- Bu konu 6 yanıt içerir, 5 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
20 Şubat 2010: 07:24 #660937
Anonim
MİRASTAKİ PAYDAN HİDAYETE
Bir başkası, Kur’ân’da ‘erkeğe iki, kadına bir pay’ veren miras âyetini (bkz. Nisâ sûresi, 4:176) okuyunca Müslüman oluyor. Seküler dünyanın en çok tenkid ettiği bir âyetle bir Batılının İslâm’a girmesini hele, hiç aklıma sığıştıramamıştım.Bediüzzaman Hazretlerinin halen hayattaki talebelerinden Mehmet Fırıncı Bey, Risale-i Nur’u İngilizce’ye tercüme eden İngiliz asıllı eşi Şükran Vahide Hanım’la Amerika’yı ziyaretlerinde bu garip vak’ayı kendisine naklettiğimde, dedi ki:
“—Kardeşim, gülme. Ben Şükran Hanım’dan duydum. İngiliz soylu ailelerinde anne-baba öldü mü, malvarlığı bölünmesin diye tüm miras evin en büyük erkek çocuğunda kalır. Diğerleri birşey alamazlar. Gelenekte kendisine hiç hak tanınmayan biri için, kız olsun-erkek olsun, tam olsun-yarım olsun bir hisse düştüğünü bilmek ne kadar ferahlatıcı!”
Miras taksiminde Kur’ân’ın böyle bir tedbire müracaat etmesinin hikmetini merak edenler ise, aradıkları cevabı Risale-i Nur’da, “Onbirinci Mektub”da bulabilirler.
Sorularla Risalei Nur20 Şubat 2010: 07:29 #766808Anonim
DALGA GEÇEYİM DERKEN
“Dar sokakta gezinirken, tam tepemde patlak veren bir insan sesiyle irkildim. Baktım, yüksekçe bir yerde, biri kulakları sağır edercesine bağırıyor. Bu bağırtıya ezan diyorlarmış. Müslümanları namaza davet için okunurmuş(!)…”Bir Batılının seyahat hatıralarını anlattığı kitabındaki bu alaycı mısraları okuyan Michael, ezanın ve namazın nasıl birşey olduğuna merak salarak başladığı araştırmasının sonunda, Abdülmâlik oluyor. Abdülmâlik, yazının en başında ihtida öyküsünü kendi dilinden aktardığım Tapiwa’nın, ondan beş yıl önce Müslüman olan arkadaşı. Şimdi bu Batılı yazar bilseydi ki İslâm’ı hafife aldığı cümleleri, maksadının tam aksine, bir gün, bir yerde birinin hidayetine vesile olacak, hiç bu kitabı yazar mıydı?
Sorularla Risalei Nur20 Şubat 2010: 07:31 #766809Anonim
MUHAMMED (sav) DENİZCİ MİYDİ?”
Gayrimüslim bir denizci, okuması için kendisine Kur’ân veren Müslüman arkadaşına, Kur’ân’ı okuduktan sonra soruyor.
“—Muhammed denizci miydi?”
“—Denizci mi? Muhammed aleyhissalâtu vesselam çölde doğdu, çölde yaşadı, çölde öldü!”
Bu cevap denizcinin oracıkta Müslüman olmasına yetiyor. Şaşkın ve açıklama bekleyen gözlerle bakan Müslüman arkadaşına denizci, Nur sûresinin 40. âyetini göstererek:“—Dinle” diyor: “…Engin ve derin bir denizdeki zifirî karanlıklar gibi ki; bir dalganın üzerini başka bir dalga kaplar ve o dalganın üzerini de bir bulut! Birbiri üstünde karanlıklar!
İnsan elini çıkarıp uzatsa neredeyse onu da göremeyecek.”
Denizci diyor ki:
“—Ben sayısız deniz fırtınaları içinde bulundum. Bizzat yaşamadıkça, ömrü çölde geçmiş birinin bu fırtınaları tarif etmesi mümkün değil. Kur’ân, olsa olsa o fırtınaları koparan Yaratıcının kelâmıdır.” Bu ilişkiyi hangimiz kurabilirdik? Üstelik, kâfirlerin içine düştüğü manevî karanlıkları tanımlayan bir bahis içinde!
Sorularla Risalei Nur20 Şubat 2010: 07:32 #766810Anonim
Selam un Aleykum
Ortaokul sonda iken öğretmen dünya dinleri üzerine bir presentation hazırlamalarını istemiş. Seçilmeyen tek din İslam kalınca onu da ben alayım bari demiş. Presentation’ini hazırlamak için İslam hakkında kitaplar okumaya başlamış, konusunu hazırlamış ve de sunmuş. Fakat okuduğu kitapları çok ilginç bulunca ders dışı araştırmasını daha da ilerletmiş. Okudukça sevmiş ve sonunda benim aradığım din bu diyip kendi kendine Müslüman olmuş 15 yaşında.
Aradığım din bu diyor çünkü ailesi çocuklarına herhangi bir din eğitimi vermemişler ve tercihi kendilerine bırakmışlar. Her halde ailenin bu manadaki esnekliği Jamie’nin de kendi dinini seçmesinde biraz daha kolaylık sağlamış. Ama anne-baba bunun İslam olacağını nereden bilebilirdi ki?
Jamie ilk bir bucuk yılını kendi kendine okuyarak öğrenerek geçirmiş. Sonra desenli bezler alıp etraflarını dikerek kendine başörtüleri yapmış. Bizlerle tanıştıktan sonra tabi birden yüzlerce Müslüman ın içinde buldu kendisini. Bizim üniversiteye gelip iftar yemeklerine katildi, nasıl Müslüman olduğunu anlattı ve çok sevke medar oldu. Yaşça çok küçük ve başörtüsü ile de çok sevimli olduğu için herkes çok sevdi ve bağrına bastı. Bu da haliyle onun için bir sevk kaynağı oldu, elhamdülillah.
Simdi haftada iki defa ev derslerine geliyor, Risale-i Nur’u okuyor. Sohbetler çok hoşuna gidiyor. Notlar alıyor ve gidip de bunları birilerine anlatmak için sabırsızlanıyorum diyor.
Haşir Risalesini okula götürmüş yanında. Sınıftaki bütün çocuklar basıma üşüştü ve kitap elden ele dolaştı diyor. Herkes çok ilginç bulmuş ve okumak istediklerini söylemişler. Elhamdülillah, bir yere nurdan bir huzme düştümü öyle aydınlanıyor ki alem. İste bu vesile ile de İslam’ı tanıyan diğer bir sınıf arkadaşı bir ay kadar önce Müslüman oldu. Adı da Ashley. Ashley hanim ilk kez yarin gelecek bizim eve inşallah.
Jamie’nin bir de kendinden küçük bir kız kardeşi var. O da simdi 15-16’sinda. Bir Ctesi dersine geldiğinde onu da getirmişti. Bayanları görmüş, tanışmış çok sevmiş ve bir ders de bizim evde olsun onları çağıralım diye ablasına söylemiş. Bir de demiş ki eğer bir gün bir dinim olacaksa öyle sanıyorum ki bu senin dinin olacak. Elhamdülillah, bir insan Müslüman olmaya dursun bu memlekette. Anne – baba, bacı – kardeş, hısım – akraba, dost – düşman, arkadaş – ahbap hepsi ya musibet ya menfi yaklaşıyor ama sonunca en azından İslam’ın kendi bildikleri gibi ‘sort of polytheism of the simple mind to worship the idol called Allah’olmadığını görüyorlar. Öyle hızlı yayılıyor ki elhamdülillah.
Bu vesile ile bir tevafuk: Gecen sene Sudan asıllı Müslüman bir kız talebem vardı. Bununla iyi arkadaş olduk. Kendisine okusun diye bir iki kitap verdim. Hemen gitmiş okumuş, annesine babasına okutmuş. Akşam kız kardeşi eve çok üzgün gelmiş. Ne oldu diye sorunca, lisede bayan bir öğretmen derste peygamberimiz aleyhinde çok kötü laflar etmiş ve bu da nasıl savunacağını bilmediğinden bir şey söyleyememiş ve susmuş, üzülmüş. Sonra ablası hemen o kitabi vermiş buna ve götür okut demiş. O da öğretmene vermiş ve ertesi gün öğretmen gelip özür dilediği yetmiyormuş gibi ben Muhammed’in peygamber olduğunu da kabul ediyorum demiş. Sonra da hemen tanıdığın biri varsa gelip sınıfta bize İslam’ı anlatabilir mi diye de sormuş. Bize sordular, olur dedik. Simdi öğretmenden davet bekliyoruz.
Elhamdülillah, Cenabı Hakkı öyle acıyor ki yolları. Hiç ihtiyarimiz karışmadan nasıl yönlendiriyor. Bir damla düşse anında bir gol oluveriyor. Artık damlaya damla ya gol oluyor değil, simdi her bir damla bir gol oluyor. Elhamdülillah. Kardeşiniz İ.T
Sorularla Risali Nur20 Şubat 2010: 12:16 #766819Anonim
Allah dilediğine hidayet verir(ayet)
“dilediği” kelimesinin içeriğini haiz olanlar; ancak ve ancak yaşamını sorgulayıp, varoluş gayesini idrak etmenin ısrarcılığı içinde olup,”derd”i olanlardır…22 Şubat 2010: 18:57 #766996Anonim
Dünya hali bu, heran herşey olabiliyor
22 Şubat 2010: 22:16 #767013Anonim
Musluman olmayip, musluman sifatli olan o kadar cok insan varki, Rabbim hepsine hidayet versin, imanin verdigi ic huzurla bulusmayi nasip eylesin.
22 Şubat 2010: 22:44 #767014Anonim
Ağustos ayının sonunda bir okuma programında çekik gözlü bir Nur talebesi ile tanıştık: Abdûlhalim Bania… Filipinler’den gelmişti ve Türkçe bilmiyordu. Ama dersi dikkatle dinliyor, okuduğumuz metni saatlerce takip ediyor, namazı şevkle kılıyordu. Osman Yüksel Serdengeçti’nin, Nur talebelerinden bahsederken ifade ettiği gibi onda “Kur’ân yeni nâzil olmuş gibi, aradığını bulmuş gibi bir hâl” vardı.
Hayat hikâyesini, Müslüman oluşunu merak etmiştim ve dinlenecek çok şey olduğunu düşünüyordum. Çünkü anlatılanlara göre kahvaltı esnasında balı göstererek Risâle-i Nur’dan öyle sözler söylemiş ki sofradakiler Abdûlhalim’e hayran kalmış. Kendisiyle röportaj yapmak istediğimi ve inşallah Nur talebelerinin gazetesinde yayınlanacağını belirttim. Kabul etti; biz de armut ve erik ağaçlarının altında sohbetimize başladık.
“10. Söz’ü okuyup da Allah’a ve ahirete inanmamak mümkün değil”
Eski adıyla Allen’in ihtida öyküsü hayli enteresan. Müslüman olduktan sonra ise şüpheler ve sorularla boğuşmuş sürekli. Ancak Nur talebeleri ile tanışınca, aklı, kalbi ve ruhu tam tatmin olmuş. Şimdilerde Risâle-i Nur’u, bilhassa 10. Söz’ü sırf orijinalinden okumak için Türkçe öğreniyor. 10. Söz’ü çok seviyor ve diyor ki: “Cennet-Cehennem üzerine beni aydınlattı. 10. Söz, görünmeyenleri ayan-beyan görünür hâle getiriyor. 10. Söz’ü okuyup da Allah’a ve ahirete inanmayan aptaldır.”
“Ezan bir davetti; çağrıldığımı hissediyordum”
Allen Bania; Hıristiyanlığın Evanjelik mezhebindenmiş. Müslüman olana kadar Cagayan şehrinde üç sene papaz yardımcılığı yapmış ve 1999 yılında Müslüman olmuş. Risâle-i Nurlarla ise 2006 yılında tanışmış. Kendisi Filipinler’de ilk yerli vakıf. Mesleği ise inşaat mühendisliği.
Öncelikle, Filipinler’de kendisini iman hizmetine vakfeden Abdülhalim’in ihtida başlayalım:
Filipinler’de üniversitede okurken, okullarının yanında bir mescid var. Her gün ezan sesi geliyor mescidden. Ezana hayran kalıyor. Kendi ifadesiyle “Ezan bir davetti. Çağrıldığımı hissediyordum” diyor. Sınıftaki Müslüman arkadaşı Filipinli Muammer’e, mescide gitmek istediğini söylüyor ve o gün gidiyorlar. Mescidin imamı “The Muhammed in the Bibble” (İncil’de Muhammed) adlı bir kitap ve Hıristiyanlıktaki yanlışları anlatan bir kitapçık hediye ediyor. Allen, o gün abdest almak istiyor ve arkadaşına bakarak abdest alıyor. Ardından şehadet getirmek istediğini belirtiyor ve Müslüman oluyor. İslâmiyet’i seçeceğini Muammer bile tahmin etmiyormuş.
“İyi ki İslâmiyet’i kitaplardan öğrenmişim”
Mescid ziyaretinden sonraki günleri, Abdülhalim şöyle özetliyor: “İncil’deki yanlışlıkları tespit ettim. Müslüman olduktan sonra 7 yıl boyunca İslâmiyet ve Hıristiyanlığı mukayese ettim. İlk beş yıl hiç namaz kılmadım. Kur’ân okumayı öğrenemedim. Muammer de okuldan ayrılınca kimse kalmadı.”
Bu süre zarfında Fransız doktor Maurice Bucaille’nin yazdığı “The Bibble, Qur’an and Science” (İncil, Kur’ân ve Bilim) adlı bir kitaptan da yararlanmış. Ancak yine de soruları varmış. Bu mukayese ihtiyacının nereden geldiğini ise şöyle açıklıyor: “Kafamda sorular vardı. Hıristiyanken papaza soramıyordum. Yardımcısıydım ve cesaretim yoktu. Meselâ; ‘İncil, Allah kelâmıysa neden kitap için kavga ediyor bu Hıristiyanlar?’ diyordum. Filipinler’de yaklaşık 3000 çeşit Hıristiyanlık var. Birbirlerini anlamıyorlar, devamlı tartışıyorlardı.” Ardından da ekliyor: “Ezanı anlamıyordum. Ama duyunca bir güzellik hissediyordum.Ve davet hissi veriyordu.”
Müslüman oluşunu böyle özetliyor Abdûlhalim. Ama şunu da belirtmeden geçemiyor: “İyi ki İslâmiyet’i kitaplardan öğrenmişim. Eğer oradaki Müslümanlar’dan öğrenseydim, herhalde Müslüman olmazdım. Çünkü Müslümanlar, İslâmiyeti yaşamıyorlar.”
“Keşke lâhikalar da tercüme edilmiş olsa”
Abdülhalim, 2006 yılının Aralık ayında Cagayan şehrinde bir arkadaş toplantısında Muhammed Rıza isimli bir vakıfla tanışıyor. Ve o gün hayatının dönüm noktası oluyor. O güne kadar kader meselesini çözemiyor ve kaderle ilgili sorularına, tatmin edecek tam bir cevap arıyor. Kendisi “Kader, bence İslâm’daki en zor konuydu” diyor. Muhammed Rıza, Abdülhalim’e M. Kırkıncı’nın “Kader Risâlesi Üzerine Açıklamalar” kitabını hediye ediyor. Abdülhalim, kitabı okuduğunda, beklediği, aradığı her şeyi bulduğunu ifade ediyor.
Aralık 2006’da Risâle-i Nurlarla tanışan Abdülhalim Bania şu ana kadar; Sözler, Lem’alar, Mektûbât, Şuâlar, İşârâtü’l-İ’câz, Hutbe-i Şâmiye’yi bitirmiş. Lâhikaların Filipinler diline henüz çevrilmediğini söylüyor ve elindeki Kastamonu Lâhikası’nı göstererek “Keşke çevrilseler de okuyabilsem” diyor.
“Risale-i Nur’un hakikatlerini kalbime de yazıyorum”
Abdûlhalim Bania tam anlamıyla Risâle-i Nur’a aşık olmuş. Aklında kalan bir cümle, bir pasaj olup olmadığını soruyoruz. Bir çok vecizeyi ezberlemiş bile. Soruyu cevaplandırdıktan sonra kafasını ve kalbini işaret ederek şöyle diyor: “Ben bu hakikatleri sadece beynime yazmıyorum. Kalbime de yazıyorum.”
Belirtmemiz gereken bir diğer husus da, Abdülhalim Bania İngilizce konuşuyor bizimle. Ancak Risâle-i Nur’da geçen herhangi bir kelimeyi İngilizce değil mutlaka orijinal haliyle söylüyor. Bu da Risale-i Nur’a olan sadakatini gösterse gerek.
“Risâle-i Nur bir hazine”
Filipinler’in ilk yerli vakfı olan Abdülhalim’e, Risâle-i Nur hakkındaki kişisel görüşlerini soruyoruz. Şöyle cevap veriyor: “Risâle-i Nur, kâinatı çözmemi en kolay, en uygun, en mantıklı şekilde sağlıyor. Risâle-i Nur, binlerce penceresi olan bir saraydır. Ama bana bir pencereden bir manzara açıldı sadece. Özetle; o manzara bana her şey için yetti. Ve Risâle-i Nur’daki hazineye kanaat getirdim. Risâle-i Nur mikroskop gibi görev görüyor. İlk başlarda anlayamadım, fakat sonraları çözdüm. Ateistlere ve diğer dinlere mensup insanlara Risâle-i Nur yaklaşımıyla hakikatleri anlatınca tasdik ediyorlar. Bu yüzyılda ancak delillerle bir şey anlatabilir ve inanabilirsiniz.”
Risâle-i Nur’un sair dinî kitaplardan farkını ise şöyle izah ediyor: “Nurların farkı; kâinat kitabını esas alması ve gerçeklere bilimsel yaklaşması…”
“Tahkikî iman için Risâle-i Nur şart”
“Risâle-i Nurların ve Hz. Bediüzzaman’ın çok kültürlü Asya ülkeleri için ne ifade ettiği”ni sorduğumuzda, yerli halkın bütün Müslümanları İranlı zannettiklerini söylüyor ve ekliyor: “Filipinli Hıristiyanlar, yerli Müslümanlara önyargılı yaklaşırken, Said Nursî’ye ve Risâle-i Nur’a özel bir yer veriyor. Filipinler’de Müslümanlar geleneklerle karışık şekilde İslâmiyet’i yaşıyorlar. Taklidî imandan tahkikî imana geçiş için Risâle-i Nur şart. Müslüman doğuyorsun, tasdik var, ama kabul yok.”
Biraz da Filipinler’deki iman hizmetlerinden bahsetmesini istiyoruz kendisinden. Türkçe “mânevî cihad” diyerek başlıyor konuşmaya: “Filipinler’de mânevî cihad inşallah daha iyi olacak. Yedi şehirde Risâle-i Nur konferansları yapıldı. Son olarak Temmuz 2007’de ‘İman-ı Taklidî ve İman-ı Tahkikî’ konulu bir sempozyum yapıldı. Bu sempozyuma, Filipinli akademisyenler, Türkiye’den Abdullah Yeğin ve İhsan Kasım katıldı.”
Günümüze bakan ilginç bir hikâye
Röportajın sonunda Nur talebelerine bir mesajı olup olmadığını sorduğumuzda ise, Abdülhalim Bania biraz düşünüyor ve bildiği bir hikâye olduğunu, bunun yeteceğini belirtiyor: “Bir zamanlar bir çiftçi varmış. Bahçesinin her tarafına bir tür çiçek ekmiş. Çiçek çok renkli ve güzelmiş. Güzelliğinin yanında esasen bir çok hastalığa şifaymış. Ancak köylüler çiftçiye inanmamışlar. Bazı köylüler ise inanmışlar ve hastalıklarına şifa bulmuşlar. Bir gün civar köylerden birkaç adam çiçeğin şöhretini duymuş ve tohumunu köylerine götürüp ekmişler. Şifalı olduğunu onlar da görmüş ve her yere o çiçeğin tohumunu ekmişler. Çiçek bütün köylerde yayılmış ve artık herkes bahçesine o çiçekten dikmeye başlamış. Ama çiftçinin köyünde insanlar hâlâ o çiçeği yetiştirmiyor ve çiftçiye inanmıyorlarmış. İşte bu çiftçi, Bediüzzaman Said Nursî’dir. O çiçekler de Risâle-i Nurlardır. Ben o çiçeği buldum. Şimdilerde ise çiçeği büyütmenin peşindeyim.” Selâm ve duâ ile…
Said Mürsel Çeşitcioğlu
Said nurside -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.