- Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
16 Eylül 2009: 13:41 #656937
Anonim
Neden Seriat?Ariyi bassiz, karincayi emirsiz birakmayan Rabbimizin nebiler araciligiyla insana göndermekle insani sevdigini gösteriyor ve ona en büyük nimetini sunuyor.
Gözümüzü dünyaya açmamizla, nazarimizi kâinata salmamizla basliyor hayat yolculugumuz. Sonra, o essiz manzaralarm gerisinde bir düzeni, bir intizami taniyor; onun da gerisinde o düzeni Verenin özellikleri ile tanisiyoruz. Sonra, yolumuz insanlik alemine yürüyor. Ve ne iç dünyamizda, ne de beraberce yasayan insanlarm dünyasinda ayni mükemmellikte bir düzen görünmüyor. Zira, insan iradesini yanlis tercihte kullanmakla, düzene muhalefet edebiliyor; kâinatin düzenine aykiri davranip kendi âlemini fesada verebiliyor.
Ve iste orada, insanin âlemini düzenleyen emirler, kanunlar ile yüz yüze geliyoruz. Ariyi bassiz, karincayi emirsiz birakmayan Rabbimizin nebiler araciligiyla insana göndermekle insani sevdigini gösteriyor ve ona en büyük nimetini sunuyor.
Öylece anliyoruz ki,“su kâinati güzelce tanzim eden kim ise, su dini güzelce tanzim eden yine Odur.” Su kâinati rahmetini, sevgisini, hikmetini, ilmini, kudretini… “Ol!” emriyle tecelli ettirerek var eden kim ise, vahy ile din ve seriati bildiren de Odur.Sözün özü, kâinatin sahibi kim ise, dinin sahibi Odur.
Kâinatta gördügümüz kanunlari Koyan kim ise, dinin getirdigi emirlerin sahibi Odur.
Yaratilis kanunlarmm yani “seriat-i fitriye”nin Sârü kim ise, vahiyle gelen seriatin Sârü odur.Iste bunu tesbit için, “Din ve seriat-i Muhammediyede (a.s.m.) öyle bir ihata, bir ulviyet, bir hakkaniyet görünüyor ki, kâinati halk ve tedbir edenin kaleminden çiktigmi gösteriyor” der Bediüzzaman Said Nursî. Ve iste bu yüzden, “Islâmiyet ve seriat kâinati kendiyle beraber tarif etmektedir.”
Yani, seriat ve kâinat ayri degildir. Kâinatta is gören yaratilis kanunlari ayri, vahyin gefirdigi emirler ve kanunlar ayri degildir. Ikisi bir bütündür. Biri birisiz olmaz. Gerçek veçhesiyle seriat, bu bütünü temsil eder. Seriat, “seriat-i fitriye” ile vahiyle gelen seriati beraberce içerir.
Insan, iradesinin söz konusu olmadigi yerde, zaten Allah’in kâinata koydugu nizama göre yasiyor. Yememiz, içmemiz, sindirim, kan dolasimi zaten Yaratanm agza, mideye, kalbe, damarlara verdigi emirler dahilinde gerçeklesiyor. Kezâ, yürürken, otururken yerçekimi kanununa tâbi oluyoruz. Tohum ekip topragi gübrelerken, yine yine o nizama uyuyoruz. Biliyoruz, “eken, biçer.” Çalisip çabalarken de o nizama, yani fitrî seriata göre hareket ediyoruz. Biliyoruz, “Çalisan kazanir.”
Ve her bir kabiliyetimiz, bize fitrî kanunlara uymayi emrediyor. Kudretin verilmesi çalismayi emrediyor. Zekânin verilmesi ilmi emrediyor. Ilmin verilmesi, o ilimle isgörmeyi emrediyor. Bu mânâda, hepimiz nizama tâbiyiz; zira hepimiz fitrî kanunlara, fitrî seriatin emirlerine uyarak yasiyoruz.Peki, irademizin söz konusu oldugu yerde ne yapacagiz? Meselâ bir alisveris âninda, o ilâhî emre nasil uyacagiz? Veyahut bir insan ile konusurken, konusmamizin konusu ne olacak ve nasil konusacagiz?
Iste bu noktada, cevabi, iki seriat birden veriyor. Ve Hz. Peygamber (a.s.m.) hem vahiyle gelen seriatin ilk muhatabi, hem de su kâinatta isgören fitrî seriata tâbi olan bir insan olarak, bize isik tutuyor, yol gösteriyor rehber oluyor.
Nitekim, onun hayatina baktigimizda, vahyi biz insanliga bildiren Hz. Peygamberin (a.s.m.) hepimiz gibi yiyen, içen, uyuyan, uyanan, çalisan, konusan, gezen, alisveris eden, sevinen, aci çeken, hasta olan, musibet gören bir insan oldugunu görüyoruz Her insan gibi, bir toplum içinde yasadigmi görüyoruz.
Ve gün geliyor, o Peygamber (a.s.m.) ashabiyla bir sohbet aninda, bize aklimizdaki o “nasil ve niçin”in cevabini sunuyor. Yakinlarinlarinda bir yerden, bir Yahudînin cenazesi geçerken soruyor bir sahabi:
“Ya Resulallah! Yanimizdan Yahudî cenazesi geçiyor. Ayaga kalkacak miyiz?”
Peygamber (a.s.m.) cevap veriyor: “Evet, kalkiniz.”Iste “nasil”in cevabi… Ardindan, “niçin” de cevlaniyor: “Çünkü siz, o Yahudî cenazesine kalkmiyorsunuz. Insanlarin canini kabzeden Zât-i Zülcelâlin azametini tasdik için kalkiyorsunuz.”1Böylece, Hz. Peygamber, cenazeye kalkip-kalkmama gibi en basit bir gündelik hareketin dahi ölçüsünü veriyor. Hem “nasil”i, hem “niçin”i gösteriyor. Seriata uyarak yapacagimiz fülin kalkma mi, kalkmama mi olacak gini, o fülin “niçin”i ile beraber gösteriyor.
Onun Sünrietine tâbi olmayi çesitli veçheleriyle ortaya koydugu Sünnet-i Seniyye Risalesi’nde, Bediüzzman “dogrudan dogruya Sünnete ittiba etme”nin izahini o yüzden bu noktadan yapiyor. Öylece, ona uyularak yapilan ufacik bir hareketin dahi nasil adetten ibadete dönüsecegini açikliyor.
“Dogrudan dogruya sünnete ittiba etmek,” öncelikle “Resûl-i Ekrem’i (a.s.m.) hatira getiriyor”2 diyor Said Nursî. Ve o insan, o hatirlama ile Hz. Peygambere (a.s.m.) uyarak isledigi o hareketin, “seriatın bir edebi oldugunu tasavvur eder. Ve seriat sahibi o oldugu hatirina gelir. Ve ondan Sâri-i Hakikî olan Cenâb-i Hakka kalbi müteveccih olur. O dahi bir huzur verir.”
Yani, Peygamberin (a.s.m.) Sünnetine uyan, hareketini ona göre yapan biri, önce Hz. Peygambere, sonra onun getirdigi seriata, sonra o seriati vahyedene yönelir ve sonuç olarak, o hareketi sanki Onun huzurunda imis gibi yapar. Sanki, dogrudan Ondan “Bunu böyle yap. Bunu bunun için böyle yap” diye emir aliyormuscasina yapar.Zaten, “en küçük bir muamelede, hatta yemek, içmek ve yatmak âdâbinda Sünnet-i Seniyeye mürâmat ettigi [uydugu] dakikada, o adî muamele ve o fitrî amel, sevapli bir ibadet ve ser’î bir hareket oluyor.”
Meselâ, bakkala gittik, diyelim. Alisveris yapacagiz. Ekmek, peynir, zeytin alacagiz. “Üç lira, bes kurus” hesap-kitap deyip, hemencecik alip vermez insan, düsünür: “Nasil alisveris etmeliyim? Sünnete göre ‘nasil’in cevabi nedir?” Or’adan, Hz.Peygamberin “nasil” yaptigina intikal eder. Ve o nasil yapmissa öyle yaparak, nasil yapmasi gerektigini vahiyle Bildireni, Sârü hatirlar. Kalbi Ona yönelir. O an, Onun huzurunda oldugunun suuruyla, âdeta Ondan “Bunu böyle yap” emrini alarak, öyle alip verir.
Ve ardindan, “niçin” gelir elbette. Seriatin ve Sünnetin bildirdigi o emir içinde, Onun rahmeti, hikmeti, adaleti, sevgisi, sefkati, ilmi, iradesi, kudreti, kendisini gösterir O emre uymakla, o emirde tecelli eden Rahîm, Rahman, Hakîm, Vedud, Alim, Kadîr, Adl, Hakem, Mürid, Hannan gibi güzel isimlerine ayna olur. Meselâ, bakkaldan peyniri, zeytini alirken, kendisini o rizk veren Rezzak’in, o ikram eden Kerîm’in, o ihtiyacimizi gören Rahîm’in, o nimeti veren Mün’imin huzurunda hissederek, alisverisini yapar. Hz. Muhammed’in o tek hadisede örnegini verdigi gibi, cenazeye kalkar; ama “Zât-i Zülcelâlinin azametini tasdik için” kalkar. Zeytini alir; ama Mün’imin, Rezzak’in, Kerîm’in, Rahîm’in merhametine sahit olarak alir.
Nitekim, Said Nursî, iste bu sir içindir ki, “Seriat ve Sünnet-i Seniyyenin ahkâmlari [hükümleri) içinde, cilveleri intisar eden Esma-i Hüsnanin (Allah’in güzel isimlerinin) her bir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-i câmi (bütün kâinatta görünen tecellileri temsil eden biri) olmaya çalis” der.
Zaten, su dünyaya, Sâniinin isimlerini taniyip ona külli bir muhatap olmak için gönderilmis insanin yaratilis sirri, ancak böylece tahakkuk etmis olur. Kuvvetlerine, duygularina had konulmayan insan, Allah’iri güzel isimlerinin hadsiz tecellîlerine ancak böylelikle ayna olabilir.
Ve insan, ancak bu sekilde, sonsuzlugu bulabilir.
Bu sekilde asagilarin en asagisindan kurtulup, yücelerin en yücesine erisir.
Bu sekilde, o sinir konulmamis duygular tohumunu çürütmemis, bilâkis sinirsiz kilmis olur.Devamı var…
16 Eylül 2009: 19:00 #755569Anonim
Yoksa?
Aksi halde, yaratilis sirrina muhalefetle kendi kendine insanî mahiyetine konulan o güzel çiçegin tohumunu çürütür insanoglu. Ruhu cehennemler içinde yanan bir insan olarak yasar, “acinacak bir misafir” olarak manen yasadigi yere göçer. Bu kadarla da kalmaz, kendi âlemini fesada verdigi gibi, o ilâhî emirlere, seriatin emrine uymamaktan gelen zulümler, kavgalar, hir-gürler ile âlemi de fesada verir.
Binlerce yildir dünyanin yasadigi onca acinin, onca dövüsün, onca savasin, onca kargasanin altinda yatan da, bu degil midir?
Hepimiz insaniz. Hepimiz, bir devletin sinirlari içinde yasiyoruz, beraberce yasadigimiz baskaca insanlar var; bir toplumuz da. Ama, bütün bunlar insani tarife kâfi gelmiyor. Keza, onun beslenme, barinma vs. gibi maddî ihtiyaçlari da insanin ne oldugunu izahta yeterli olamiyor.
Çünkü, insan,
bütün bunlarla beraber merak ediyor,
düsünüyor,
seviyor,
inaniyor,
aci çekiyor,
lezzet aliyor.
Akli var; nazar ediyor, düsünüyor.
Duygulari var; hissediyor.
Kalbi var; seviyor, inaniyor.
Vicdani var; iyiligi emrediyor.
Nefsi var; kötülügü mellediyor.
Hevasi var; kötülügü emrediyor.
Iradesi var; tercihte bulunuyor…
Böyledir insan.Ve bu haliyle, asagilarin en asagisi ile yücelerin en yücesi arasinda gelgitler yasar durur.
Insanin yaratilis sirrina ermesi; her bir kabiliyetini verilis maksadina göre kullanmasi, bu gel=git içindeki insanin duygularinin, aklinin, kalbinin, her ne verilmisse, yücelerin en yücesine yönelisi ile mümkün olur.
Iste, seriat, getirdigi hükümler, koydugu emirler ile insanin bu yönü tercihine; kendisine verilmis herseyin dogru yönde kullanilmasina kapi açiyor, yol gösteriyor, isik tutuyor.
Ve insani bu yöne yine Islâmiyetin gösterdigi emirler dahilinde yöneltiyor.
Zora, cebire basvurmuyor;
birden bire kabule, düsünüp inanmadan iltizama mecbur etmiyor.
Tazyik etmiyor; tesvik ediyor.
Kur’ân’da ayân-beyan görüldügü üzere, öncelikle insanin gözünü, kulagina kâinata saldiriyor.
Onu, gördügünü, duydugunu, tattigini… zahirî duygulariyla nazar ettigini, akliyla düsünmeye davet ediyor.
O görülenin, o duyulanin gerisindeki fiilleri bulmaya çagiriyor.
Insanin kâinata· dâvet edildigi henâyetin sonunda oldugu gibi, bu fiiller perdesi altindaki isimleri,
o fiilleri isleyenin Hakîm, Alîm, Azîz, Rahîm, Vahid, Ehad, Samed.. bir Zât oldugunu bildiriyor.
Onu bildirmesiyle kalbe imani nesrediyor.
Ondan haber vererek, vicdani tahrik ediyor.
Onun namina duygulara sesleniyor.
Onun selâmi olarak, nefsin önüne yasaklar koyuyor.
Onun iradesini bildirerek, cüz’î irademize dogru tercihi gösteriyor.Mâdem öyledir, ancak iradesi bu yolu gösteren; akli, kalbi, vicdani, duygulari bu yönde isleyen biridir ki, onun bildirdigi emirleri yasayabilir. Ancak böyle biridir ki, onun getirdigi din ve seriati hayatina tasiyabilir.
Tersinden alirsak, iradesi aksi yönü gösteren;
akli tabiat ve esbab içinde bogulmus,
Onun güzel isimlerini bulamamis;
kalbindeki iman nuru sönmüs;
vicdani susmus bir insan,
Kur’ân’in bildirdigi emirleri yasayamaz.
Bu durumdaki biri, vahiyle gelen ve Hz. Peygamberin bizzat yasadigi
ilâhî emirleri seriati hayatina tasiyamaz.Bediüzzaman Said Nursî’nin “Su zamanda üç mesele var: biri hayat, biri seriat, biri imandir”3 dedikten sonra koydugu “Hakikat noktasinda en mühimmi ve en âzami iman meselesidir” hükmünü, iste bu açidan dikkatlice degerlendirmek gerekir. Öyledir, ama “simdiki umumun nazarinda ve hâl-i âlem ilcaatinda en mühim mesele hayat ve seriat göründügü”nü söyler Bediüzzaman. Oysa, insanlarin üçü noktasinda da birden ve bir anda vaziyetlerini degistirmelerini, fitrî seriatin gösterdigi emirler çerçevesinde, muhal bulur. Çünkü böylesi birsey, “nev’i beserdeki câri olan âdetullaha ‘ muvafik gelmez.”4
Fitratinin gösterdigi gibi insanin düsünceden amele ulasan hayat çizgisi,
hayali kullanip tahayyül etmekle baslar,
hayaline suret giydirme ile devam eder;
sonra akleder,
kalbiyle tasdik eder,
iz’an
iltizama erisir,
itikad eder;
ondan sonradir ki, o itikadina göre yasar.Kur’ân’in 49 defa “iman edenler ve amel-i salih isleyenler’ derken, bir defa olsun “amel-i salih isleyenler ve iman edenler” demeyisi, fitrî seriatin bu mutlak hükmüne bir isaret degil midir?
Mâdem öyledir, Kur’ân’in da isâret ettigi fitrî seriatin emri geregince “en azim mesele yap(il)ip, ötekileri esas yap(il)mayacaktir.”5 Yani iman esas yapilip, hayat ve seriat esas yapilmayacaktir. Çünkü, fitrî seriatin emri budur. Çünkü, Kur’ân’in gösterdigi budur. Çünkü, Peygamberin (a.s.m.) gösterdigi budur. Çünkü, diger ikisi de, esasinda ancak böylelikle yasanabilir.
Bu bakimdan, Bediüzzaman Said Nursî’nin 31 Mart Vak’asi sirasinda “Seriat istiyoruz!” diye sokaga firlayan askerlere söyledigi söz, bilhassa dikkat çeker. Askerligin bir nizami vardir; bir emir-komuta zinciri vardir. O nizamin disina çikmak, fitrî seriatin ziddinadir, dinin emirlerine de zittir. Onun için söyle der Bediüzzaman:
“Hem de seriat istiyorsunuz. Fakat itaatsizlikle seriata muhalefet ediyorsunuz. Siz seriat dersiniz, halbuki seriata muhalefet ediyorsunuz ve lekedar ediyorsunuz.”
Bediüzzaman’m, “Sen de seriat istemissin” isnadi ile çikarildigi 31 Mart Divan-i Harbindeki su cevabi da, bu bakimdan önemlidir:
“Seriatin bir hakikatina, bin ruhum olsa feda etmeye hazirim. Zira seriat, sebeb-i saadet [mutluluk sebebi] ve adalet-i mahz [mutlak adalet] ve fazilettir. Fakat, ihtilâlcilerin istedigi gibi degil.”
Ki, Divanda Bediüzzaman, “seriat”i söyle tarif. etmistir: “Seriat da, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibâdet, ahiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir.”
Dipnotlar
1. Buhâri’den Seçme Binbir Hadîs, Saglam Yayinlari, s. 212, sira no: 449.
2. Lem’alar, s. 55.
3. Kastamonu Lahikasi, s. 57-58.
4. A.g.e., s. 57-58.
5. A.g.e., s. 57-58.koprudergisi.com
(1994 Güz Sayısı) -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.