Mümin, dünyadayken ahiret yörüngeli bir hayat yaşamalı, devamlı surette ahireti kazanma adına hesap ve planlar içinde olmalı, hayatını bu doğrultuda tanzim etmelidir.
Mümin, yaşadığı hayatı ahiret hayatına göre değerlendiren, dünyaya o nispette değer veren, dünyevi ve uhrevi emniyetini Allah�a bağlayan, O�na itimat eden, imana dayalı fazilet duygularıyla dopdolu olan, dünya ve ahiret dengesini kurduktan sonra, hem dünya, hem de ahiret hayatını teminat altına almış insan demektir.
Bütünüyle dünya hayatına gözünü kapayıp inzivaya çekilme, Müslümanlıkta çok makbul bir şey olmadığı gibi; dünyaya dalarak tamamen ahireti unutmak, cismaniyeti tek gaye yaparak maneviyatı terk edip ihmal etmek de Müslümanlıkla bağdaşmayan şeylerdir. Akıllı mümin böylesine bir dengeyi kurmak suretiyle dünya saadetine de dünya saadeti kadar ehemmiyet verir. Ebedi, bitip-tükenme bilmeyen bir ahiret hayatı geçici dünya hayatından elbette daha hayırlıdır. Mümin gözünün biriyle dünyaya bakarken bir diğeriyle ahirete bakar ve bu hassas dengenin bozulmamasına dikkat eder.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)�in peygamberlik vazifesiyle arz-ı endam etmesiyle beraber ortaya koyduğu meselelerin en mühimlerinden bir tanesi şudur: Dünya ve ukba dengesini kurma, nazarları ahirete yöneltme ve ahirete bağlılık içinde dünyayı da unutmayarak mamur kılma. Onun içindir ki, Efendimiz�in kendisine olduğu gibi ailesine ve akrabalarına da zekat ve sadaka haram kılınmıştır. Çünkü haram kılınan bu şeyler dünya nimetleriydi. Herkes bunlardan istifade edecek fakat Efendimiz ve akrabaları istifade edemeyecekti. Allah Rasulü, kendisine tatbik ettiği şeyleri ailesine de uyguluyordu. Millete örnek ve önder saydığı kimseleri de bu nimetten mahrum ediyordu. Yoksa örnek olamazlardı. Efendimiz, kendi nasıl yaşadıysa, eşleri, çocukları ve torunlarının da öyle yaşamalarını istiyordu.
ALİ DEMİREL