- Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
20 Ağustos 2009: 20:41 #656327
Anonim
ÜLFET, AKLIN önünde perdedir ve ondan yönü hep geriyedir ya da en iyi ihtimalle sabittir. Beynin bir şeyleri tabu halinde kabul etmesi bizim tercihlerimiz doğrultusunda olduğundan, doğrudan nefisle ilgili bu bahsin, ülfetle ilgili bölümü ile de birinci dereceden alakadardır nefis…
İşte bu ülfet ve nefis bağlantısının bir örneği de Ramazan ayı ile ilgili olarak yaşanır. Ramazan ayı gelmeden veya içindeyken Ramazan Risalesi okunur. Elbette iyi bir hazırlık için ideal bir durumdur. Ama sadece bizim anladığımız anlamda bir Ramazan ayı risalesi midir, Ramazan için mi? Yoksa Ramazan ve tüm sene boyunca etkisi sürecek bütün bir kulluk dersi midir?
Bu bahsin her nüktesi bu ikinci şıkka büyük bir bürhandır elbet. Ancak beni en derinden yaralayan bahsin sonundaki anlatımdır. Bunun bir hadis-i şerif olması, yani kaynağının selahiyeti, ders almamak için inanmamaya bahane arayan nefse ilk çelmeyi atmıştır bile…
Ancak bunu dersin sonuna eklenmiş bir hikayecik gibi okuma çelmesini yıllarca yediğimi düşünüyorum. Nefsimin “aman pay almayım” diyerek kaçarken, bu bahsi bana nasıl da süslendirdiğini belki…
Evet, bu hikayecik büyük bir idrak vesilesidir aslında. Acı bir uyanış. Efendimizin beni yaşlandırdı dediği bahisler gibi, bizi yaşlandıracak ve yaşlandırası bir bahistir.
Cenab-ı Hak nefse demiş, diye başlar “hikayecik”, sonra bütün hayretlerin ve susuşların yetersiz kalacağı ve fakat üzerinden ülfet ayağıyla geçildiğinden hiç duraksanmamış dehşet bir cevap cümlesi gelir: “Ene ene, ente ente.” Ben benim, sen sensin…
Devamında, hangi azabı vermişse enaniyetten vazgeçmemiş ve sadece açlıkla acizliği hissederek hem o asılsız rububiyeti kırılarak; “Sen benim rabb-i rahimimsin, ben senin aciz bir kulunum” cevabının gelişine daha ulaşamadan, tam burada duruyorum. Ene ene, ente ente…
Nefis ve şeytanla ilgili bahisleri okurken nedense tarihi bir vakıa okuyor olma hassasiyetine bürünür nefsim. Bu cümlenin üzerinden de kaç kez böyle geçtim acaba, nefsimle. Oysa o içimdeydi ve bu cevabı aslında “o” vermişti.
Ne büyük bir dehşet, içimde taşıdığım halde en çok varlığını unutturarak zarar veren, beni ebedi helakete sürüklemek için durmaksızın çaba sarf eden, düşmanlar üstü düşmanım… Nefsim… Bir anlamda “ben”im, bu isyanı dillendiren…
Nasıl, nasıl olur da Yaratıcısının ve tek sahibinin karşısında böyle bir edaya bürünebilir? Ve bu dillendirişi nasıl da unutturabilir bana?
Düşünsenize, sürekli “tatmin edici” bahanelerle temize çıkarmaya çalıştığımız nefsin maskesi düşüyor işte bu cümleyle. Bizim her unutuşumuz bu isyana hizmet ediyor. Bizi tam da bu noktaya götürüyor, “ufacık” ve “kalbimiz temiz”ken yaptıklarımız. Farkında değilsek, tam da o yoldayız… ENE ENE, ENTE ENTE…
Ta ki “O” bizi tutana kadar. Ta ki, bizi içimizdekinin şerrinden “O” koruyana kadar. Ta ki, sesi bastırılmamış vicdan ve gerçekten temiz kalp, elimizden tutuncaya kadar.
O sürekli masum rolü oynayan nefsin maskesiz hali budur işte, ben benim, sen sensin isyanı.
Bazen bütün saflığımla sormak istiyorum, gerçekten bunu yaptın mı, nasıl yapabildin, diye. Nasıl bu kadar nankör, daha da kötüsü kör ve kötü olabilirsin?
Hangi maskeyle yanıtlardı beni acaba, hangi yalanlarla. Sağdan vururdu üstelik.
Ama hikayecik burada bitmiyor. Maskesi düşen nefis ben senin aciz bir kulunum ve sen benim sadece Rabbimsin değil, Rahîm olan Rabbimsin diyebiliyor maskesiz haliyle. Bu dehşetten sonra, ümit elimizden tutuyor, çünkü Rahîm olan Rabbimiz ibadetle, Ramazan’la elimizden tutuyor. Çünkü ülfetin bizi saran perdesini ancak o kaldırabiliyor. Şeytanın ve nefsin şerrinden kendisine sığındığımız…
Nuriye Çakmak -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.