• Bu konu 2 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
4 yazı görüntüleniyor - 1 ile 4 arası (toplam 4)
  • Yazar
    Yazılar
  • #656064
    Anonim

      Bismillâhirrahmânirrahîm,

      İkinci Söz
      الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
      ellezine yü’minune bilgayb
      O takvâ sahipleri ki, görmedikleri halde Allah’a ve Onun bildirdiklerine iman ederler.”
      Bakara Sûresi, 2:3.

      İMANDA ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

      evt insanın dunyaya gelişinin gayeyi aslisi imandır
      ve iman dunyada dahi bir nevi cennet olduğunu
      ve imanla insan cennete ulfet ettiğini oraya baktığını ve orayı istediğini
      anlatan harika bir yerdir

      Bir vakit iki adam hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin talihsiz bir tarafa, diğeri hüdâbin bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.

      hodbin kendini beğenen
      hüdabin hakkı beğenen
      kendi haksızda olsa
      hakdan yana olan

      Hodbin adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbin olduğundan, bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer.

      hodgamlık, hodendişlik, bedbinlik gibi haller
      kendini beğenen kendini duşunen kendi için endişe eden manalarına gelmede ve insanın
      iç aleminde gönül aleminde yer etmektedir
      ve bu hallere sahib olan insanın iç alemi onun nazarıdır ve aleme ve çevreye ve topluma bakış açısıdır
      yani iç alemi nasılsa
      dış alemide ona göre görmektedir

      Bakar ki, her yerde âciz bîçâreler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazin, elîm bir hali görür.

      Bütün memleket bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünkü herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve meyusâne ağlayan yetimleri görür. Vicdanı azap içinde kalır.

      Diğeri hüdâbin, hüdâperest ve hak-endiş, güzel ahlâklı idi ki,

      nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor: her tarafta bir sürur, bir şehrâyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler…

      … Herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisât-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurâne ahz-ı asker için bir davul, bir musiki sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemiyle müteellim olmasına bedel, şu bahtiyar, hem kendi, hem umum halkın süruruyla mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şükreder.
      Sonra döner, öteki adama rast gelir. Halini anlar. Ona der:

      “Yahu, sen divane olmuşsun.

      Batnındaki çirkinlikler zahirine aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhisâtı soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al, kalbini temizle

      evt burada guzel bir nokta var
      batınındaki çirkinlikler zahirine aks etmiş
      batın iç alemimiz
      iç alemimizdeki çirkinlikler
      dış alemimize aks eder
      içimiz ne kadar çirkin ise
      dışımızıda o derece çirkin göruruz
      kalbini temizle taşu musibetli perde senin nazarından kalksın, hakikati görebilesin.

      Zira nihayet derecede âdil, merhametkâr, raiyetperver, muktedir, intizam perver, müşfik bir melikin memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyat ve kemalât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği surette olamaz.”

      evt anlıyorumki allahı tanımayan bilmeyen kendini temizleyemiyor
      Allah var ve adildir o zaman bu memlekette zulum olamaz
      Allah var cemildir o zaman bu memlekette çirkinlik olamaz
      Allah var ve rezzaktır o zaman bu memlekette açlık olamaz
      gibi Allahı tanımayanlar kendilerinide tanıyamazlar ve kendilerinide temizleyemezler
      zıddıyla çirkinleşirler ve zalim olurlar

      Sonra o bedbahtın aklı başına gelir, nedamet eder. “Evet, ben işretten divane olmuştum. Allah senden razı olsun ki cehennemî bir haletten beni kurtardın” der.

      işret içki içmek demektir

      Ey nefsim!
      Bil ki, evvelki adam, kâfirdir.
      Veya fâsık, gafildir.
      Şu dünya, onun nazarında bir matemhane-i umumiyedir.
      Bütün zîhayat, firak ve zeval sillesiyle ağlayan yetimlerdir.
      Hayvan ve insan ise, ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır.
      Dağlar ve denizler gibi büyük mevcudat, ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedirler.
      Daha bunun gibi çok elîm, ezici, dehtetli evham, küfründen ve dalâletinden net’et edip onu mânen tâzip eder.

      Diğer adam ise, mü’mindir.
      Cenâb-ı Hâlıkı tanır, tasdik eder.
      Onun nazarında şu dünya bir zikirhane-i Rahmân, bir talimgâh-ı beşer ve hayvan, ve bir meydan-ı imtihan-ı insallah ü cândır.
      Bütün vefiyât-ı hayvaniye ve insaniye ise, terhisattır.
      Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, mânen mesrurâne, dağdağasız diğer bir âleme giderler-ta yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar.

      Bütün tevellüdât-ı hayvaniye ve insaniye ise, ahz-ı askere, silâh altına, vazife başına gelmektir.
      Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır.

      Bütün sadâlar ise,
      ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neş’esinden neş’et eden nağamattır.
      Bütün mevcudat,
      o mü’minin nazarında, Seyyid-i Kerîminin ve Mâlik-i Rahîminin birer mûnis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok lâtif, ulvî ve leziz, tatlı hakikatler, imanından tecellî eder, tezahür eder.

      Demek iman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor.
      Küfür ise mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.
      Demek selâmet ve emniyet yalnız İslâmiyette ve imandadır.
      Öyleyse biz daima “Elhamdü lillâhi alâ dini’l-İslâm ve kemâli’l-îman” demeliyiz

      insan farklı farklı bir çok teçhizatla donatılmış
      duyu organlarımız var
      dünyaya açılan pencerelerimiz tartılsarımız mizanlarımız
      onlarla dışarıyı algılayıp aklımızla yorumlamaya anlamaya çalışıyoruz
      içeride nasıl bir mutfak kurduysak
      dışardan aldığımız malzeme öyle işleniyor
      imanı olmayan bir insan
      Allah ı bilmeyen tanımayan bir insan
      çevresindeki hayatı izlerken zahiri sebeplerin arasında kayboluyor
      hiç bir zaman tam tatmin ve huzurlu olamıyor
      içi rahat olmadığı için de
      dışarıdaki olayları hep elemler azaplar olarak görüyor
      ama Rabbini hakkıyla tanımış bir mümin
      “la ilahe illallah” ın ne anlamlara geldiğini anlamış bir insan
      ve bunu yaşantısına uygulayabilmiş bir insan
      adeta dünyada cenneti yaşıyor
      ne çevresinde olan yıkımlar ölümler değişimler onu mutsu ediyor
      çünkü biliyor ki her iş bir hikmet üzere işlenmektedir
      ve Allah kullarını sonsuz sevgisiyle sever
      hele kendisini bilen kendisini seven kullarına karşı hep merhametlidir
      zahiri olumsuzluklar
      zahiri sorunlar
      aslında kendisi için hazırlanmış hikmetli olaylardır
      tevekkül ediyor
      ve huzura kavuşuyor
      Rabbim hepimize her yere yazdığı esma sını görmeyi
      okumayı
      anlamayı nasip etsin
      çünkü onu ne kadar çok tanır ve bilirsek
      gerek dünya
      gerek ahiret
      gerek insan
      gerek hayvan gerek bitki
      herşey
      o kadar anlam kazanıyor

      Demek selâmet ve emniyet yalnız İslâmiyette ve imandadır.
      Öyleyse biz daima “Elhamdü lillâhi alâ dini’l-İslâm ve kemâli’l-îman” demeliyiz.

      Subhâneke lâ ılmelene illema allemtene inneke entel alîmul hakîm ve ahiru de’vehüm enilhamdülillahi rabbil âlemin, el fatiha ma salavat

      #754133
      Anonim
        Demek iman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor.
        Küfür ise mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.

        İmanın manevî tuba-i cennet çekirdeği taşımasını, küfrün ise yine manevî bir zakkum-u cehennem tohumu saklamasını nasıl anlamalıyız?

        Burada, müminin şahsında iman nazara ders veriliyor. Bu manaya mazhar olanlar kâmil iman sahipleridir. Diğerleri de derecelerine göre bu feyizden, bu nurdan hisselerini alırlar.

        Üstad iman için “intisap” tabirini kullanıyor. Yani insan, iman ile kendini Allah’ın bir eseri biliyor. Hayatını O’nun Muhyi ismine, Sûretini Musavvir ismine, her organının hikmetli yaratılışını Hakîm ismine,…, nispet ediyor. Bu ise insan için hem en büyük bir şeref, hem de en ileri bir haz ve zevk kaynağıdır. Böyle bir insan, kendini bu dünyada Allah’ın misafiri bilmenin, güneşten, aydan, hayvanlara bitkilere kadar her şeyin onun hizmetine verilmiş olmasının manevî hazzını duyar. Ayrıca önünde bulunan kabrin “zulümatlı bir kuyu ağzı değil, nuraniyetli alemlere açılan bir kapı” olduğuna inanmanın rahatını ve huzurunu tadar. Bu ve benzeri manevî zevkler imanda mevcuttur.

        “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder.” buyruluyor. İman eden kişi, kendini ve bütün eşyayı Allah’ın mülkü bilmekle tevhide erer. Bu ise teslimi netice verir. “Mülkü sahibine teslim eder, cefasını değil, sefasını çeker.” Kendi iradesini kullanması gereken yerlerde bunu hassasiyetle uygular, sonrası için Rabbine tevekkül eder, O’nun hükmüne razı olur. Böyle bir kul dünyada da, ahirette de saadete erer.

        İman bir manevî Tûbâ-i cennet çekirdeği taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u cehennem tohumunu saklıyor.” Sözler

        İman, insan için bu dünyada manevî bir cennet olduğu gibi, ahirette de cennet o imanın meyvesi olur. Yani cennet amel ile kazanılamaz. Ne kadar ibadet etsek geçmiş nimetlerin şükrünü tam eda edemeyiz ki ahirette de cenneti kazanalım. Cennet, imana bir mükâfattır, cennetteki dereceler ise ibadete göredir. Aynı şekilde, cehennem de küfrün zehirli meyvesidir. Onda çekilecek azaplar da günahlar ve isyanlar nispetindedir.

        Küfür bu dünyada da sahibini manevî bir cehennem içinde bırakır. Kendi varlığını maddeye, tabiata, tesadüfe veren kişi, Allah’ın eseri ve O’nun nazlı bir misafiri olmanın manevî lezzetini kaybetmekle bir azap çektiği gibi, gücünün yetmediği hadiselerin ve onu bekleyen ölümün onun ruhuna açtığı yaralarla, teslim ve tevekkülden mahrum olarak ölünceye kadar yine manevî bir azap içinde kalır.

        sorularlarisale

        #751957
        Anonim

          Demek selâmet ve emniyet yalnız İslâmiyette ve imandadır.

          “Demek selamet ve emniyet, yalnız İslâmiyette ve imandadır.” cümlesinde; selamet ile İslâmiyet ve emniyet ile iman arasında nasıl bir münasebet vardır?

          İmana gel ki kederden emin olasın, kadere teslim ol ki selamette kalasın.

          İman ile “emniyet”, İslam ile “teslimiyet”, kelime olarak, aynı kökten gelirler.

          Üstad bir risalesinde iman ile Sultan-ı Kâinata intisap eden bir adamın kimseden pervası, korkusu olamayacağına vurgu yapar. Bütün mahlukat Allah’ın hükmü altındadır, O’nun mülkü ve O’nun memlûküdürler. İman ile Allah’a sığınan kimse, Onun askerleri hükmünde bulunan varlıklardan ve olaylardan korkmaz; emniyetli bir hayat yaşar. Hastalıklar onun için günahlara kefaret ve manevî dereceler kazanmaya sebeptir. Ölüm, bir terhis tezkeresidir; ruhun serbest kalmasıdır, kabir ise “cennet bahçelerinden bir bahçedir.”

          Böyle bir insan, her türlü kederden emin olmuş demektir. Şu var ki, imandan gelen bu emniyete kavuşmak için İlâhî hükümlere teslim olmak, yani İslâm’ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak gerekir. Padişaha inanan bir kişinin onun emirlerine isyan etmesi, onu padişahın hapishanesine gitmekten kurtarmaz. İmanla İslâm, yani inanmak ve inandığı gibi yaşamak birlikte olmalıdır.

          sorularlarisale

          #754737
          Anonim

            İmana gel ki kederden emin olasın, kadere teslim ol ki selamette kalasın.

            allah razı olsun

          4 yazı görüntüleniyor - 1 ile 4 arası (toplam 4)
          • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.