- Bu konu 8 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
30 Aralık 2009: 16:59 #659464
Anonim

Bismillahirrahmanirrahim
Sonra, o müddeî, …Güneşe şirk nâmına ve şeytanlaşmış felsefe lisâniyle, mecusîlerin dedikleri gibi der ki: “Sen bir sultansın. Kendi kendine mâliksin, istediğin gibi tasarruf edersin.”
Güneş ise, hak nâmına ve hakikat lisâniyle ve hikmet-i İlâhiye diliyle ona der:
“Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ! Ben musahhar bir memurum. Seyyidimin misafirhânesinde bir mumdârım. Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakiki mâlik olamam. Çünkü sineğin vücudunda öyle mânevî cevherler ve göz, kulak gibi antika san’atlar var ki, benim dükkânımda yok, daire-i iktidarımın haricindedir” der, müddeîyi tekdir eder.
Sonra, o müddeî döner, firavunlaşmış felsefe lisâniyle der ki: “Mâdem kendine mâlik ve sahip değilsin, bir hizmetkârsın; esbâb nâmına benimsin” der.
O vakit güneş, hak ve hakikat nâmına ve ubûdiyet lisâniyle der ki: “Ben öyle birinin olabilirim ki, bütün emsâlim olan ulvî yıldızları icad eden ve semâvâtında kemâl-i hikmetle yerleştiren ve kemâl-i haşmetle döndüren ve kemâl-i zînetle süslendiren bir Zât olabilir.”
Sonra, o müddeî, kalbinden der ki: “Yıldızlar çok kalabalıktırlar. Hem dağınık, karma karışık görünüyorlar. Belki onların içinde, müvekkillerim nâmına bir şey kazanırım” der, onların içine girer. Onlara esbâb nâmına, şerikleri hesâbına ve tuğyan etmiş felsefe lisâniyle, nücumperest olan sâbiiyyunların dedikleri gibi der ki: “Sizler, pekçok dağınık olduğunuzdan, ayrı ayrı hâkimlerin taht-ı hükmünde bulunuyorsunuz.”
O vakit, yıldızlar nâmına bir yıldız der ki:
“Ne kadar sersem, akılsız ve ahmak ve gözsüzsün ki, bizim yüzümüzdeki sikke-i vahdeti ve turra-i ehadiyeti görmüyorsun, anlamıyorsun. Ve bizim nizâmât-ı âliyemizi ve kavânîn-i ubûdiyetimizi bilmiyorsun. Bizi intizamsız zannediyorsun.
“Bizler öyle bir Zâtın san’atıyız ve hizmetkârlarıyız ki, bizim denizimiz olan semâvâtı ve şeceremiz olan kâinatı ve mesîregâhımız olan nihayetsiz fezâ-i âlemi kabza-i tasarrufunda tutan bir Vâhid-i Ehaddir. Bizler, donanma elektrik lâmbaları gibi, Onun kemâl-i rubûbiyetini gösteren nurânî şâhidleriz ve saltanat-ı rubûbiyetini ilân eden ışıklı bürhanlarız. Herbir tâifemiz, Onun daire-i saltanatında, ulvî, süflî, dünyevî, berzahî, uhrevî menzillerde haşmet-i saltanatını gösteren ve ziyâ veren nurânî hizmetkârlarız. (Sözler, 32. Söz)Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
BERZÂHÎ : Berzaha ait olan.
BÜRHAN : Birşeyi ispatlamak için kullanılan kesin delil, ispat vâsıtası.
CEVHER : Asıl,maya, öz, temel, kök, kıymetli taş.
DAİRE-İ İKTİDAR : Güç, kuvvet dairesi.
EMSÂL : Misaller, denk ve benzerler.
ESBÂB : Sebepler.
FELSEFE : Madde ve hayatı başlangıç ve gaye bakımında inceleyen ilim. Felsefe dîne dayandığında hakîkati bulmuş, sırt çevirdiğinde de çelişkiler içerisinde kalmıştır.
FEZÂ-İ ÂLEM : Gökyüzü; fezâ âlemi; uzay.
FİRAVUN : Mısır’da yaşamış ve Hz. Musa’ya (a.s.) inanmayan, onunla savaşan ve Allah’a isyan ederek ilâhlık dâvâ eden hükümdar. Fir’avun gibi ilâhlık iddia edenlere de bu isim verilir.
HAKİKAT : Gerçek.
HÂKİM : Hükmeden, hâkimiyet sahibi.
HÂŞÂ : Aslâ, katiyen, öyle değil, Allah korusun.
HAŞMET-İ SALTANAT : Sultanlığın haşmeti, ihtişâmı, saltanatın göz kamaştıran güzelliği.
HİKMET-İ İLÂHİYE : Allah’ın hikmeti; her şeyi bir sebebe bağlaması.
İCAD : Yoktan yaratmak.
İNTİZAM : Tertib, düzen, nizam üzere olmak.
KABZA-İ TASARRUF : İdâre eli. Tasarrufu altında.
KAVÂNÎN-İ UBÛDİYET : Kulluk esasları.
KELLÂ : Aslâ, öyle değil.
KEMÂL-İ HAŞMET : Mükemmel heybet ve büyüklük.
KEMÂL-İ HİKMET : Tam ve eksiksiz hikmet, şaşmaz bir hikmet ve gaye.
LİSÂN : Dil, anlatma şekli, tarzı.
MÂLİK : Sahip olan, mülk sahibi,
MÂNEVÎ : Mânâya âit, maddî olmayan.
MECÛSİ : Ateşe tapan; ateşperest.
MENZİL : Ev, oda, yer, mekân, durak.
MESİREGÂH : Mesire, gezinti yeri.
MUMDÂR : Aydınlatan, ışıklandıran. Mum tutan.
MUSAHHAR : Emre verilmiş, itaatkâr, fethedilmiş, birine bağlanmış.
MÜDDEÎ : İddiâ eden, dâvâcı.
NÂM : İsim, ün, şan.
NİZÂMÂT-I ÂLİYE : Yüksek ve mükemmel düzenler.
NÜCUMPEREST : Yıldızlara tapan.
SÂBİİYYUN : İtaattan ayrılmakla bâtıla meyleden; yıldıza tapan sapkınlar.
SALTANAT-I RUBÛBİYET : Allah’ın kâinatı terbiye ve idâre eden saltanatı, hâkimiyeti.
SEMÂVÂT : Gökler.
SERSEM : Başıboş, işi gücü olmayıp boşta dolaşan, haylaz, derbeder, âvâre.
SEYYİD : Efendi, büyük, önder.
SİKKE-İ VAHDET : Allah’ın birliğini gösteren mühür ve damgalar.
SÜFLÎ : Aşağıda bulunan, alçak, âdî.
ŞECERE : Ağaç.
ŞERİK : Ortak, rakip.
ŞİRK : Allah’tan başka ilâh tanıma, Ona ortak koşma.
TAHT-I HÜKM : Hüküm ve idâre altında.
TÂİFE : Kavim, kabîle, takım, hususî bir sınıf meydana getiren insanlar.
TASARRUF : Birşeyin sahibi olup, idâre etme, mülkünü istediği gibi kullanma.
TUĞYAN : Zulüm ve küfürde çok ileri gitmek, azgınlık, taşkınlık, taşkın mîzaçlık, resmî devlet kuvvetlerine karşı durmak.
TURRA-İ EHADİYET : Allah’ın birliğini ilân eden mühür.
UBÛDİYET : Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah’a itaat etme.
UHREVÎ : Ahirete dâir, öteki dünyaya âit.
ULVÎ : Yüce, yüksek.
ULVÎ : Yüce, yüksek.
VÂHİD-İ EHAD : Bir olan ve birliği her bir şeyde tecellî eden Allah.
ZÎNET : Süs.30 Aralık 2009: 22:32 #763313Anonim
Bütün tabiatperest, esbâbperest ve müşrik gibi umum enva-ı ehl-i şirkin ve küfrün ve dalâletin tevehhüm ettikleri şeriklerin nâmına bir şahıs farz ediyoruz ki; o şahs-ı farazî, mevcudât-ı âlemden bir şeye rab olmak istiyor ve hakiki mâlik olmak dâvâ etmektedir.
İşte o müddeî, evvelâ mevcudâtın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona rab ve hakiki mâlik olmakta olduğunu, zerreye tabiat lisâniyle ve felsefe diliyle söyler.
O zerre dahi, hakikat lisâniyle ve hikmet-i Rabbânî diliyle der ki:
“Ben hadsiz vazifeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnua girip işliyorum. Bütün o vezâifi bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa; hem, benim gibi, had ve hesâba gelmeyen zerrât, içinde beraber gezip Haşiye iş görüyoruz. Eğer bütün emsâlim o zerreleri de istihdam edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa; hem, kemâl-i intizam ile cüz olduğum mevcudlara, meselâ kandaki küreyvât-ı hamrâya hakiki mâlik ve mutasarrıf olabilirsen, bana rab olmak dâvâ et, beni Cenâb-ı Haktan başkasına isnad et. Yoksa sus!
“Hem, bana rab olamadığın gibi, müdâhale dahi edemezsin. Çünkü, vezâifimizde ve harekâtımızda o kadar mükemmel bir intizam var ki, nihayetsiz bir hikmet ve muhît bir ilim sahibi olmayan, bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa, karıştıracak. Halbuki, senin gibi câmid, âciz ve kör ve iki eli tesadüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiçbir cihette parmak uzatamaz.”30 Aralık 2009: 22:35 #763314Anonim
“Öyle ise sen kendi kendine mâlik ol. Neden başkasının hesâbına çalışmasını söylüyorsun?”
Zerre ona cevâben der:
“Eğer güneş gibi bir dimâğım ve ziyâsı gibi ihâtalı bir ilmim ve harareti gibi şümûllü bir kudretim ve ziyâsındaki yedi renk gibi muhît duygularım ve gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcuda müteveccih birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi, belki senin gibi ahmaklık edip, kendi kendime mâlik olduğumu dâvâ ederdim. Haydi def’ ol git, sen benden iş bulamazsın!”
30 Aralık 2009: 22:39 #763315Anonim
İşte, şeriklerin vekili, zerreden meyus olunca, küreyvât-ı hamrâdan iş bulacağım diye, kandaki bir küreyvât-ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisâniyle der ki: “Ben sana rab ve mâlikim.”
O küreyvât-ı hamrâ, yani yuvarlak kırmızı mevcud, ona hakikat lisâniyle ve hikmet-i İlâhiye dili ile der:
“Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve memuriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan kan ordusundaki bütün emsâlime mâlik olabilirsen; hem, gezdiğimiz ve kemâl-i hikmetle istihdam olunduğumuz bütün hüceyrât-ı bedene mâlik olacak bir dakîk hikmet ve azîm kudret sende varsa, göster ve gösterebilirsen, belki senin dâvânda bir mânâ bulunabilir. Halbuki, senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak, belki zerre miktar karışamazsın. Çünkü, bizdeki intizam o kadar mükemmeldir ki, ancak herşeyi görür ve işitir ve bilir ve yapar bir Zât bize hükmedebilir. Öyle ise sus! Vazifem o kadar mühim ve intizam o kadar mükemmeldir ki, senin ile, senin böyle karma karışık sözlerine cevap vermeye vaktim yok” der, onu tard eder.30 Aralık 2009: 22:43 #763317Anonim
Sonra, onu kandıramadığı için, o müddeî gider, bedendeki hüceyre tâbir ettikleri menzilciğe rast gelir. Felsefe ve tabiat lisâniyle der:
“Zerreye ve küreyvât-ı hamrâya söz anlattıramadım. Belki sen sözümü anlarsın. Çünkü, sen, gayet küçük bir menzil gibi, birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise ben seni yapabilirim. Sen benim masnuum; ve ben sana hakiki mâlikim” der.
O hüceyre ona cevaben, hikmet ve hakikat lisâniyle der ki:
“Ben, çendan küçücük bir şeyim, fakat pek büyük vazifelerim, pek ince münâsebetlerim ve bedenin bütün hüceyrâtına ve heyet-i mecmûasına bağlı alâkalarım var. Ezcümle, evride ve şerâyin damarlarına ve hassâse ve muharrike âsablarına ve câzibe, dâfia, müvellide, musavvire gibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazifelerim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve âsab ve kuvveleri teşkil ve tanzim ve istihdam edecek bir kudret ve ilim sende varsa ve benim emsâlim ve san’atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrât-ı bedeniyeye tasarruf edecek nâfiz bir kudret, şâmil bir hikmet sende varsa, göster; sonra, “Ben seni yapabilirim” diye dâvâ et. Yoksa, haydi git! Küreyvât-ı hamrâ bana erzak getiriyorlar; küreyvât-ı beyzâ da bana hücum eden hastalıklara mukabele ediyorlar. İşim var, beni meşgul etme.30 Aralık 2009: 22:49 #763328Anonim
“Hem, senin gibi âciz, câmid, sağır, kör bir şey bize hiçbir cihetle karışamaz. Çünkü, bizde o derece ince ve nâzik ve mükemmel bir intizam Haşiye var ki; eğer bize hükmeden bir Hakîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak olmazsa, intizamımız bozulur, nizâmımız karışır.”
30 Aralık 2009: 22:57 #763329Anonim
Sonra o müddeî onda da meyus oldu. Bir insanın bedenine rast gelir. Yine kör tabiat ve serseri felsefe lisânı ile tabiiyyunun dedikleri gibi, der ki: “Sen benimsin, seni yapan benim. Veya sende hissem var.”
Cevâben, o beden-i insanî, hakikat ve hikmet diliyle ve intizamının lisân-ı haliyle der ki:
“Eğer bütün emsâlimiz ve yüzümüzdeki sikke-i kudret ve turra-i fıtrat bir olan bütün insanların bedenlerine hakiki mutasarrıf olacak olan bir kudret ve ilim sende varsa, hem sudan ve havadan tut, tâ nebâtât ve hayvanâta kadar benim erzakımın mahzenlerine mâlik olacak bir servetin ve bir hâkimiyetin varsa, hem ben kılıf olduğum gayet geniş ve yüksek olan ruh, kalb, akıl gibi letâif-i mâneviyeyi benim gibi dar, süflî bir zarfta yerleştirerek, kemâl-i hikmetle istihdam edip ibâdet ettirecek, sende böyle nihayetsiz bir kudret, hadsiz bir hikmet varsa, göster. Sonra ‘Ben seni yaptım’ de. Yoksa, sus!
30 Aralık 2009: 22:58 #763330Anonim
“Hem, bendeki intizam-ı ekmelin şehâdetiyle ve yüzümdeki sikke-i vahdetin delâletiyle, benim Sâniim herşeye kadîr, herşeye alîm, herşeyi görür ve herşeyi işitir bir Zâttır. Senin gibi sersem âcizin parmağı Onun san’atına karışamaz, zerre miktar müdâhale edemez.”
31 Aralık 2009: 13:10 #763364Anonim
Allah razi olsun zerrat kardesim :gül:
31 Aralık 2009: 16:56 #763375Anonim
Amin, RABB’İM(C.C.) cümlemizden Razı Olsun inşaALLAH NuruAhsen Kardeşim.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.