• Bu konu 2 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
  • Yazar
    Yazılar
  • #655802
    Anonim

      2 kasım 1967’de Risale-i Nurları tanıdım. Edebiyat Fakül­tesinde okuyordum. Selâhattin isminde bir arkadaş, elim­de dinî bir gazete görünce yaklaştı ve gayet sessiz bir ifa­deyle, “Sen Risale-i Nur okudun mu?” dedi. Ben de “İsmini duy­dum, ama okumadım.” dedim. O zaman:
      “Risale-i Nur bütün iman hakikatlerini ispat ediyor.” dedi. Ben de o zaman:
      “Madem siz ispatla meşgulsünüz, benim defterime yazdığım birkaç cümle var, size okuyayım.” dedim.
      Okuduğum dinî dergi ve gazetelerden ilgimi çeken cümle­leri defterime yazmıştım. Kur’an’ın küçük çocuklar tarafın­dan dahi kolayca ezberlenmesi, hafızalara yerleşmesi ve tek­rarının usandırmaması hususunda yazdığım cümleleri oku­dum. Meğer bunlar da Risale-i Nur’danmış…
      Kendisiyle derse gitmek üzere anlaştık ve bir gün Sü­ley­ma­niye dershanesine gittik. Mustafa ve Eyüp Ekmekçi’ler, Se­lâ­hattin ve bir de ben vardım. Hz. Eyyûb’un (a.s.) kıssa­sın­dan birinci nükteyi okudular. Ders bittikten sonra:
      “Acaba bilmediğimiz kelimeler parantez içinde yazılmış ol­saydı daha iyi olmaz mıydı?” dedim.
      Eyüp Ağabey:
      “Bediüzzaman Hazretleri bir manaya kaç kelime gelir, bu manada bir lügat yazmak istemişti. Fakat bunu eserinde gerçekleştirdiğinden, anlamadığınız bir kelime ya o cümlenin içerisinde veya paragrafın içerisinde veya konu içerisinde geçmektedir. Eğer geçmiyorsa, konunun mantıkî üslûbundan o kelimenin manasını çıkarmak mümkündür.” dedi. Aslında bu da Zübeyir Ağabeyden bir nakildi… Ben o zaman, “Oh,” dedim, “lügat derdi de yokmuş…”
      Dershaneden çıktığımızda Selâhattin:
      “Nasıl buldun?” dedi.
      “Dinî konuda nasıl sorulmaz, elbette güzeldir, güzel bul­dum…” dedim.
      Şimşek çaktı
      İkinci gün tekrar gittik. Bu gidişimde şimşek çaktı. Nuret­tin Tokdemir, yine bizim gibi iki-üç tane yeni arkadaş vardı. “Dünyanın öküz ve balık üzerinde oluşu”yla ilgili bah­si okudu, açıkladı. Çok etkisinde kaldım. Dışarı çıktım. Kirazlı­mes­cit Camii’ne varmadan yolda şunları düşündüm:
      Akıl ve mantık dışı sanılan bir cümleyi, aklen ve mantıken açıklayan, fennen izah ve ispat eden ve dolayısıyla bu sözün mucize olduğunu beyan eden bu düzeydeki bir ilim sahibinin ilmi, biz Müslümanların bu zamanda ne ihtiyacı varsa hepsini cevaplamıştır. Eğer yazılmayan varsa, yazılanlardan kıyaslayarak çıkarmak mümkündür. Öyleyse ben hiçbir şey anlamasam da hangi konuları ispat etmiştir diye bir defa okuyayım. “İleride nefsimden, şeytanımdan ve hariçten bir soru geldiği zaman ‘Risale-i Nur’da ispat edilmiştir.’ diyerek imanımı korurum.” diye bir an evvel okumaya karar verdim.
      Zübeyir Ağabeyi ilk defa Eyüp Ağabeyle birlikte Süley­ma­niye’nin dışında gördüm.
      “Kardeşim, nerede oturuyorsun?” dedi.
      “Fındıkzade.” deyince,
      “İnşaALLAH Cenab-ı Hak orda bir dershane-i Nuriye ihsan eder.” dedi.
      Sonra ilk ziyaretim Süleymaniye’deki odasında oldu. Ka­pıda gördüğümde:
      “Kardeşim,” dedi, “ben böyle gördüğün gibi perişan bir insanım. Ben evliya mevliya değilim. Bu tarzda geleceksen gel.” dedi. Ben de içimden “Oh, tam aradığım kafada bir adam!” dedim. Ondan sonra ne zaman istersem kapısını vur­dum girdim. Hatta Nurettin Tokdemir gibi çok kardeşler, ra­hat girip çıktığım için, “Duyduklarını yaz.” diyorlardı.
      İlk anlattıklarını bir nur olarak gördüm. Sorularımı içim­den geçirirdim, cevabını verirdi. Ama bunu ben Zübeyir Ağabeyde ilim olarak gördüm. O ilimden istifade etmeye çalış­tım. Gördüğüm harikalar varsa, onların Üstadın ruha­ni­ye­tinden geldiğini, arkalarında Üstadın olduğunu düşündüm.
      Ondan sonra Risale-i Nur derslerine devam etmeye başladım. Üstadın “Bir sene bu eserleri anlayarak okuyan…” cüm­lesini baz aldım. Bir yılda Risale-i Nurları üç kez okudum.
      Yetmiş hikmet
      Zübeyir Ağabey, Üstaddan gelen bir cümleyi veya parag­rafı pek çok hikmet çıkarmak için tekrar tekrar okurdu ve derdi ki:
      “Biliyorsunuz kardeşim, evliyaullah 70 hikmetten serd-i kelâm eyler. Onun için lâhika mektuplarını da iki defa oku­yun.”
      1968’in sonlarında Haseki’deki dershanede kalmaya başladım. 1969’un başından itibaren Zübeyir Ağabey de geldi. Eyüp Ağabey, Rüştü Ağabey ve Ömer kardeş de oradaydı. Ahmet Tanyel askerden gelmişti. Biz orada ekip olarak kal­ma­ya başladık. Tahiri Ağabey de gelip gidiyordu. Tashih hiz­meti başlamıştı.
      Bir dersten sonra rüyamda Efendimizi (a.s.m.) gördüm. İlmi nur olarak üç tarzda izah etti. Daha sonra Zübeyir Ağabeyden şunu duydum:
      “Üstadımız Risale-i Nur’u üç temel esas üzerine bina etmiştir:
      1. İmanî bahisler.
      2. Müdafaalar.
      3. Lâhikalar.
      “İmanî bahisleri okuyanlar, ehl-i takva ve ehl-i salâhat olur. Müdafaaları okuyanlar, davasının müdafaasıyla mü­ceh­hez olur. Lâhikaları okuyanlar, hadiseler karşısında na­sıl hatt-ı harekette bulunacaklarını lâhikalardan öğrenirler.” De­mişti.
      Bir gece Zübeyir Ağabey, Sadık Bahtiyar’la tashih yapıyorlardı. Ben de uykuya dalmıştım. Zübeyir Ağabeyden duy­duğum bir cümleyle uyandım: “Kardeşim, biz münekkit ve musahhih değiliz, biz hizmet­kârız.”
      Tashih ederken tenkit halet-i ruhiyesiyle, “Bunlar yanlış yazmışlar, biz de düzeltiyoruz,” değil, “hizmetkârız…”
      Zü­be­yir Ağabeyden ilk yazdığım cümle bu oldu.
      “Dinlerlerse anlat”
      Derslerden sonra bazen birine ayakta şevkle iki saat anlattığım olurdu. O da dinlerdi. Fakat bu durumun uygun olup olmadığını Zübeyir Ağabeye sordum. Şöyle dedi:
      “Kardeşim, anlattığında dinliyorlarsa anlat, okuduğunda dinliyorsa oku, devam et.”
      Bundan sonra Tevruz Apartmanına taşındık. Çünkü Ta­hiri Ağabey geldiğinde yerimiz müsait olmadığından rahat kalamıyordu. Böylece 2,5 sene Zübeyir Ağabeyle olan be­raberliğimiz başlamış oldu.
      O sırada Kayseri’de MTTB’nin seçimi vardı. Biz de gittik. Aslında saf bir kardeşimiz vardı. Onun zihni karışmasın di­ye gitmiş, Sadık Bahtiyar’la parkta ona hakikatleri anlatmış­tık. Seçime katılamadan döndük. Dönüşte Zübeyir Ağa­b­eyin bana söylediği cümle şuydu:
      “Kardeşim Ahmet Emin. Pedagojide vardır ki, günlük, ge­lip geçici içtimaî ve siyasî hadiselerle fikren meşgul olmak ve karışmak, bir dava adamının davasındaki inkişafına engeldir, kabiliyetlerini dumura uğratır.”
      O zamana kadar benim siyasî ve sosyal meselelere karşı ilgim vardı. Bu cümleden sonra bütün benliğimle Risale-i Nur’a yöneldim.
      Zübeyir Ağabeyle bulunduğum iki buçuk sene zarfında emir sigasıyla bir hitabını duymadım.

      #751780
      Anonim

        Allah razı olsun kardeş zevkle okudum çok güzel bir yazı

        #759742
        Anonim

          “Bediüzzaman Hazretleri bir manaya kaç kelime gelir, bu manada bir lügat yazmak istemişti. Fakat bunu eserinde gerçekleştirdiğinden, anlamadığınız bir kelime ya o cümlenin içerisinde veya paragrafın içerisinde veya konu içerisinde geçmektedir. Eğer geçmiyorsa, konunun mantıkî üslûbundan o kelimenin manasını çıkarmak mümkündür.” dedi. Aslında bu da Zübeyir Ağabeyden bir nakildi… Ben o zaman, “Oh,” dedim, “lügat derdi de yokmuş…”

          Akıl ve mantık dışı sanılan bir cümleyi, aklen ve mantıken açıklayan, fennen izah ve ispat eden ve dolayısıyla bu sözün mucize olduğunu beyan eden bu düzeydeki bir ilim sahibinin ilmi, biz Müslümanların bu zamanda ne ihtiyacı varsa hepsini cevaplamıştır. Eğer yazılmayan varsa, yazılanlardan kıyaslayarak çıkarmak mümkündür. Öyleyse ben hiçbir şey anlamasam da hangi konuları ispat etmiştir diye bir defa okuyayım. “İleride nefsimden, şeytanımdan ve hariçten bir soru geldiği zaman ‘Risale-i Nur’da ispat edilmiştir.’ diyerek imanımı korurum.” diye bir an evvel okumaya karar verdim.

          Bir yılda Risale-i Nurları üç kez okudum.

          “Kardeşim Ahmet Emin. Pedagojide vardır ki, günlük, ge­lip geçici içtimaî ve siyasî hadiselerle fikren meşgul olmak ve karışmak, bir dava adamının davasındaki inkişafına engeldir, kabiliyetlerini dumura uğratır.”
          O zamana kadar benim siyasî ve sosyal meselelere karşı ilgim vardı. Bu cümleden sonra bütün benliğimle Risale-i Nur’a yöneldim.

          “Üstad, ‘İhlâsınızdan ve sadakatinizden şüphe etmem, fakat aldanabilirsiniz.’ derdi. Pedagojide vardır. Ana okulu­na giden çocuk, bahçeye adımını atar atmaz paspas olur. Paspası atlar geçer. Binanın önünde ikinci paspas vardır. Bi­rincisi hayaline takılıdır, ikincisine ayaklarını siler geçer… Üs­tadımız, ihlâs ve sadakatimizi kıracak bir şey daha hayali­mize gelmeden şiddetle bizi ikaz eder, ders verirdi. Eğer nef­simizde müdafaa hissi uyanırsa, ‘Avukat gibi nefsinizi mü­dafaa ediyorsunuz.’ derdi. Bizi 15 günde bir cendereye alırdı. O cenderenin sonunda herkes ayrı bir köşeye çekilir, göz­yaşı dökerdi. Tahiri Ağabey şefaatçi olurdu. Onun yüzü suyu hürmetine affedilirdik.”



        3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
        • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.