Haset, bir başkasına verilmiş olan dünyevi nimetleri kıskanmak demektir. Hasette zimni olarak Allah’ın tasarrufunu tenkit ve beğenmemek manası vardır.
Üstat, bu manayı şöyle tarif eder:
“Hem ona gelen musibetlerden memnun ve ni’metlerden mahzun olup, kader ve rahmet-i İlâhiyeye onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Adeta kaderi tenkid ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkid eden başını örse vurur kırar. Rahmete itiraz eden rahmetten mahrum kalır.”(1)
Buradan anlaşılan; hasid adam, hem dünyasını, hem ukbasını tahrif ettiği için, büyük bir şerre atılıyor. Kendini helak ediyor. Hasedin hiçbir tutar ve olumlu yanı yoktur. Zira bu duygu, önce sahibini yakar. Yani haset ettiği adam, nimete sahip oldukça, haset eden kişi yanar, kavrulur. Sonra, haset ettiği adama zararı dokunur. Ona zarar vermeye teşebbüs eder. Bu yüzden hasedin her tarafı şerdir.
Hasedin çaresi: Hâsid adam, haset ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet, fânidir, muvakkattir. Faidesi az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zaten onlarda haset olamaz. Eğer onlarda dahi haset yapsa, ya kendisi riyâkârdır; âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsûdu riyâkâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.
Acaba birgün adâvete değmeyen birşeye bir sene kin ve adâvetle mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar?
Halbuki, mü’min kardeşinden sana gelen bir fenalığı bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin. Çünkü, evvelâ kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp, o kader ve kazâ hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir.
(1) bk. Mektubat, Yirmi İkinci Mektup.