• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #657831
    Anonim

      Fahri Güven – Milli Gazete

      31/10/2009

      Osmanlı Padişahları Cuma namazlarını kılmak için hastalık ve olağanüstü durumlar dışında Cuma selamlığı törenlerine icabet etmişlerdir.
      Cuma gününün ve Cuma namazının Müslümanlar için özel bir gün olması nedeniyle Padişahların “Cuma Selamlığı”, Osmanlı halkı için bir bayram mesabesinde olup, halkın Padişahın Cumaya gideceği güzergâhı tıklım tıklım doldurması ve Padişaha sevgi gösterilerinde bulunması her daim bir gelenek olmuştur. Padişahı görmek ve onu alkışlamak için Padişahın gideceği güzergâhtaki yolları dolduran halk, padişahı alkışlarken, “Padişahım çok yaşa”, şeklindeki ifadelerle tezahüratta bulunmaları da yine bu gelenekler cümlesindendir.
      Bu babdan olmak üzere dilerseniz biz Münevver Ayaşlı Hanımefendi’nin “Dersaâdet” başlıklı kitabında anlattıklarına kulak verelim. Çünkü Münevver Hanımefendi son Halife Abdülmecid Efendi’nin Cuma selamlığını seyretmiş birisi. Ama öncelikle Padişahı ve Cuma Selamlığını görmek için Karaköy’den Beşiktaş’a kadar bir yürüyüş yapalım:
      “Salıpazarı’ndan başlayarak Fındıklı’ya kadar bütün sahil Sultan Sahilsaray’ları için bezenmişti. Boğaz’a çok yakışan ve XIX. yüzyılın en güzel örnekleriydi bu saraylar. Karaköy’den başlayarak Kabataş istikametine doğru yürürken çok güzel camilerimiz vardı. Tophane’de Koca Sinan’ın Kılıç Ali Paşa Camii, XIX. asrın sonunda yapılmış çok güzel ve zarif Nusretiye Camii, yine Koca Sinan’ın eserlerinden Fındıklı Camii ve Kabataş… Kabataş’ta sed üzerinde kâgir bir konak vardır; Çürüksulu Mahmud Paşa’nın Konağı…
      Kabataş’tan sonra Dolmabahçe Sarayı… Dolmabahçe Sarayı’na varmadan Valide Sultan Bezm-i Âlem Valide Sultan Camii… Ve sonra Dolmabahçe Sarayı… Padişahların resmi ikametgâhı, Veliahd Dairesi ve müçtemilâtı…”
      Münevver Hanımefendi, bu ilginç detaylardan sonra Dolmabahçe ve Cuma Selâmlığına dair de şu bilgileri verir:
      “Dolmabahçe Sarayı’nın karşısındaki sed üzerleri askerlerin barındığı, belki vaktiyle saray muhafız alayının efrâdı ve zabitanın oturduğu yerlerdi. Buradan yukarıya Vişnezade’ye çıkan küçük bir yokuş vardır, Arnavut kaldırım taşları ile döşenmiş. Bu küçük yokuşun üzerinde de zannedersem bir evliya yatar.
      “Ben çocukken hatırlıyorum, Dolmabahçe Sarayı’nın karşısına gelen bütün sedler çayırlık ve çimenlik idi. Ve bu çimenlikte, Cuma günleri, Padişahı görmek için ekseriyetini hanımlar teşkil eden halk toplanırdı. Bunların kıyafetleri adeta üniforma gibi eş idi: Nötr bir renkte yeldirme, başlarında beyaz tülbend başörtüsü veya bazılarının söylediği gibi “namaz bezi” kareli büyük bir atkı, açılır ve kapanır küçük bir sandalye ve yanlarında hiç ayırmadıkları evlâdlık kızlar… Bunların biraz uzağında daha tenhaca bir yerde, genç mollalar, başlarında sarıkları, üstlerinde cübbeleri, tam sarayın muhteşem kapısı olan “Saltanat Kapısı” açılıp Cuma selâmlığına çıkılacağı zaman, bu mollalar halka hâlinde, elleri birbirine kenetlenmiş gibi dönerler ve Padişaha bir ağızdan “Mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah var.” derlerdi.
      Değerli yazarın son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi’ye dair gözlemleri ve tesbitleri ise en manidar olanıdır. Zaten yazıyı yazmamıza neden olan husus da muharrire hanımefendinin bu gözlemleridir:
      “Ben son Halife’nin son Selâmlığını, yani Cuma namazına Dolmabahçe Câmii’ne (doğrusu Bezm-i Âlem Valide Sultan Camii) giderken gördüm. Birkaç şehzade, birkaç saray mensubu, birkaç gazeteci ve meraklı aşağı yukarı 30 kişi kadar bir kalabalık toplanmıştı… Bu sahnenin faciasını hiçbir klâsik, meşhur Şekspir bile yazamaz ve sahneye koyamazdı.
      “Son Halife’nin yüz ifadesini anlatamam… Hazin, metin ve küskün… Herkes şaşkın ve işin vahametini daha müdrik değiller, herkeste bu hiçbir zaman hakikat olmayacak gibi garip bir kanaat. Fakat bu dramın zirvesi ve en patatik (en acınacak derecede üzücü) tarafı, hiçbir şeyden habersiz halktan yaşlı bir hanımın, adet olduğu vechile son Halife’nin arabasına “arzuhal” atması oldu, yani bugünkü deyimle milletten bir kadın halifeye bir dilekçe verdi.
      O Halife’ye ki, bütün hakları elinden alınmış, hatta vatandaşlık hakkı bile…”*
      Aslında bu noktada o yaşlı kadın acaba son Halife’den ne istemiş, arzuhalinde neler yazmış idi?
      Üzerinden düşünülmesi gereken bir soru bu!
      Son Halife Abdülmecid Efendi’nin yurt dışına gönderiliş serüveni ise şöyledir:
      1923 Aralık ayının başlarında TBMM’de gizli bir toplantı yapılır ve bunu sonucunda İstanbul’a bir İstiklâl Mahkemesi heyetinin gönderilmesine karar verilir. Böylece hilafet taraflarına gözdağı verilmiş olur. Meclis bütçe görüşmeleri sırasında hilafetin ilgası ve hanedanın yurt dışına çıkarılmasına dair Urfa Mebusu Şeyh Saffet Efendi ve 53 arkadaşı tarafından verilen kanun teklifi müzakere edilir. Ali Fethi Bey’in başkanlığında toplanan Meclis, “böyle bir hareketin İslâm âlemini üzeceği, bundan ancak İngilizlerin memnun kalacağı ve hilâfetin Türkiye için lüzumlu bir müessese olduğu” yolundaki itirazlara rağmen, 3 Mart 1924 tarihinde halifelik kaldırılır ve Osmanlı hânedanını yurt dışına çıkarmayı içeren 431 sayılı kanun kabul edilir…
      Abdülmecid Efendi’nin sürgün içinde sürgün günleri başlar. Öyle ki, sabık Halife’nin vefatından sonra naaşının Türkiye’ye getirilmesine dahi izin verilmez. Paris’te 23 Ağustos 1944 tarihinde vefat eder. Naşı 10 yıl boyunca Paris Camii’nde bekletilir. Türkiye’ye getirilmesine izin verilmeyince 30 Mart 1954 tarihinde Medine’deki Cennetü’l-Bakî mezarlığına defnedilir…**
      * Münevver Ayaşlı, Dersaâdet, Bedir Yayınları, İstanbul 1974, s. 160- 161.
      ** Bkz. Cevdet Küçük, “”Abdülmecid Efendi”, DİB İslâm Ansiklopedisi, c. I, İstanbul 1988, s. 263- 264.

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.