Mevlânâ Câmi, bilhassa ihlâsla ilerlemiş, mânevî mevzularda mesafe kat’etmiştir. Bundan olacak ki, gösterişten çok rahatsız olur. bütün huzur ve rahatını tevazuda, ihlâsta bulurdu. O, insanı maddi ve ilmi kazancıyla değerlendirmezdi. Bütün mes’elesi; gönül ehli olmak, iyi niyet sahibi bulunmak, tevazu ve ihlâs içinde dini hayat yaşamaktı. Muhataplarında aradığı bunlardı.
Nitekim bir gün mânâ büyüklerinin oturduğu bir dâvet sofrasında biri dikkatini çekti. Adam henüz ruhen olgunlaşmamış olduğunu, her hâliyle belli ediyordu. Yemeğe başlarken yüksek ses ile bağırdı: -Tuz getirin! Yemeğe tuzla başlamak sünnettir.
Adamın kendisini göstermek için söylediği bu sözden rahatsız olan Mevlana, yavaşça cevap verdi:
-Hazret, ekmekte tuz vardır. Onu hatırlayarak yerseniz, sünneti yerine getirmiş olursunuz. Adam fazla ders almadı bu ikazdan. Az sonra birine bir ihtar verdi:
-Ekmeği tek elle koparıyorsun. Tek elle koparmak mekruhtur. Câmi Hazretleri bu hareketten de rahatsız oldu. Tekrar düzeltme yaptı:
-Sofrada başkasının eline, ağzına bakmak da mekruhtur. Hem de senin hatırlattığından fazla mekruh…
Adam birazcık ders alır gibi olup susmuştu. Ama kendini mutlaka göstermek istiyor. dikkatleri üzerine çekmek için konuşmaya devam niyeti taşıyordu. Nitekim az sonra yine başladı: -Yemek yerken konuşmak sünnettir! Mevlânâ Câmî yine ikaz etti: -Çok konuşmak ise, mekruhtur. Hatalı sözler sarf ettiğini anlayan adam, bundan sonra lüzumsuz konuşmayı da, sivri ve rahatsız edici sözlerle hatâ düzeltmeyi de terk etti. Mevlânâ şu sözleri sık sık söyler, tekrar ederdi:
-Bir kimse bütün ilimleri bilse yine garantisi olmaz. Çünkü insanı kurtaran ilim değil, ameldir, ihlâstır, tevazudur. Ameli, ihlâsı olmayan âlimin, ilmi kendisine fayda vermez, kurtulmasına vesile teşkil etmez.