• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #659300
    Anonim

      Bismillâhirrahmânirrahîm

      Elhamdülillâhi rabbil âlemîn velâkibetülil müttekîn vessalêtü vessalêmü alê seyidine Muhammediv ve alê êlihi vesahbihi ecmain,alê rasulüne salevât

      Velâyetin suğrâ, kübrâ ve vustâ olarak üç kısma ayrıldığını, tarikatlarda asıl maksadın, iman hakikatlerinin inkişafı ve sünnet-i seniyyeye uymak olduğunu, Risale-i Nur’un daha kısa bir zamanda o görevi gördüğünü açıklar

      BEŞİNCİ MEKTUP
      mektubat_30_2.gifmektubat_30_1.gif

      “Hiçbir sey yoktur ki Allah’i hamd ile tesbih etmesin.” Isrâ Sûresi, 17:44.

      Nakşi tarikatının büyüklerinden , o yolun bir kahramanı bir güneşi olan
      İmam-ı Rabbanî (r.a.) Mektubat’ında demiş ki:
      “Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını,
      binler ezvak ve mevacid ve keramata tercih ederim.”

      İman konularından bir tekinin bile akla , kalbe açılıp, yakin hasıl edilmesini
      binlerce manevi zevke heyecanlara tercih ederim.

      Allah’ın varlığına iman etmek
      Allah’ın bir olduğuna iman etmek
      Tek İlah olduğuna iman etmek
      Ahiretin varlığına, öldükten sonra dirilip huzuru ilahiye çıkacağımıza iman etmek
      sonra peygamberlere ve kitaplara iman kadere iman
      bütün bunlar iman konusu.

      Bütün bu ana konular içerisindeki diğer maddelerden hangisi olsa
      bunlardan birini akla kalbe açılıp, kesin bir kanat getirecek derecede,
      yakini hasıl edecek derecede malum olması, bilinmesi
      bunlar binlerce manevi zevke veli olup, keramet sahibi olup, maneviyata açılıp
      pek çok şeyi görmeye tercih edilir diyor Üstadımız.

      Halbuki biz insanlar küçük bir keramet görsek,
      bir ikramda bulunulsa biz havalara gireriz.
      Ve pek çok şeyden bunu üstün tutarız.
      Halbuki İman konuları daha üstün ve daha önemlidir diyor Imami Rabbani ra

      Nedir bu;
      Mesela Allah bize şah damarımızdan bile daha yakın ama biz ona çok uzağız.
      Bu bir hakikat…
      Biz onu idrak edemeyiz göremeyiz ama
      O bizim herşeyimizi her an görmektedir.
      Bunlar birer iman hakikati
      Bu nasıl oluyor da böyle oluyor derseniz bunun gerek kalbe, gerek akla açılması
      pek çok kerametlerden daha ileri ve daha önemlidir.

      Hem demiş ki: “Bütün tariklerin nokta-i müntehâsı, hakaik-i imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır.”

      Ve Imamı Rabbani ra demiş ki bütün tarikatların ulaşmak istediği son nokta
      iman hakikatlerinin apaçık ve net bir şekilde anlaşılması ve kalbe açılmasıdır.
      Esas maksat tarikattan, iman hakikatlerinin apaçık ve net bir şekilde anlaşılması,
      gözle görüyor derecesinde akla ve kalbe açılmasıdır.

      Hem demiş ki: “Velâyet üç kısımdır.
      Biri velâyet-i sugrâ ki, meşhur velâyettir;
      biri velâyet-i vustâ,
      biri velâyet-i kübrâdir.
      Velâyet-i kübrâ ise, verâset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden,
      doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır.”

      Veli olup maneviyata açılmak 3 kısımdır.
      Biri küçük velayet ki meşhur velayettir,
      Halkın velayet olarak bildiği çoğunlukla veli dedikleri insanların sahip oldukları bir makam.

      Biri orta velayet.
      Diğeri de büyük velayettir.
      Yani Allah dostu olmak ve kalp gözünün açılması gibi haller…
      Seyri suluk denilen Allah’a doğru gidişte yol alma, mesafe alma
      Kurbiyeti İlahiyeye nail olmak için yol almak, bunlar velayettir.

      Büyük velayet nedir?
      Tasavvuf aracılığıyla doğrudan doğruya hakikate yol açmak.
      Veraseti nübüvvet yoluyla bir takim büyük veliler böyle bir mazhariyete erebilirler.
      Erişebilirler.
      İşte bu en büyük velayettir.

      Üstadımız Bediuzzaman hz.de böyle bir yol açılmıştır.

      Hem demiş ki: “Tarîk-i Nakşîde iki kanatla sülûk edilir.
      Yani, hakaik-i imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek
      ve ferâiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur.
      Bu iki cenahta kusur varsa o yolda gidilmez.”

      Nakşi tarikatının en büyüklerinden olan imamı rabbani rahmetullahi aleyh diyor ki
      Nakşi yolunda iki kanat ile ilerlenir,
      Biri inanılması gereken iman esaslarına sağlam bir şekilde inanmakla
      İkincisi de dinin farzlarını yerine getirmekledir.
      Bir tarikat bu iki esasa sarılmıyorsa, bu yolda bir eksiklik varsa o yoldan gidilmez.

      Öyle ise, tarik-i Nakşînin üç perdesi var:
      Birisi ve en birincisi ve en büyüğü:
      Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmettir ki, Imam-i Rabbânî de (r.a.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir.

      Son zamanlarında bu tarzda hizmet etmiştir
      İmanı, Allah’ın varlığını, tek olduğunu insanlara anlatmak nakşi tarikatında
      birinci ve en büyük hizmettir diyor.

      Ikincisi: Ferâiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyyeye tarîkat perdesi altında hizmettir.

      Tarikat bahçesinde insanları toplayıp, farzları ve sünneti seniyyeyi hakkıyla yaşatmaktır.

      Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emrâz-i kalbiyenin izalesine çalışmak,
      kalb ayağıyla sülûk etmektir.
      Birincisi farz, ikincisi vacip, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.

      Tasavvuf yoluyla kalbi hastalıkların tedavisine çalışmak,
      kalp ayağıyla yol almaktır.
      Vesvese şüphe gibi hastalıkların tedavisi ve kalp ayağıyla kurbiyet ,
      imana hizmete yolu farzdır diyor.
      Kalp ayağıyla yol alma ise sünnettir.

      Madem hakikat böyledir.
      Ben tahmin ediyorum ki, eger Seyh Abdülkàdir Geylânî (r.a.)
      ve Sah-i Naksibend (r.a.) ve Imam-i Rabbânî (r.a.) gibi zâtlar
      bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve
      akaid-i Islâmiyenin takviyesine sarf edeceklerdi.
      Çünkü saadet-i ebediyenin medari onlardir.
      Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir.
      İmansız Cennete gidemez; fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur.
      Ekmeksiz insan yasayamaz, fakat meyvesiz yasayabilir.
      Tasavvuf meyvedir, hakaik-i Islâmiye gıdadır.

      Kadere iman, Allah’a iman, peygamberlere, meleklere, ahirete iman konuları
      insanlarda hep şüphe sebebi olmuş ve insanlar ikna olmak istiyor.
      Çaresi de Risale-i Nur şeklinde tezahür etmiş.
      Tasavvuf büyükleri de birinci düstur olarak bunu belirtiyor.

      Eger Şeyh Abdülkàdir Geylânî (r.a.) Ve Şah-i Naksibend (r.a.) Ve İmam-i Rabbânî (r.a.)
      gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar; bütün gayretleriyle iman güçlendirmeye çalışacaklardı.
      Diyor Üstad.
      İman hakikatlerinin kolay anlaşılması yakini bir şekilde inanılmasına sarf edeceklerdi.

      Hem halkın, bir insanin imanında inancında arıza varsa ebedi azaba sebep olur.
      İmanı zayıf olan bir toplumda anarşi, gasp, hırsızlık gibi sıralayabileceğimiz
      çok arızalar hasıl oluyor.
      Buna sebep en başta iman zayıflığıdır.
      İmansız cennete gidilmez ama tasavvufsuz cennete giden pek çoktur.
      Temel gıdalar alınmadan insan yaşayamaz.
      Hava almazsan, oksijensiz yasayamazsın ve hakeza
      Fakat fazladan alınan tatlılar içecekler olmadan insan yasayabilir.

      İmanda islamiyetin temel gıdasıdır.

      Etrafimiza baktigimizda , cevremizdekilerin ciddi anlamda imaninda arizalar oldugunu goruyoruz, icimiz parcalaniyor,
      ama ben bu hizmetin neresindeyim diye kendimizi sorguluyormuyuz acaba ?
      bu konuda buyuk hizmet lazim,
      hepimiz bir olup toplumun elinden tutmaya mecburuz
      zaman iman kurtarma zamanidir.

      İman güçlendikten sonra onun üzerine pek çok şey bina edilebilir ve edilmelidir de…

      “Her müminin gönlünde kalbin maneviyata açılma arzusu bulunmalıdır” diyor Hoca efendi

      Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile
      bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi.
      Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bulunsa,
      o yola karşı lâkayt kalmak elbette kâr-i akıl değil.
      İşte, otuz üç adet Sözler, böyle Kur’ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.
      Madem hakikat budur.
      Esrar-i Kur’âniyeye ait yazılan Sözler, su zamanın yaralarına en münasip bir ilâç,
      bir merhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i Islâmiyeye en nâfi bir nur
      ve dalâlet vâdilerinde hayrete düsenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım.

      Risale-i Nur karanlıkların zulümatına maruz kalmış müslümanlar için
      bir yol gösterici, bir nurdur.
      Kalpler yaralı, akıllar yaralı ilaç arıyoruz.
      Bu zamanın yaralarına en uygun ilaç…

      Kuran-ı Kerimden alınmış, günümüzün anlayışına hitap eden,
      Günümüzün insanına hitap eden bir tefsirdir Risale-i Nurdur.

      Bugün iman hakikatlerine fenden, felsefeden bir çok hücum var.
      İşte bu yüzden, bu konuda bir kurtarıcı ışığa ihtiyaç var.

      Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehaletten gelse,tedavisi izalesi kolaydır.
      Fakat dalâlet fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür.
      Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu.
      Bulunanlardan ancak binden biri irşadla yola gelebilirdi.
      Çünkü, öyleler kendilerini beğeniyorlar
      Hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar.
      Cenâb-ı Hak şu zamanda, i’câz-i Kur’ân’in mânevî lemeâtından olan malûm Sözleri,
      su dalâlet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.

      Diye bitiriyor mektubu Üstad..
      Allah O’ndan ebeden razı olsun…

      Subhâneke lâ ilmelene illema allemtene inneke entel alîmul hakîm ve ahiru de’vehüm enilhamdülillahi rabbil âlemin el fatiha me as salawat

      21.30’da sohbet kanalında işlenen derstir.

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.