- Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
28 Ekim 2009: 20:41 #657749
Anonim
Afşin Selim-Milli Gazete
28 EKİM 2009
Küresel kuşatmaya karşı var olma ve var kalma kavgasının izlerini görebiliriz İstiklâl Marşı’nda. Bir “varoluş metni” olarak idrak ettiğimiz İstiklâl Marşı’nın ilk kelimesinin “Korkma” oluşu manidardır. Bu milletin nasıl bir millet olduğu, olacağı veyahut olması gerektiği iki dünya saadeti gözetilen İstiklâl Marşı’yla kayıt altına alınmıştır.
Bugün itibariyle, İstiklâl Marşı’na yeterince muhatap olamama sorunu yaşıyoruz. Bu marşı iki kıtaya indirgemenin dayanılmaz hafifliğiyle, ezberlemekten başka bir seçenek çıkmıyor karşımıza. Ezber, tekrara sürüklüyor insanı: Ezberledikçe tekrar ediyor insan, tekrar ettikçe duraksıyor, durağanlaşıyor, idrakini zincirliyor, çağından mesul davranamadığı için, tek dişi kalmış medeniyetin dişlileri arasında tahakküm altına giriyor. Bu da Akif’in tasvip etmediği bir perişanlık ayrıca
. İstiklâl Marşı’nı, seçilmiş iki kıtasından ibaret görmek, sahiden de, onun eksik kavranmasına yol açıyor.
Bu milletin niçin ve nasıl varolduğunun beyanı olan İstiklâl Marşı, zaman üstü bir nitelik taşıyor. Ve iman, tek dişi kalmış canavara, koşullar böyle buyuruyor icabı, boğdurulmuyor.
Müthiş bir duygu yoğunluyla yazılan İstiklâl Marşı, bir milleti tarif ederken, makul bir milletin nasıl olması gerektiğini de belirtiyor. Dikkat edilirse eğer, “Kahraman ordumuza” denilerek ithaf edilen bir marş söz konusu: Demek ki ordunun erişmesi gereken ideal işaret ediliyor bu ithafla
.
Öz vatanında misafirleştirilmek istenen bir milletin hüzünlü vaziyeti görülebiliyor İstiklâl Marşı’nda. “Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak” toprak parçası olarak algılanmıyor. Tırnak içine alınmış medeniyetten neyin ve kimin kastedildiği de malûm
. Akif ve gövdesini siper edenler, Yunan’a indirgenmemiş bir mücadeleyi esas alıyor. Zaten Türk’ün tarihi seyri, onu her şeyden sorumlu tutmuyor mu?
Akif, yazılarından da anlaşılacağı üzere, kötümserliği ve ümitsizliği haram addediyor. Döneminde, kulaklarını sarkıtıp oturanlardan olmuyor. Cehalete karşı savaşıyor. Cüzdanı kabarık yoksulların yanında saf tutmuyor. Sabrediyor, ama bu sabredişi miskinleştirmiyor onu. Şu cümle onun: “Sabır katlanmak değil, göğüs germek demektir.”
İstiklâl Marşı’nda Türk yahut İslam ibareleri geçmemesi ise, Akif’in, Türklüğü ve İslamlığı aynı mensubiyet bilinciyle özümsemesinden kaynaklanmakla birlikte, kime yazıldığı alenen belli olan bir marşta, Türk yahut İslâm diye ayrıca belirtmek ihtiyaç hissedilmiyor kanaatimce
. İyi de, devlet kelimesi de geçmiyor meselâ, ne anlayacağız bundan, devletsizleşmemiz gerektiğini mi? Ve bir mühim husus daha: İstiklâl Marşı’ndaki Türklük, etnisiteye hapsedilmiyor. Siyasi ve kültürel bir özel isme muhatap oluyoruz bu durumda. “Tüten en son ocak” vatanlaştırılıyor; “biz” duygusu nakşediliyor benliklere.
İstiklâl Marşı’ndaki millet olarak kalabilme mücadelesi vermenin, bugünkü koşullarda ne denli meşakkatli olduğu da malûm
. Fakat her şeye rağmen, “Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı” mısrasıyla, “korkma”dan düşünmeye çağırılıyoruz: Kula kul olmamaya
.
Sözü özü, her hâlükârda düşünmemiz ve akletmemiz gerekiyor: Bu marş kime hitap ediyor, evvel zaman içinde yaşayanları mı? İstiklal Marşı okunurken ne hissediyoruz? Kim bilir, âdet yerini bulsun icabı bir yabancılaşma yaşıyor olabiliriz belki de
. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.