 4 yaşındaydı, annesi de 25 yaşlarındadır sanırım,
              o garip reklamlardan fırlamışlardı sanki, kamera şakası olsmasını umdum, ama değilmiş
              diziler, insanlar, misafirleri ve kılık kıyafet hakkında konuşuyorlardı yanlış hatırlamıyorsam, kullandıkları kelimeler -tabi kelime diyebilirsek- ve sesleri içler acısıydı ..

              hani arkadaş gurupları içinde bu şekilde konuşmaların olabilirliğini bir noktaya kadar anlayabiliyorum, sigara içen arkadaşlarına kendisini kanıtlamak için sigara tiryakisi olan çocuklar gibi, ama “ilk öğretmen”in bu kadar kendini kaybetmiş olması ..

              özenmek, beğenmek, farklı olma isteği, dikkat çekme isteği; yenilenmenin, gelişiminin itici güçlerinden.
              onlar olmazsa ilerlemek için ihtiyaç duyduğu motivasyonu sağlamakta zorlanır insan, yerinde sayar, evet doğrudur,

              evet bir devrin kapanıp yenisinin açılmasına vesile olan o mübarek farsça yazmış çoğu şiirini,
              ama aldığı yeni kelimlerle şiir yazmış, sanat icra etmiş, kendisini geliştirmiş, zenginleşmiş,
              şimdi ise, cümle haline bile gelemeyen kelime müsveddeleri “geyik muhabbeti kültürü”nü geliştirmek için, bir “adam sen de”cilik oyunu içinde kaybolmak için kullanılıyorlar ..

              ve boyumdan büyük bir yorum yapayım;
              hepimizin malumu Kur’an-ı Kerim’in mucizelerinden birisi dilindeki, üslubundaki, anlatımındaki mükemmellik,

              ve bu sadece devrin araplarına kendisini kanıtlamak için böyledir diye yorumlanacak kadar basit bir mucize olmamalı,
              bizim zamanımıza ve bizden sonraya da hitap ediyor kitabımız. bize neyi nasıl yapacağımızı öğretirken kullandığı dille, anlatımla; bizim de seçeceğimiz kelimerin kuracağımız cümlelerin özelliklerini ifade ediyor dersek yanlış olmaz sanırım

              ya üstadımıza ne demeli? mübareğin yazdığı risalelerdeki dil zenginliğine? türkçesi arapçası farsçası osmanlıcası, farklı farklı dilleriden bir sürü kelime var içlerinde, ama bir düzen içinde hepsi, bir ahengi var,
              okuyan onu anlamasa bile zevk alıyor,
              şimdiki yayvan kelimeler gibi tüylerini diken diken etmiyor insanın ..

              hasılı kelam,
              içi boş muhabbetlerin içi boş kelimeleri, sahiplerinin de içlerini boşaltıyor .. feverânımız bundandır ..
              dediğiniz gibi eğitilmemiş bireyler; birey olamadıkları için, rüzgar nereden eserse o yöne savruluyor, dilini, kelimelerini, düşüncelerini, varlık gayelerini unutuyorlar ..

              Rabbim farkında olanlardan eylesin ..

            5 yazı görüntüleniyor - 1 ile 5 arası (toplam 5)
            • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.