• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #656568
    Anonim

      FAKİH anlatıyor:


      – Babam, Abdulvahid b. Zeyd’in şöyle dediğini anlattı:

      – Bir gün ben alışılmış toplantılarımızdan birinde idim. Gazaya çıkmak için hazırlığımızı yapıyorduk. Arkadaşlarıma pazartesi sabahına hazırlanmaları emrini verdim. Bu sırada biri, şu âyet-i kerimeyi okudu:

      – “Allahu Teâlâ, kendilerine verilecek cennet karşılığı, mü’minlerden mallarını ve nefislerini satın almıştır…” (Tebve süresi, âyet:111)

      Sonunda onbeş yaşında bir genç ayağa kalktı. Babası ölmüştü. Babasından kendisine çok mal kalmıştı. Bana şöyle dedi:

      – Ey Abdulvahid! Allahu Teâlâ , kendilerine cennet verilmek üzere, mü’minlerden mallarını ve nefislerini satın almışmıdır?

      – Evet, dedim. Şöyle devam etti:

      – Ay Abdulvahid! Bana cennet verileceği vaadine inanarak nefsimi Yüce Allah’a satıyorum.

      Şöyle anlattım:

      -Kılıç darbesi, du sözden çok ağır ve zordur. Halbuki sen bir çocuksun. Korkarım ki, sabredemezsin. Bu satıştan aciz kalırsın.

      Şöyle dedi:

      -Ben Allah ile alış veriş edeceğim; sonra da âciz kalacağım öyle mi?.

      Sonrada nefsimiz bize kusur yolu gösterdi, dedik ki:

      – Bu çocuktur; yapar, ama biz yapamayız.

      Bundan sonra, malını Allah yolunda sadaka olarak dağıttı. Yalnız geçimine yetecek miktar ile atı ve silahı kaldı. Gazaya çıkış günü, bize ilk gelen o oldu.

      – Sana selâm ey Abdulvahid, deyince:

      – Sana da selâm, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. Satış kazancın bol olsun, dedim.

      Bundan sonra, yola koyulduk. O da bizimle beraber idi. Gündüzleri oruç tutyordu. Geceleri namaz kılıyordu. Hizmetimizide görüyordu. Hayvanlarımızı yayıyor, Uyuduğumuz zamanda bizi bekliyordu. Böylece biz, Rum beldelerine vardık. Biz bu hâl içindeyken, bize çıkageldi. Şöyle diyordu:

      – Ah AYNA-İ MARDİYE’ye bir kavuşsam.

      Arkadaşlarım, onun bu hâline dedilerki:

      – Galiba çocuğa vesvese geldi; yahut aklı bozuldu.

      O yine bize öyle diyerek yaklaştı:

      – Ey Abdulvahid! Artık sabrım kalmadı. AYNA-İ MARDİYE’ye bir kavuşsam.

      Dedim ki:

      – Ey habibim, bu AYNA-İ MARDİYE dediğin nedir?

      Şöyle anlattı:

      – Ben uykuya daldım. Bana biri geldi şöyle dedi:

      -Seni AYNA-İ MARDİYE’ye götüreceğim. Beni bir bahçeye götürdü. Orada suyu gâyet tatlı bir ırmak akıyordu. Birde baktık ki, o ırmağın kenarında bir çok cariyeler var. Üzerlerinde tarifini yapamayacağım süsler ve elbiseler vardı. Beni görünce sevindiler ve şöyle dediler:

      – İşte AYNA-İ MARDİYE’nin zevci.

      Yanlarına vardım. Selam verdim.

      – AYNA-İ MARDİYE aranızda mı? Dedim.

      Şöyle anlattılar:

      – Hayır, biz onunhizmetçileriyiz, cariyeleriyiz. öne doğru ilerle…
      İlerledim; bir nehişr gördüm. Bu bir bahçede idi. İçi süt doluydu: Hemde tadı bozulmayan bir süt…

      O arada da birtakım cariyeler vardı. Onları görünce güzelliklerine hayran kaldım. Onlar beni görünce sevindiler.

      -İşte bu; Vallahi AYNA-İ MARDİYE’nin zevci, dediler.

      Onlara yaklaştım:

      -Size selam. AYNA-İ MARDİYE içinizdemi? Dedim, şöyle anlattılar:

      -Sana da selâm, ey Allah’ın velisi! içimizde değil; biz onun hizmetçileriyiz;cariyeleriyiz. ileri geç.

      İleri geçtim. Şerbetten bir vadi gördüm. Bu şerbet, vadinin kenar kısmında akıyor, Yanında bir takım cariyeler varki, öncekilerini güzellikte bana unutturdular. Yanlarına vardım:

      – Size selâm. AYNA-İ MARDİYE içinizde mi? Diye sordum, şöyle dediler.

      – Hayır biz onun hizmetçileriyiz;cariyeleriyiz. İleri geç.
      İleriye geçince, süzülmüş baldan bir nehir gördüm. Kenarında birtakım cariyelar oturuyor, Hem nurlu, hem de çok güzellerdi. O kadar ki, öncekileri bana unutturdular. Bunlara da:

      – Size selâm. AYNA-İ MARDİYE aranızda mı? Dedim, şöyle söylediler.

      – Hayır, ey Rahman’ın velisié Bizler onun hizmetçileriyiz; cariyeleriyiz. ileri git.

      İleri gittim. Bir çadır gözüme ilişti. Bu çadırın kapısı inci işlemeliydi. Önünde bir cariye duruyordu. Süsler takınmış, güzel elbiseler giymişti. Beni görünce sevindi ve içeriye seslendi:

      -Ey AYNA-İ MARDİYE, işte zevcin geldi.

      Bunun üzerine çadıra yaklaştım, içeri girdim. Baktım ki o, tahtında oturuyor. Tahtı, incilerle yakutlarla süslenmişti. Onu görür görmez çarpıldım; beni şöyle diyerek karşıladı:

      -Merhaba, ey Rahman’ın velisi! Bize gelme zamanın yaklaştı.

      Gidip boynuna sarılmak istedim; bana şöyle dedi:

      – Hele dur; boynuma sarılma zamanın gelmedi. Henüz sende hayat ruhu var. İnşallah bu akşam iftarı yanımızda yaparsın.

      İşte , bundan sonra uyandım. Ey Abdulvahid, artık ayrılığına dayanamayacağım.

      Abdulvahid diyor ki:

      – Sözümüz yani bitmişti; karşıdan bir düşman güruhu çıktı. Onlara karşı çıktık. O genç de çarpıştı. Onlardan dokuzunu bu genç öldürdü. Onuncusu kendisi idi. Yanına vardım, kanlar içindeydi. Gülünce , ağzına kan doldu; dünyadan ayrıldı.

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.