Bir zaman bir sultan varmış.
Servetçe onun pek çok hazîneleri vardı.
Hem o hazînelerde her çeşit cevâhir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş.
Hem, gizli pek acâib defîneleri varmış.
Hem, kemâlâtça sanâyi-i garîbede pek çok mahareti varmış.
Hem, hesabsız fünûn-u acîbeye mârifeti, ihâtası varmış.
Hem, nihayetsiz ulûm-u bedîaya ilim ve ıttılâı varmış.
Her cemâl ve kemâl sahibi, kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca,
o sultan-ı zîşan dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin;
tâ nâsın enzârında
- hem servetinin şâşaasını,
- hem kendi san’atının hârikalarını,
- hem kendi mârifetinin garîbelerini izhâr edip, göstersin.
Tâ, cemâl ve kemâl-i mânevîsini iki vecihle müşâhede etsin:
Bir vechi, bizzat nazar-ı dekâik âşinâsıyla görsün; diğeri, gayrın nazarıyla baksın.
11. Söz