- Bu konu 28 yanıt içerir, 5 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
28 Aralık 2009: 12:13 #659413
Anonim
ÖĞRENMEK
NEYE MUHTACIZ?
Bir arıyla insan yavrusunun farkını hiç düşündünüz mü? Yirmi günlük arının çiçek çiçek uçup bal yapmaya başladığını çok görmüşsünüzdür. Bir insan yavrusu ise iki senede ancak ayağa kalkar, konuşmaya başlar. 6-7 yaşında okula gider. Okumayı, yazmayı öğrenir. Liseyi, üniversiteyi bitirinceye kadar hep okur, öğrenir, didinir, çabalar. Çünkü yaşayabilmek için hayatı, insanları öğrenmeye muhtaçtır. Kârını, zararını öğrenmek zorundadır. Ama bir arı yavrusu öyle mi? Onunla bal yapabilmesi için ne okuyup öğrenmeye, ne de üniversite bitirmeye ihtiyacı vardır. Mükemmel olarak gönderilmiştir. Yetiştirilmiştir. Daha petekten çıkar çıkmaz işbaşı yapar. Biz değil yirmi gün veya yirmi sene, hayat boyu öğrenmeye muhtacız. Bunun içindir ki, Beşikten mezara kadar öğrenmemiz emredilmiştir. İnsan kabiliyetlerini ancak okuyup öğrenmekle geliştirir. Bir çekirdeğe benzeyen duyguları bilgiyle kabuğunu çatlatır, filiz verip gelişir.
Bilgi gıdadır. Akıl ve kalp onunla doyar.
Bilgi başarıdır. Bilgisizlik yenilgidir.Bilgi cesarettir. Bilen insan problemler ve olaylar üzerine cesaretle yürür.
Bilgi dürbüne benzer çetrefilli meseleleri onunla görür ve çözeriz.
Bilgi enerjidir. Hayatın güçlüklerini onunla üstlenir, engelleri onunla aşarız.
Bilgi ışıktır. Yolumuzu onunla aydınlatırız.
Bilgisizlik ise bütün kötülüklerin kaynağıdır. Bilgisiz insan en büyük kötülüğü kendisine yapmış olur.
Bilgisiz insan dik duramayan boş çuvaldan farksızdır. Sadi, bilgisizi, Savaş davuluna benzetir. Sesi çok çıkar, ama içi boştur.
Güzel düşüncelerle, bilgi yumaklarıyla doldurulamayan zihin kutusunu zararlı ve faydasız kırıntılarla meşgul eder.
İnsan ilimle kıymet kazanır. Olaylara dikkatle eğilir. İnceden inceye araştırmayı, titizliği ve becerikliliği öğrenir.
Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır. İbni Mesud, İnsanın bilmediğini bilmesi de ilimdir der. Çünkü insan bilmediğini bilirse öğrenmeye yönelir.
Felaketlerin üstesinden bilgiyle gelinir. Hacı Bektaş Veli nin ifadesiyle,
Bilgisizce gidilen yolun hayrı yoktur.
Kazanmak, başarmak, yükselmek isteyenler ilme sarılırlar. Öğrenme aşk ve şevkiyle yanıp kavrulmayanlar ise yerlerinde sayarlar. Dünyayı isteyen ilme sarılsın. Ahireti isteyen yine ilme sarılsın, buyuran Peygamberimiz, bilginin önemini ne kadar güzel anlatır.
İlim öğrenmek sadece okula mahsus değildir. Okul insana anahtar verir. O anahtarla ilim hazinelerini açacak olan, insanın bizzat kendisidir. Ne yaparsa özel gayretiyle yapar.
Okulu bitirir bitirmez kitabı kalemi bir tarafa fırlatmak ne kadar yanlıştır!
Halbuki ilmin ne yaşı, ne zamanı, ne de yeri vardır. Her yaşta, her yerde, her zaman öğrenilir.
İlim en büyük sermayedir. Ve insan her yaşta, her yerde ve her zaman sermayesini arttırmak ister.
İlimle kendinizi eğitin. Belki güçlüklerle karşılaşacaksınız. Bazı zorluklar çekeceksiniz, ama unutmayın;
HANGİ KIYMETLİ ŞEY VARDIR Kİ KOLAYLIKLA ELDE EDİLEBİLSİN?
28 Aralık 2009: 16:43 #763226Anonim
EN BÜYÜK ŞEREF
Okumak ve öğrenmek kadar şerefli, lezzetli bir şey düşünülemez.
İlk emri Oku ile başlayan Kur ân, Bilenlerle Bilmeyenlerin bir olmadığını belirtirken, ilim sahiplerinin derecelerinin yükseltileceğini de bildirir.
İnsan, ilmiyle değer kazanır. Hz. Âdem i (a.s) meleklere üstün kılan sır ilimdi.
Kur’anda okuma yazma aracı olan kalem övülür, bizzat ona ve onun yazdığı satırlara yemin edilir.
Allah’ın kaleme yemin edişi, onun insan hayatındaki yerini ve değerini en güçlü bir şekilde ifade eder. Hz.Peygamber bir gün yanındaki Hilâl isimli birine, Kalemin var mı? diye sormuş, Yok cevabını alınca da, Kalemsiz olmaz ey Hilâl ! buyurmuş ve şöyle devam etmiştir.
Çünkü iyilik ondadır. Kıyamete kadar da ona ehil olanlar çıkacak. İnsanlar kalemle ilerleyecekler.
Kalemi elinde tutan âlimin mürekkebi şehitlerin kanıyla denktir.
Yine Peygamberimizin ifadesiyle, ilim sahipleri ölüler arasında dolaşan diriler gibidir.
Zübeyir Gündüzalp, Bilgili insan güneşe benzer. Girdiği yeri aydınlatır. Der. Evet, ilim, karanlıkları aydınlatan bir projektördür. Karanlıkta kalan herkes ona muhtaçtır.
Yükseklere ilim asansörüyle çıkılır. Yükselmek ve olgunlaşmak istiyorsanız ilme sarılın. Hz. Ali İlim alçaklarda kalanları yükseltir. Bilgisizlik de yüksektekileri alçaltır. Der ve ilmin servetten üstün olduğunu ifade ederek şunları söyler.Çünkü serveti sen korursun. İlim ise seni korur.
Resulullahın (s.a.v) dilinde ilmin kapısı olarak isimlendirilen bu büyük insan.
Biz Allah ın taksimine razıyız. Bize ilmi, düşmanlarımıza da malı verdi. Çünkü mal yok olucu, ilim ise ebedidir.
Faydalı ilim, o ilmi bilen kişiyi ölümünden sonra da hayırla andırır.
İlim ebedi canlılıktır. Bilgisiz insan daha ölmeden ölüdür. Bilgili insan ise öldükten sonra da diridir! demekten kendisini alamaz.
28 Aralık 2009: 16:48 #763227Anonim
ZEVK KAYNAĞI
Bu derece üstün ve şerefli olan ilmin o ölçüde de zevki lezzeti olduğunu bilseydik, bir an için olsun, yerimizde durabilir miydik?
Onun içindir ki, ilmin zevkine varanlar yerlerinde duramıyorlar, gece gündüz demeden bütün vakitlerini ilme adıyorlar. Hatta uykuda yemekte geçen zamanlarını büyük kayıp olarak görüyorlar. Çünkü ilmin tadını başka hiçbir şey de bulamıyorlar.
Okumayı hiçbir hazineye değişmem diyen E. Gibbon herhalde bu gerçeği ifade etmiş olmalı.Dünyaca ünlü İmam-ı Azam ın gözde öğrencisi İmam-ı Muhammed, ilme kendisini öyle kaptırırdı ki anlayıp kavradıkça sevincinden kendisini tutamaz.
Ey padişah ve vezir çocukları! Gelin de cennet lezzetinin zevkini sizde tadın! derdi. Ölümünden sonra onu rüyasında gören bir dostu sormuştu.:Nasıl can verdin?
İlmi bir meseleyle uğraşıyordum. Canımın nasıl çıktığının farkına varmadım.
Büyükler okumayı lezzetli bir meyve gibi görmüşler, temiz havaya benzetmişler. Onu soluk soluğa teneffüs edip, sıkıntılarını, dertlerini, acılarını, problemlerini unutmuşlar. Hele okunan şey ruhu doyurucu vasıfta ise. ..
Montesquieu, Çeyrek saatlik bir okumayla gideremediğim üzüntüm olmamıştır,
Derken bu gerçeği dile getirir.Kısacası, okumaya gıda kadar ihtiyacımız var.
SORU SORMAKSoru ilmin anahtarıdır. Demişler. Soru sormak ilim yolculuğumuzda en çok başvurduğumuz bir yol olmalıdır.
Soru kitabın konunun veya dersin daha iyi anlaşılmasını sağlar.
Soru ilmimizi arttırır. Çünkü sordukça cevabını araştırı; bilenlere, o konuları anlatan kitaplara yönelmemizi sağlar. Soru sorma, farkında bile olmadan bizi bilgi sahibi yapar.
Ebû Yusufa sormuşlar:
Bu bilgini nereden elde ettin?
Küçük büyük ayırd etmeden, bilmediğim sormakla
cevabını vermiş.Şu kadar var ki, Soru soruyorum& diye, akla gelen olur olmaz her şeyi sormamalı. SORU İNSANIN SEVİYESİNİ DE GÖSTERİR. Mantıklı ve enteresan sorular sorulmalı.
YÜKSEK SESLE OKUMAKYüksek sesle okuma da, uygun şartlarda tatbiki gereken bir metotdur. Çünkü okumamızı düzeltir, daha güzel konuşma kabiliyeti kazandırır.
ANLATMAK
Öğrendiklerimizi arkadaşlarımızla müzakere etmek, onlara anlatmak, konuyu kendimize mal etmenin en kolay yollarından biridir. Konu böylece daha iyi öğrenilmiş olacaktır.
Anlatmak ve öğretmek, öğretilecek şeylerin değeri ölçüsünde kıymet kazanır. İnsan o ölçüde gayrete gelir.
Öğretmenlik başlı başına bir meslek olmasına rağmen, herkes yer ve zamana göre bu sıfatı üstlenebilir. Aslında ömrümüz boyunca öğrencilikten kurtulamadığımız gibi, aynı zamanda öğretici de olmak durumundayız.
İlk öğretici Allah tır. Hz. Adem e eşyanın ilmini öğretmiştir. Peygamberimiz de Ben öğretici olarak gönderildim. Buyuruyor.28 Aralık 2009: 16:56 #763228Anonim
NELER OKUMALI
Okumak kadar, okuyacağımız şeyleri tespit etmek de önemlidir.
Okuduğumuz kitaplar bize neler kazandırıyor? Bilgimize yeni bilgiler ekliyor mu? Davranışlarımızda iyiye yönelme sağlayabiliyor ; içimizde huzur, işimizde şevk uyandırıyor mu?
Franz Kafkaya göre, kitap insanda şok tesiri uyandırmalı. O, okuduğumuz kitap bir yumruk gibi bizi uyandırmıyorsa ne işe yarar? Derken, gerçek kitabın özelliğini anlatır.
Eğer okuduğumuz kitap, iyi ki bu kitabı okudum okumasaydım büyük eksiklik olurdu, dedirtebiliyorsa, gerçekten faydalı bir kitaptır.
Alexandre Pope şöyle der:
-Okuduğunuz eser, sizi fikren yükseltir, içinizi iyi ve mert duygularla doldurursa, onun hakkında karar vermek için bu duygu yeterlidir.
Alcott a göre,
ÜMİTLE AÇILIP KAZANÇLA KAPANAN KİTAP İYİ BİR KİTAPTIR.
Kitaplar insanların ayrılamayacağı kaynaklardır. Akıllarını kitapla beslemeyen, ruhları, onunla doyurmayan insanlar sıkıntılardan kurtulamazlar. Seneca KİTAPSIZ YAŞAMAK KÖR, SAĞIR, DİLSİZ YAŞAMAKTIR. Der.
İYİ KİTAPLAR OKUMAYAN ADAMIN, OKUMUŞ OLMASIYLA CAHİL KALMASI ARASINDA HİÇBİR FARK YOKTUR. Diyen Mark Twain, iyi kitabın önemi üzerinde durur.
Faydası dokunmayan kitap, en azından vakti öldürdüğü için zararlıdır. İnsanı tembelliğe, başıboşluğa, aylaklığa, ahlâksızlık ve inançsızlığa iten kitap zehirden farksızdır. Böyle kitaplar insanın maddi ve manevi hayatını öldürürler.
Öyleyse her şeyin en iyisini, en faydalısını seçtiğimiz gibi, kitapların da en iyi ve en faydalısını seçelim. Çünkü onlar hayatımıza yön vereceklerdir. Düşünce sistemimiz onlarla şekillenecektir. Eğer seçimi iyi yapabilirsek, onlar en iyi dost ve arkadaşımız olacaktır. Dünyamız onlarla aydınlanacaktır. Bu vefalı arkadaşlarla her zaman beraber olmayı istemeli ve Konfüçyüs gibi.
Allah’ım! Bana kitap dolu bir ev ver! Diye dua etmeliyiz. Unutmayalım ki, kitaptan daha büyük bir hazine yoktur.
OKUMANIN HEDEFİ NE OLMALI
Allah Resûlü, dualarında faydasız ilimden Allah’a sığınırdı. Peki, faydalı ilim nedir, nasıl olmalıdır?
Faydalı ilim, insanlığın yararına kullanılabilen ilimdir.
Faydalı ilim, uygulanılabilen ilimdir.
Faydalı ilim, öğrenildikçe bilgisizliğimizi hissettirip öğrenme şevk ve gayreti veren, kötü huy ve davranışlardan koruyan ilimdir.
Faydalı ilim, bize bizi tanıtan, gerçek benliğimizi öğreten ilimdir.
Faydalı ilim bize Yaratıcımızı tanıttıran ilimdir.
İlim uçsuz bucaksız bir deniz, ilim öğrenen de o denizin kıyılarında yüzmeye çalışan bir dalgıçtır.
“Dünya beni nasıl görecek, bilemem. Fakat ben kendimi, keşfedilmemiş kocaman bir gerçekler okyanusu içinde, kıyıda oyalanan, arada bir, ya daha yumuşak bir taş veya güzel bir deniz kabuğu bulan bir çocuk gibi görüyorum. “ diyen Isaac Newton, ilmin kazandırdığı alçak gönüllülüğe bürünebilmiş bir ilim adamıdır.
“Bütün bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir.” Diyen Sokrates, büyük gerçeği dile getiriyor. Öğrenilenler ne kadar çok olursa olsun, öğrenilmeyenler, bilinmeyenler yanında nokta kadar dahi kalmaz.
Diploma almak için gayret edilebilir. Ama diplomalı olmakla bilgili olmayı karıştırmamalı. Nice yüksek okul bitirmiş kimseler vardır ki, okulu bitirir bitirmez kitabı kalemi bir tarafa atmış, okuma ve öğrenmeden bıkmış, âdeta okumaya boykot ederek kitaplara düşmanca bir tutum içerisine girmiştir. Böyle olmayalım.
İnsanı gurura, kibire götüren bilginin de faydalı olduğu söylenemez. Bir makam, mevki sahibi olmak, insanlara tepeden bakmak için ilim öğrenilmez.”Bu meseleyi ben bilirim. Benim saham. Bu konuda benim kadar bilgili kimse yoktur. Siz bunu bilemezsiniz. Ben her şeyi bilirim”. Gibi ifadeler, aslında cehaletin belgesidir. Sâdi, “Ne kadar çok okursan oku, bilgine yaraşır biçimde davranmazsan cahilsin. Bilgisine göre davranmayan insan, üzerine kitap yüklenmiş hayvandan farksızdır.” Derken, böylelerini de aynı sınıfa sokar.
Her şeyi bildiğini söyleyen insan, hiçbir şey bilmeyen insandır.
Bilgisine yakışır şekilde hareket edebilen kişi gerçekten gerçekten aydındır. Işığıyla etrafını aydınlatır. Her konuda “Biliyorum” havasına giren, bilmediğini itiraf etmekten çekinen yarı aydınlar, insanlığı felaketlere sürüklemekten, karanlığa atmaktan başka bir işe yaramazlar.
Ne tahripçi aydın, ne de bilmediğini bilmeyen yarı aydın! İkisi de zararlıdır. Bunlar insanlığın felâket dellâlları dır. Birisi, bilgisini yıkmakta kullanır. Diğeri bilmediği halde “Biliyorum” diye yakar, yıkar.
Gerçek aydın gazete bilgisiyle, kulaktan dolma düşünceler ve direktiflerle hareket edip hüküm vermez. Araştırarak, düşünerek, gerçeğe sadık kalarak hareket eder.
Gerçek aydın öğrenmenin hedef değil, ,insanlığa hizmet aracı olduğunu bilir. İlmini insanlığın yararına kullanır.
Okumaktan maksat faydalı olmaktır. İlim insanlığa hizmete kullanılabiliyorsa kıymetlidir, faydalıdır. Uygulamaya dökülmeyen bilgi ne kadar faydalı olursa olsun, bir işe yaramaz.
İlim insanı olgunlaştırmalı, beğenilen ve sevilen kişi haline getirmeli.
İlimden maksat kendini bilmektir. İlim ne ölçüde kendimizi tanımamıza vesile oluyorsa, o ölçüde faydalıdır. Yunus Emre ne güzel söylemiş :
İlim ilim bilmektir.
İlim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır?”
İnsan Yaratanın harika bir sanat eseridir. İnsanın kendini bilmesi bir yerde Sanatkârını bilmesi demektir. İnsan sormalı:
“Beni en güzel bir biçimde Yaratan kim? Sayısız nimetlerle besleyip büyüten Kim? Atomdan güneş sistemine kadar her şeyi hizmetime veren kim?
Bu soruların cevabını bulabilen insan, öğrenmenin maksadına ulaşmış demektir.
İlmin gayesi Yaratanı bulmak, Ona inanıp bağlanmaktır. İlimle iman ayrılmaz iki hakikattir. İnanmayı bütün hürriyetlerin üstünde gören John Milton.
“Bana bütün hürriyetlerden önce, bilmek, düşünmek, inanmak ve vicdana göre konuşmak değerlerini kazandırınız.” Derken.” Bir taraftan da ilimle imanın ayrılmazlığına dikkat çeker.
“İlimsiz din kör, dinsiz ilim topaldır” diyen Einstein da, dinle ilmin birbirini tamamladığını ifade eder.29 Aralık 2009: 15:52 #763238Anonim
ÇALIŞMAK
İNCE SIR
“Yer çalışsın gök çalışsın, sen utanmazsan otur.!”
Bunların hakkında bilmem bahanen var mı? Dur!
Ey bütün dünya ve mâfihâ (içindekiler) ayaktayken yatan,
Leş mi kesildin, davransana! Bari Allah’tan utan!” diyen Şairimiz, bu mısralarıyla çalışmanın önemini anlatmaya çalışır.İnsan çalışmak zorundadır. Zerreden yıldızlara kadar her varlığın harıl harıl çalıştığı kâinatta boş durmak insana yakışmaz. Arılar çiçek çiçek dolaşır. Karıncalar dinlenmek bilmeksizin çalışır. Kuşlar daldan dala konar. Sular şırıl şırıl akar. Çiçekler açar, hayvanlar koşar, güneş her sabah doğup akşamleyin batar. Eğer kâinattaki bu düzenli çalışma, didinme, gayret olmasaydı ayakta kalabilir miydik?
Bu düzene ayak uyduramayan veya bozmaya çalışan insan ne kadar zarardadır!
Her şeyin tekâmül ettiği, iyiye ve mükemmele doğru gittiği kâinatta, bu tempoya ayak uyduramayan insan elbet zarardadır.
Halbuki insan yaratılışı gereği çalışmak zorundadır. Huzuru buna bağlıdır. Sıkıntılardan ancak böyle kurtulur. Çünkü boş insanın başına sıkıntılar, sinekler gibi üşüşür.
Başarının sırrı çalışmada saklıdır. Çalışan insanlar er geç başarırlar.
Alın terinin, göz nurunun, el emeğinin ulaşamayacağı şey yoktur. Belli noktalara yükselmiş ne kadar büyük insan varsa, bakın, hepsi de çaba ve gayretleriyle o noktaya ermişlerdir. Addison.
“Hiçbir başarını rastlantıya borçlu değilim. Buluşlarım da rastlantının değil çalışmalarımın sonucudur.” Der. Edison da, “Başarılarımın yüzde doksan dokuzu çalışma, yüzde biri de zekama ait.” Der.
Herşey çalışmayla elde edilir. Hangi değerli iş vardır ki, gayretsiz elde edilmiş olsun? Bilgi de çalışmayla kazanılır. Balzac, “Bilginin efendisi olmak isteyen, çalışmanın kölesi olmalıdır.” Derken, ilim öğrenmede çalışmanın önemini belirtir.
Bedenin sağlıklı olması, gerekli vitamin ve proteinleri almakla olduğu gibi, zihnin kuvvet ve zindeliği de zihni egzersizlerle çalıştırmakla, işletmekle olur.
Zihnen ve bedenen çalışmak zorundayız. Çünkü durmak yokluğun ikiz kardeşi, hareket ise dirilik, canlılıktır. Durgun suların zaman içinde kokuşup kurtlandığını bilmeyenimiz yoktur.
Atalarımız “İşleyen demir pas tutmaz” demişler. Aslında insan hareketli, heyecanlı bir özellikte yaratılmıştır. Rahatı, huzuru, mutluluğu ancak çalışmasıyla mümkündür. Sefahat de, sefalet de çalışmayla önlenir.
Belli hedefleri, yüce gayeleri olanlar muhakkak çalışmalıdırlar. Yükselebilmek için çalışmak şarttır. Kolayca elde edilen şeylere değil, alın teriyle hak ederek kazanılan şeylere kıymet vermek lâzımdır.
Hore, “İnsanlar dünyada çabuk yükselenlere değer verirler. Halbuki hiçbir şey toz ve tüy kadar çabuk yükselmez. Der. Güçlüklere katlanarak, çile çekilerek, dirsek çürüterek elde edilen şeylerin tadına doyum olmaz. Peygamberimiz de, “İşlerin en hayırlısı en zor elde edilendir.” Buyururken bize kolaya değil, zora talip olmayı hedef gösterir.
Bunun içindir ki, yorulmalı, didinmeli, çırpınmalı, çile çekmeli , neticeyi öyle elde etmeliyiz. Paranın bile bin bir güçlükle kazanıldığı günümüzde yüce hedeflere kolayca varılamayacağı unutulmamalıdır. “Yükselmek, hayatın sırrını öğrenmekle olur.” Diyen Pasteur, usanma nedir bilmeyen gayretiyle o sırrı bir yönüyle yakalayabilenlerden biridir.
Hangi işte olursak olalım, çalışmayı prensip edinelim. Kendimize sorular soralım:
“Dün ne yaptım? Bugün ne yapıyorum? Yarın ne yapacağım!”
Eğer “Bugün en az dünkü kadar çalıştım. Yarın da aynı tempoyla çalışıp bir şeyler yapacağım.” Diyebiliyorsak mutluyuz. O zaman güçlüklerin üstesinden gelebilir, engelleri aşabilir, imkanları değerlendirebiliriz.
“İki günü eşit olan zararda dır..” hadisi rehberimiz olmalı; her gün bir önceki güne muhakkak bir şeyler eklemeliyiz.
Ömür boşa geçirilecek, tembellikle heder edilecek kadar değersiz değildir. Vaktini öldüren insan kendi kendisine sorabilmelidir:
“Yılan, akrep gibi zararlı yaratıklar öldürülür. Vaktim o kadar zararlımı ki, onu öldürmeye çalışıyor… “Aman vakit geçmiyor! Ah vah! Demekle kendimi sıkıntılara atıyorum?
Bu soruya vereceğimiz “hayır! Cevabı, herhalde bizi çalışmaya itecek kadar tesirli olacaktır.
Peygamberimizin boş oturan insana selam vermediğini düşünelim. Çalışmanın insan hayatındaki önemini bir kere daha anlarız. “dolu vakit gelmeden önce boş vaktin kıymeti bilin! Buyuran bir peygamberin yolunda olanlar için çalışmanın hiçbir mazereti yoktur. Hele dini görevlerini yaptıktan sonra, çalışmanın da ibadet olduğunu bilirsek.
Elbette ki, bir takım şikayetlerle, problemlerle karşı karşıya kalabiliriz. Noksanlarımız, kusurlarımız olabilir. Bunları bir tespit edelim. “Bunların üstesinden geleceğim! Diye azmedelim ve şevkle, gayretle çalışalım İnanın, hepsinin üstesinden geleceğiz. Kur’ an, “İnsan için çalıştığından başka bir şey yoktur.” Buyurduktan sonra daha fazla söze ne hacet! Çalışalım, muhakkak neticesini göreceğiz.
Ne var ki, rastgele çalışamayız. Her şeyin planlandığı, proğramlandığı günümüzde derli toplu, düzenli, planlı programlı olmayan çalışmaların verimli olmayacağını da akıldan çıkarmamalıyız.
Çalışmalarımızda başarılı olabilmemiz için kanun şeklinde bir kısım prensiplere sarılmalı, bazı engelleri aşmalıyız. İsterseniz, bunların birkaçını hatırlayalım.
29 Aralık 2009: 16:01 #763241Anonim
TEMBELLİĞİ YENMEK
Tembellik hakkında söylenmiş bir çok kıymetli söz vardır. Hz. Ali “İnsanı vaktinden önce yıpratan bir şey varsa o da tembelliktir . ’der. Tembel ve çalışkan iki yaşıt insana bakın! Vecizenin doğruluğunu anlamakta gecikmeyeceksiniz. Çalışkan daha genç ve dinç, tembel ise hayattan bıkmış ve yıpranmıştır. Tembelliğin verdiği can sıkıntısıyla kahvehanelerde sigara dumanları içerisinde geçen bir ömür hiç yıpratmaz mı?
Namık Kemal’in gözünde, tembellik ölümün küçük kardeşidir. Tembel insan ha vardır, ha yoktur. Varlığıyla yokluğu arasında fark yoktur. Tembelliği yoklukla eş manada gören Bediüzzaman ise, işsiz, tembel, istirahatle yaşayan ve döşeklerinde rahat rahat uzananların, çalışanlardan daha çok zahmet ve sıkıntı çektiklerini belirtir ve tembellerin daima ömürlerinin çabuk geçmesini istediklerini söyler.”Çalışan şükreder, hamd eder. Ömrünün geçmesini istemez” der ve şu kaideyi zikreder:
“rahat zahmette, zahmet rahattadır.”Bu gerçeği kavrayan La Bruyere de, can sıkıntısının tembellikle birlikte dünyaya geldiğini söyler. O can sıkıntısında ki, birçok insanı kumarhanelere, meyhanelere, hastahanelere ve hapishanelere atmıştır.
İnsan bu dünyaya keyif sürmeye gelmemiştir. Ne kadar istese de, eksik olmayan acılar, üzüntüler, sıkıntılar buna fırsat vermez. O halde, insan rahatı rahat yaşamada aramamalıdır. İster istemez başını ağrıtan çilelere, zahmetlere göğüs germeli, rahatı bunda bulmalıdır. Rahatı rahatsızlıkta arayanlar için, rahatsızlık diye bir şey yoktur.
Hep zaman yokluğundan dert yanıp dururuz. Acaba gerçekten mi zamanımız yok., yoksa zamanımızı değerlendirmemekten mi sıkıntı çekiyoruz?
Özel sohbetlerimizde, televizyon başında, yemede, içmede, gezip eğlenmede harcadığımız saatlerin bir hesabını tutsak, senede birkaç bin saati bulur.
Sadece televizyon seyretmeye harcadığımız bir-iki saati kitap okumaya verebilseydik, senede en az 30-40 kitap okurduk. Televizyondan öğrendiklerimizle kitaplardan öğrendiklerimizi bir karşılaştırsak, kitaplardan ne kadar çok faydalandığımızı anlamakta gecikmeyiz. Demek ki, zaman yokluğu değil, tembellik söz konusu. En büyük düşmanımız olan tembelliği bir yıkabilsek, başaramayacağımız iş olmaz.
Şevk ve gayreti söndüren, bukalemun gibi çeşitli kılıklarla karşımıza çıkan tembelliği yenmek, en büyük gayemiz olmalı. O hain tembellik ki, bazen cazip sakızları ağza verir ve gevşeklik bıkkınlık, usangaçlık, yorgunluk, hastalık, başıboşluk, havailik gibi çeşitli tuzaklarla insanları ağına düşürmeye çalışır. Şöyle dedirtir.
“Bugün çok çalıştın, birkaç gün dinlenmelisin”
“Üzme tatlı canını, çalışıp da ne olacaksın! Çalışanlar ne olmuş ki!”
“Fazla çalışma kafanı bozarsın”
“Çalışanda bir çalışmayanda. Testiyi getiren de bir, getirmeyen de “
“Amma da inekliyorsun.”
“Pinekledin de ne oldu sanki”
“şansın var mı kardeşim? Varsa talih kuşu başına konar. Yoksa kuş olup uçsan da bir şey yapamazsın.”
Daha bir sürü sözlerle insanı belaya atar ve musibetine ortak arattırır. Ta ki, tembeller çoğalsın da özürler hafiflesin, tembelliğe kılıf uydurulsun.
Yol iki görünüyor: Ya bu ve buna benzer tembel silahlarına hedef olup kendimizi bütün meşakkatlerin anası ve rezaletlerin yuvası olan tembelliğin kucağına atmak!
Ya da ilerlemenin, başarının anahtarı, huzurun esası olan çalışmaya dört elle sarılıp dünyada ahirette mutlu olmak!29 Aralık 2009: 16:07 #763242Anonim
tşk böle ii konular için …
29 Aralık 2009: 16:10 #763243Anonim
@Yunus_Gibi 173868 wrote:
tşk böle ii konular için …
İstifade edebilmişsek ne mutlu!
Selam ve dua ile…29 Aralık 2009: 16:20 #763246Anonim
Allah razı olsun çok güzel bi paylaşım hepsini okuyamadım ama okucam
29 Aralık 2009: 16:22 #763247Anonim
@kış meleği 173875 wrote:
Allah razı olsun çok güzel bi paylaşım hepsini okuyamadım ama okucam
Cümlemizden inşAllah… Rabbim istifadelerimizi artırsın…
Selam ve dua ile…29 Aralık 2009: 23:15 #763263Anonim
METODLU VE PLANLI ÇALIŞMAK
“Bugün amma da çalıştım. Sabahtan akşama kadar başımı hiç kaldırmadım!” diyen kişi, bu sözleriyle belki de sevincini bildirmiş oluyor. Ne var ki ! çok çalışmak gerekli, ama yeterli, değil.
En az çok çalışmak kadar önemli olan, metodlu, planlı ve proğramlı olabilmektir. Bunu da, elde edilen verim gösterir. Ne kadar verimli olabilmişsek, o derece plânlı proğramlı olabilmişiz demektir.
Dexscartes , “Plansız çalışan bir kimse, ülke ülke dolaşıp hazine arayan bir insana benzer,” der. Ve yine Descartes toplumların ilerilik ve geriliğinin zekâ ve akılları ölçüsünde değil, metodlu ve akıllı çalışıp çalışmamalarıyla olacağını belirtir. Bu sözler Avrupa’da sistematik çalışmanın temellerini atan bir bilgine ait.
Sistematik çalışmayla kısa zamanda hedefe varılır, büyük hamleler gerçekleştirilir. Gerek kişi ve gerekse toplumlar bununla maksatlarına ulaşırlar.
Büyük işler başarmış, yüzlerce eser vermiş, isim yapmış insanların çalışmalarına bakın. Düzenli, plânlı ve proğramlı olmayı prensip edindiklerini göreceksiniz. 576 eser veren Celâleddin Sûyuti’nin bu verimliliğinde, şüphesiz, aynı duygu yatmaktaydı.
Nice kabiliyetli, akıllı insanlar da vardır ki, plânsızlıklarından, bütün işleri yarım yamalak kalmakta, bir türlü neticeye ulaşamamaktadır.
Kendimize bir proğram yapalım . Neyi ne yapacağımızı tespit edelim. Ve her gün o plan üzerinde çalışalım. Belki başlangıçta %60 başaracağız. Ama sebatla devam edelim. % 80, % 100 uygulamak için gayret edelim. Bakın, nasıl başaracağız?
29 Aralık 2009: 23:18 #763264Anonim
ENERJİYLE DOLMAK
Arabanın tekerinden direksiyonuna, aküsünden radyatörüne kadar bütün aksamı tamamdır tamam olmasına da, bir türlü hareket ettiremiyorsunuz. Çünkü yakıtı yok. Yakıtsız arabanın yol alması nasıl hayalse, çalışmak için gerekli olan merak, şevk, heyecan ve cesaret duygularından mahrum olan kimselerin de mesafe almaları düşünülemez.
Bunlar arabanın yakıtı gibidir. İnsana hız verir. İtici güçlerdir. Enerjidir. Önemli olan, insandaki çalışma arzusunu harekete geçirebilmektir.
MERAK EDEBİLMEK
Kendimizi yokladığımızda, içimizde merak denilen bir duygunun yetiştirilmiş olduğunu görürüz. Kabiliyet toprağımıza ekilmiş bu duyguyu geliştirmek, inkişaf ettirmek elimizdedir.
Etrafımızda olup biten olayların sebeplerini, niçinlerini öğrenme arzusu o konuda bizi bilgili olmaya itecektir.
“Bu niçin böyle ? Sebepleri nelerdir? Gibisinden sorduğumuz sorular bizi harekete geçirip mesafe aldıracaktır.
İnsanlar bu merak duygusuyla dağları deler, denizlerin dibine iner, Ay’a çıkarlar.
Ünlü bilgin Einstein’ı izafiyet teorisini bulmaya iten saik, daha çocukluğundayken kendi kendisine araştırıp durduğu şu sorulara cevap bulmak arzusuydu:
“İki olayın aynı anda vuku bulması ne demektir? İnsan bir ışık demetinin üzerine binip seyahat etse ne olurdu?…
Merak ilmin projektörüdür. Kullanabildiğimiz sürece yolumuzu aydınlatacaktır.
29 Aralık 2009: 23:21 #763265Anonim
SEVEREK ÇALIŞMAK
İnsan yaptığı işi severek yapmalı. İstemeyerek, benimsemeyerek yapılan işlerin hayrı yoktur. İnsan ne nisbette severek çalışırsa o ölçüde başarılı olur.
Bunun içinde, severek yapabileceğimiz işlere yönelmeliyiz. Mesleğimizi seçerken dikkatli davranmalıyız. Hoşlanmayacağımız bir meslek bizi ömür boyu huzursuz edebilir., verimli olmamızı önleyebilir.
Kendimizi yoklayalım.”Kabiliyetlerimiz nedir? Öğretmen, anne, baba ve yakınlarımızın öğütlerine dikkat etmekte elbet bizim için faydalar var. Onlar bizim kötülüğümüzü istemezler. Ne var ki, bizi en iyi tanıyan yine biziz. Kabiliyetlerimizi Dikkate almadan sırf bazı tavsiyelere uymak için biş işe girmek veya bir mesleğe yönelmek, bizi sonunda pişman edebilir. Önce aklımıza danışalım. Başarabileceğimize, faydalı olabileceğimize inanıyorsak ondan sonra seçelim.
Şu da var ki, içinde bulunduğumuz şartlar da arzumuza kavuşmamıza engel olabilir. İstemeyerek, hoşlanmayarak da olsa bir işin içerisine girmiş olabiliriz. Bu durumda yapacağımız şey şu olmalı. Eğer işimiz meşru ve faydalı bir iş olmasına rağmen bize zor geliyorsa sabretmeli, onu sevmeye çalışmalıyız. Bu duyguyla hareket edersek, göreceğiz ki, sonunda başarılı olacağız.29 Aralık 2009: 23:25 #763266Anonim
ŞEVK, GAYRET, HEYECAN
Kainatta atomdan güneş sistemine kadar bıkma usanma bilmez bir gayret hakimdir. Atomun etrafında saniyede yüzlerce, binlerce kilometre hızla hareket eden elektronlarda o şevkin işareti var. Güneşin etrafında baş döndürücü bir hızla Mevlevi gibi dönene gezeğenlerde aynı sır saklı. Yağmur o şevkle yağıyor, çiçekler o şevkle açıyor; güneş o şevkle doğup batıyor, gülümsemeleriyle bize selam veriyor.
Şevk ve heyecan yüklü bir kervana yeryüzünün hakimi durumundaki insanın, başı çekerek katılması gerek. Bu duygu olmazsa bütün işler alt üst olur.
Şevk ve gayret insanı yerinde durduramayacak kadar lezzetli dir.. “Bilseniz ki, gayret ne kadar kıymetlidir; bir dakika boş durmazdınız. “ diyen Bediüzzaman Hazretleri ne güzel söylemiş. Başka bir şeye gerek yok; gayretin, şevkin bizzat kendi içindeki lezzet bizi kamçılamaya yeter. Zaten şevk ve gayret ruhun kamçısıdır. Yine hayatın bir faaliyet ve hareketten ibaret olduğunu belirten Bediüzzaman, “Şevk ise bineğidir.” Der. Bu bakımdan, şevk bineğine gayretle binip hayat meydanına atılmalıyız.
En verimli çalışmalar, şevk, gayret ve heyecanla yapılan çalışmalardır. Bu duyguları daima canlı tutmalıyız. Bu enerji dolu duygularla hep, “Başaracağım, yapacağım, üstesinden geleceğim! Demeliyiz ve başarmalıyız.
Şevk mutluluktur, enerjidir, gayrettir. Onun için, “Ben çalışmak istiyorum, ama bir türlü yapamıyorum. Arzum var, fakat enerjim yok. Diyen insana inanmayınız. Başka işlere vakit bulabilen insanın bu sözleri, nefsin avukatlığı için söylenmiş sözlerden başka bir şey değildir. O insan isteseydi başkalarına olduğu ona da zaman ve enerji bulabilirdi.
Şevkimizi söndüren gayretimizi öldüren bir duygu bir olay mı var? Onları derhal bertaraf etmeli, şevk ve gayret kazandırıcı fikir veya kitapları devreye sokmalıyız.
Yaptığımız işerin ve yüklendiğimiz vazifenin büyüklüğü, bizi gayrete getirmeye yetmelidir.
Maddi beş-on kuruşluk kazanç uğruna sabahın erken saatlerinde kalkıp işine koşan insanın kazancından daha mı az kazançlıyız? Manevi kazancımızın eşşizliği, bizi gün doğmadan kaldırmalı, yerine göre gece kararıncaya kadar da çalıştırmalı.
Biz yıkım için değil, yapım için varız.
Biz kin, düşmanlık ve kötülük için değil; sevgi, kardeşlik ve iyilik için varız.
Var oluşumuzun sebepleri bizi gayrete getirmeye yetmiyor mu?
Bu duyguyla hareket ettiğimiz müddetçe, okuduğumuz kitaptan, çalıştığımız dersten ve işten, üstlendiğimiz vazifeden zevk alırız. Şevkle ve gayretle ona yöneliriz.
İş ve vazifemizin yüceliği bizi donukluktan, sönüklükten, ölülükten kurtaracak; son ana kadar şevk, gayret ve heyecanla dolu olarak yaşayacaktır.31 Aralık 2009: 04:13 #763335Anonim
DİKKATLE EĞİLMEK
İnsan ne ölçüde kendisini işine verir, dikkatini onun üzerinde toplar, duygularını da yardımcı kılarsa, o ölçüde başarılı olur.
İnsan bütün varlığıyla işine yönelmeli. Âdeta kendisinden geçmeli. Bu, bedenle yapılan çalışmalarda olduğu kadar fikri çalışmalarda da önemlidir.
Başarısızlıkların en önemli sebeplerinden biri, insanın o işe kendisini dikkatle verememesi,gevşek ve üşengeç bir tavırla eğilmesidir.
Çalışmalarımızda güneş ışınları toplayan mercek, savaşta nöbet bekleyen er gibi dikkatli olmalıyız. Dikkat ve titizliğin verimli çalışmanın temel esaslarından olduğunu unutmamalıyız.
Bu özellikler bizde zayıf olabilir. Çeşitli sıkıntı, üzüntü,iş ve ızdıraplarla aklımız allak bullak olabilir. Birbirine zıt arzularla karşılaşıp zaman zaman kararsız olabiliriz. Ama şunu unutmayalım ki, insan aklı bütün bunların üstesinden gelebilecek güçtedir. Akılda öyle bir güç vardır ki, William Multon’un ifadesiyle, o akıl, sağlam ve keskin bir şekilde bir noktaya yöneltildiği zaman çok müthiş bir alet olabilmektedir.
İşimizin başına geçtiğimiz zaman her şeyi unutup aklımızı o noktaya yöneltirsek ne sıkıntı kalır, ne de zihnimizin allak bullaklığı. Belki bu ilk anda zor olur. Eksersizlere ihtiyaç duyarız. Bir kere, iki kere, on kere, yirmi kere, hatta elli kere, yüz kere bu eksersizleri… Bunun için de, dikkati dağıtıcı sebepleri mümkün mertebe uzaklaştırmaya çalışmamız gerekir.
Biz genellikle dahi insanların, bu özelliklerini doğuştan getirdiğine inanırız. Bunun böyle olmadığını söyleyen ünlü psikolog William James, Asıl farkın dahilerin konu ve gayeleri için sarf ettikleri gayrette ve zihinlerinin bütün güçlerini toplayarak belli bir noktaya yöneltmelerinde olduğunu söyler.
Kendimize güvenelim ve görevi şevkle omuzlayalım. Dahiler kadar olmasa bile, büyük ölçüde dikkatimizi bir noktaya toplayabilecek; okuduğumuz kitabı daha iyi anladığımızı, işimizi daha iyi yaptığımızı göreceği. Zihnin güçlenmesi için de bu şarttır. Unutmayalım ki, insan hangi noktaya kendisini verirse o noktada gelişir.
Post added at 06:13
Previous post was at 06:06
SABIR VE DEVAMLILIK
Peygamberimiz, “Acelecilik şeytandan, akıllıca ve ihtiyatla düşünerek hareket etmek ise Rahman ’dandır.” Buyurur.
Acelecilik tabiatın işleyişine, kainatın düzenine, kısacası, yaratılışa ters düşer. Kışın ortasında baharın gelmesini isteyeceğimiz, gelişini beklemek zorunda olduğumuz gibi, işlerimizin zamanında bitmesi için de beklememiz lazımdır. Buna sabır diyoruz.
Acelecilik bir işin vaktinden önce olmasını istemek, sabır ,ise zamanı beklemek demektir.
Çalışmalarımızda da sabra ve devamlılığa çok muhtacız. Sabır belki başlangıçta zor gelecek, ama acı ilaç gibi faydasını sonra gösterecektir.
Hz.İsa, “Hoşlanmadığına sabretmedikçe hoşlandığını ele geçiremezsin,” der. Gerçekten hoşlanmadığımız zora katlanmadıkça, hoşlandığımız sonucu elde edemeyiz.
Özellikle ilmi çalışmalarda sabrın büyük önemi vardır.
Çalışmalarımızda elbette bir kısım sıkıntı ve darlıklarla karşılaşacağız. Bunların üstesinden ancak sabırla gelebiliriz. “Sabır ferahlığın anahtarıdır” demişler.
Bir anda bir çok şeyleri anlamaya, öğrenmeye kalkmak sabırsızlıktır. Sindire sindire anlaya anlaya hareket etmek ise akıllılıktır.
İlim sabır ,işidir. Her iş sabır ister.
Bir işten netice almadan diğerine başlamak boşu boşuna kürek sallamaktır. Başladığımız işi bitirelim. Birini bitirmeden diğerine başlamak, unutkanlığa yol açar.
Bir anda birçok kitabı okumaya, birçok konu ve dersi almaya kalkan, hiçbirinde başarılı olamaz. Bölüm bölüm çalışmalı. Biri öğrenilmeden diğerine geçilmemeli.
Büyük İslam alimi İmam-ı Gazali, meşhur İhya-ı Ulumid-Din eserini bir zamanda tek bir bölüm, bir konu üzerinde çalışmak suretiyle tamamlamıştır.
Yarım kalan işte hayır yoktur. Radyoyu bulan Marconi bir işe kendisini verdiği zaman netice alıncaya kadar bırakmazdı. Ampulü bulan Edison, bu keşfini gerçekleştirebilmek için gece gündüz demeden tam yirmi bin deney yapmıştı.
Devamlılık sabırdır. Az, fakat devamlı olan işin hayırlı olduğunu bildiren Peygamberimiz s.a.v, netice alıcı ve devam edici olmamızı ister. Devamlı yanan kandil bir anda parlayıp sönen yıldızdan daha iyidir.
Devamlılık başarının ilk adımıdır. Sonuca götürücü bir adımdır bu. Samuel Johnson, büyük eserlerin sadece çalışmakla değil, sabırla elde edileceğini söyler. Eserleriyle başlar üstünde tutulan tanınmış İslam bilgini İbni Hacer’i başarıya ulaştıran sebep de, sabırlı, sebatla okuluna devam edişi olmuştu. “Kafam almıyor. Ben beceremem “ diye köyüne dönerken uğradığı mağarada gördüğü olay ona kamçı olmuştu. Görmüştü ki, mağaranın tavanından sızmakta olan damlalar alttaki taşa vurmaktaydı. O sert taş zamanla bu damlalarla delinmişti. Bu yumuşak damlanın sert kayaya karşı zaferi idi. Bunun üzerine İbni Hacer, “Benim kafam taştan daha sert, daha kalın olamaz! Demiş, didinip çırpınmış,sebat etmişti. Ve nihayet bu kararlığı onu bir numaralı öğrenci haline getirmiş, sonraları da ciltlerce eser vermesini sağlamıştı.
Ebu Yusuf isimli büyük bilginin başarılarında da bu sır vardı. Bir gün hocası ona şöyle demişti:
“Sen önceleri dersi pek anlamazdın. Fakat devam ettin. Zeki ve çalışkan oldun.”
“Doktorların sultanı” olarak bilinen, eserleri 600 sene Avrupa üniversitelerinde okutulan İbni Sina meşhur Kitabü’ş-şifa’sını devamlı çalışmasına borçludur.
Eserini kaleme alabilmek için her sabah namazından sonra muntazaman iki saat çalışması yeterli olmuştur.
Ünlü İngiliz filozofu Spencer de günde iki saat çalışmakla büyük külliyatını kaleme almıştı. Senede 1200 sayfa yazan Fransız edibi Emile Zola ’ ya sormuşlar:
“Başarını neye borçlusun?”
“Günde iki-üç saat çalışıp yazmaya borçluyum,” cevabını vermiş.
Az gibi görülen bir-iki saatlik sürede bile, devamlılık varsa, neler yapılabileceğinin en açık örnekleridir bunlar.
Öyleyse çalışmaya, hizmete, okumaya devam!
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.