• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #661385
    Anonim

      Aziz, sıddık, müstakim kardeşlerim,
      Gayet ciddi bir ihtarla bir hakikati beyan etmeye lüzum var. Şöyle ki:

      “Gaybı Allah’tan başkası bilemez.” sırrıyla, ehl-i velayet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakikî halini bilmedikleri için, haksız olarak mübareze etmesini Aşere-i Mübeşşerenin mabeynindeki muharebe gösteriyor. Demek, iki veli, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler. Meğer, bütün bütün zahir-i şeriate muhalif ve hatası zahir bir içtihadla hareket edilmiş ola.
      Bu sırra binaen “Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenler…” (Âl-i İmrân Sûresi: 3:134.) deki ulüvv-ü cenab düsturuna ittibaen ve avâm-ı müminînin şeyhlerine karşı hüsnüzanlarını kırmamakla, imanlarını sarsılmadan muhafaza etmek ve Risale-i Nur’un erkânlarının haksız itirazlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzumuna binaen ve ehl-i ilhadın iki taife-i ehl-i hakkın mabeynindeki husumetten istifade ederek, birinin silâhıyla, itirazıyla ötekini cerh edip ve ötekinin delilleriyle berikini çürütüp ikisini de yere vurmak ve çürütmekten içtinaben, Risale-i Nur şakirtleri, bu mezkûr dört esasa binaen, muarızlara hiddet ve tehevvürle ve mukabele-i bilmisille karşılamamalı.
      Yalnız kendilerini müdafaa için musalahakârâne, medâr-ı itiraz noktaları izah etmek ve cevap vermek gerektir.
      Çünkü bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kameti miktarında bir buz parçası olan enaniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mazur biliyor; ondan nizâ çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder; ehl-i dalâlet istifade ediyor.
      İstanbul’da malûm itiraz hadisesi ima ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zatlar ve hodgâm bazı sofi-meşrepler ve nefs-i emmaresini tam öldürmeyen ve hubb-u cah vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nur’a ve şakirtlerine karşı kendi meşreplerini ve mesleklerinin revacını ve etbâlarının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler; belki dehşetli mukabele etmek ihtimali var. Böyle hadiselerin vukuunda, bizlere, itidâl-i dem ve sarsılmamak ve adavete girmemek ve o muarız taifenin de rüesalarını çürütmemek gerektir.(Kastamonu Lahikası)
      Bediüzzaman Said Nursi
      SÖZLÜK:
      MÜSTAKÎM : İstikamette giden, doğru yolda olan.
      SIDDIK : Doğruluğu meslek edinmiş
      İHTAR : Hatırlatma, îkaz, uyarma, dikkat çekme.
      HAKİKAT : Gerçek.
      BEYÂN : Açıklama; izah; anlatma.
      LÜZUM : Lâzım olmak. Gereklilik.
      SIRR : Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey.
      VELÂYET : Velîlik, velî olan kimsenin hâli.
      GAYBÎ : Gaybe âit ve onunla ilgili; hazırda olmayan, görünmeyenlere âit; âhirete âit.
      VELÎ : Evliyâ, Allah’ın sevgili kulu.
      HASM : Muhâlif. Karşı taraf. Düşman.
      MÜBÂREZE : Çekişme, kavga, dövüş, mücâdele, çarpışma.
      AŞERE-İ MÜBEŞŞERE : Peygamberimiz(a.s.m)tarafından hayatta iken cennetle müjdelenen on sahabi.(Hz.Ebû Bekir bin Ebî Kuhâfe; Hz. Ömer;Hz. Osman; Hz. Ali; Hz. Talha; Hz. Zübeyr; Abdurrahman bin Avf; Ebû Ubeyde bin-il-Cerrah; Said bin Zeyd; Sa’d bin Ebî Vakkas)
      MÂBEYN : Ara; iki şey arası. Sekreterlik. Özel kalem.
      MUHAREBE : Savaşma, harb etme.
      SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış.
      MEĞER : Halbuki Ancak, oysa ki, şu kadar ki.
      ZÂHİR : Görünen, açık, dış yüz.
      ŞERİAT : Doğru yol, hak din yolu; İslâm dini, İslâm’ın bütün hükümleri.
      MUHÂLİF : Uymayan, zıt olan, karşı duran.
      İÇTİHÂD : Anlayış, kanaat; dinî bir meseleyi kitap ve sünnet gibi kaynaklardan çıkarmak için gayret gösterme.
      BİNÂEN : Bağlı olarak, dayanarak, -den dolayı, bu sebepten.
      ULÜVV-Ü CENAB : Mertlik, cömertlik, büyüklük.
      DÜSTUR : Kaide, prensip, ölçü, ayar.
      İTTİBÂEN : Bağlanarak, uyarak.
      AVÂM-I MÜ’MİNÎN : Müminlerin geniş halk tabakası.
      ŞEYH : Tarikat dersi veren mânevî lider, mürşid.
      HÜSN-Ü ZAN : Güzel düşünme.
      MUHÂFAZA : Korumak.
      ERKÂN : Rükünler, esaslar.
      HİDDET : Öfke, kızgınlık, gazab.
      EHL-İ İLHAD : Dinsizler.
      TÂİFE-İ EHL-İ HAKİKAT : Hakikat yolunda olanlar, gerçek yolunda olanlar grubu.
      HUSÛMET : Düşmanlık. Kin beslemek.
      CERH : Çürütmek, yaralamak.
      İÇTİNÂB : Çekinme, sakınma, kaçınma.
      MEZKÛR : Sözü edilen, zikredilen, bahsedilen.
      MUÂRIZ : Karşı, zıd, ters.
      TEHEVVÜR : Korkusuzca düşünmeden hareket etmek. Maddi ve manevi hiçbirşeyden korkmamak. Kuvve-i gadabiyenin ifrat mertebesi.
      MUKABELE-İ BİLMİSİL : Aynıyle mukabele etmek, karşılık vermek.
      MÜDÂFAA : Savunma.
      MUSÂLÂHAKÂRÂNE : Barış içinde, barışarak.
      MEDÂR-I İTİRAZ : İtiraz sebebi.
      ENÂNİYET : Benlik, gurur.
      KÁMET : boy pos, endam, derece, mertebe.
      MÂZUR : Özürlü olma, mâzeretli
      NİZA : Çekişme, kavga.
      EHL-İ HAK : Hak (doğru) yolda olanlar.
      EHL-İ DALÂLET : Doğru ve hak yoldan sapanlar, îmân ve İslâmdan çıkmış olanlar.
      İMÂ : İşâret etmek, işâretle anlatmak, işâret.
      MÂLÛM : Bilinen.
      MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
      HODGÂM : Yalnızca kendini dert edinen.
      SOFÎMEŞREB : Riyazet ve nefisle mücadele ile hakikate varmaya çalışan kimse
      NEFS-İ EMMÂRE : Kötülüğü teşvik eden, emreden nefis.
      HUBB-U CÂH : Makam sevgisi. Şöhret düşkünlüğü.
      VARTA : Tehlike, uçurum, çukur yer.
      EHL-İ İRŞAD : Mürşidler, irşad ediciler.
      REVAC : Sürüm. Kıymet, değer, geçerlik, makbuliyet.
      ETBÂ : Tâbi olanlar, uyanlar, birisinin idâresinde olanlar, bağlı olanlar, halk, yönetilenler.
      HÜSN-Ü TEVECCÜH : Güzel alâka ve sevme, güzel bulma.
      MUHÂFAZA : Korumak.
      VUKÛ : Meydana gelme.
      ÎTİDÂL-İ DEM : Soğukkanlılık.
      ADÂVET : Düşmanlık, kin.
      RÜESÂ : Reisler, başkanlar.

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.