- Bu konu 2 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
11 Nisan 2010: 15:03 #661880
Anonim
Hakan Yalman
Hayatımızın ne kadarını dünya hesabına kullanmamız ve
ne kadarını ahiret hesabına kullanmamız gerektiği sık sık yüzleştiğimiz bir sorudur.
Çoğunlukla da bu sorunun doğruluğunu düşünmeden doğru cevabın arayışına kalkışılır.
Kimilerine göre esas olan ahirettir,
kimilerine göre sadece ahireti hesaba katan yaşam şekli geri kalışımızın sebebidir,
bazılarına göre ise bir denge içerisinde hem dünya hem de ahiret hayatı gözetilmelidir.
Bütün bu farklı fikir ve tartışmaların ortasında,
böyle bir sorunun ne derece tutarlı ve doğru olduğunu da ele almak gerektiği kanaatindeyiz.Aslında çözülmesi gereken en önemli problem aynı kelimelerle ifade edilen ancak zihinlerde farklı anlamların yüklendiği kavramlara açıklık getirerek bir konu üzerinde tartışmaktır. Dünyevileşmenin konuşulduğu bir durumda “dünya” kavramı merkeze oturmakta ve konuşanların aynı anlamı yüklediği bir kavram üzerinde tartıştıklarından emin olmak gerekmektedir. Dünya kelimesinin anlamında birleşmek ise oldukça zor görünmektedir. Adeta kişiler adedince dünyalar ve her bir dünyada o dünyanın özellikleri ile anlam kazanmış kavramlar vardır. Kişinin hayatta kaldığı müddetçe onun iç âlemini şekillendiren dünya, yani onun dünyası mevcuttur. Bu anlamda dünyanın varlığı kendi varlığına bağlıdır ve “ölümüyle kendi kıyametinin kopacağı” ifadesi tam yerinde kullanılmıştır.
Kendi dünyasını şekillendirmede de önemli bir konuma getirilmiş o dünyanın halifeliği omuzlarına yüklenmiştir. Dolayısı ile her insan duyu organlarının ruhunda teşkil ettiği subjektif dünyanın şekillenmesi ve bu dünyadan ruhuna süzülen mânâların yaratılış gayesi ile uygunluğu noktasında sorumlu tutulmaktadır. Aslında bu tebei ya da izafi, subjektif dünyanın dışında başka bir dünyanın varlığı da üzerinde ayrı ve uzun bir tartışmayı gerekli kılacak bir husustur. Tek zati varlık olan şu kâinatın ve âlemlerin Halık’ı dışında hiç bir varlık mutlak vücut sahibi olamayacağına göre zaman ve mekânın da izafi olduğu bir evrende aslolan bizim subjektif dünyamız ve onunla ilgili sorumluluklarımızdır.
Beynimiz henüz işleyişi net olarak izah edilememiş ve ruh, akıl, vicdan, duygulanım ve bilişsel (kognitif) fonksiyonlarımızın cereyan ettiği ve yukarıdaki anlamda subjektif dünyamızı şekillendiren çok önemli bir organdır. Son zamanlarda özellikle kuralları bizimkinden tamamen farklı, dış dünya olarak adlandırdığımız kavramın iyice uzağında, bize çok garip gelen hezeyanların gerçek olarak algılandığı, halüsinasyon olarak adlandırılan ve sadece bu kişilerin duyduğu ses ve görüntülerin ön planda olduğu şizofreni hastalığı ile ilgili araştırmalar bazı çarpıcı sonuçlar ortaya koymuştur.
Beynin normal işleyişinde benzer kavramları birbiri ile ilgili olanları hafızada yakın yerleştirip ilgisiz olanların bu alana girmeyi zorlaştırdığı ortaya konmuş ve bu hastalarda bu mekanizmanın işlememesinden kaynaklanan çağrışım hızlılığı nedeniyle çok ilgisiz kavramlar birbirini çağrıştırabilmekte ve beynin işleyişindeki kavram ahengi bozulabilmektedir. Artık dünyanın sonu geldiği şeklindeki fantazilerle adeta paylaştığımızı hissettiğimiz her birimizin kişilik aynasında benzer şekilde yansıyan âlemden koparlar. “Bireyin evrende kendisinin var olduğunu hissetmesini sağlayan bir kendilik (self) duygusu”1 ya da “tagayyür, inkılap ve felaketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için” üç kuvvet verilmiştir.
“Bu kuvvetlerden bi-rincisi, menfaatleri celb ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye.. ikincisi, zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye.. üçüncüsü, nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.”2
Bunların yıkıma uğraması kişinin dünyasını da yıkacak, artık dünyanın gerçekleri ile bağlantısı kopacaktır. Herkesle aynı dünyada ama farklı bir âlemde yaşayacaktır. Bu uç noktada, hatta hasta olarak adlandırılan insan tipinden hareketle diyebiliriz ki her bir insanın dünyası ve o dünyada kavramların yüklendiği anlamlar farklı farklıdır. Adeta ruh bir ayna ve dünya, varlıkların o aynada yansıyan görüntüsüdür. Dünya, yaşanan olaylar ve çevremizdeki herşeyle ilgili hükümler hep bu ayna üzerinden yapılan değerlendirmelerdir.
İnsanda çağrışımların—Spitzer tarafından 1997 yılında ortaya konan teoriyle—“semantic priming” ile yürüdüğü tezini günlük yaşayışımızdaki pek çok şeyi izah için ışık tutucu olarak ele alabiliriz. Bunun anlamı yukarıda da bahsettiğimiz şekilde birbirine yakın olarak algılanan yada bu şekilde öğrenilen kavramların daha kısa zamanda çağrıştırmasıdır. Mesala siyah denildi-ğinde bunun beyazı çağrıştırması 0.05 milisaniyelik bir süre alırken aynı kavramın “soğuk” kavramını çağrıştırması 0.5 milisaniye almaktadır. (Nelly, 1991)3
Buradan hareketle diyebiliriz ki birbirini kısa zamanda çağrıştıran kavramların yakın olarak yer aldıkları bir kavram haritası her insanın beyninde mevcuttur. Bu haritanın şekillenmesi çevre, eğitim, yaşanan olaylar, kültür, müzik, seyredilen manzaralar, okunan kitaplar, hatta genetik faktörler gibi pek çok değişkenin etkisiyle şekillenir.
İşte, dünyevileşmek dediğimizde dünyanın bu kavram haritası içindeki yeri büyük önem arzetmektedir. Dünya kavramının “dünya ahiretin mezrasıdır” hadisini çağrıştırdığı kişide dünyevileşmenin anlamı “para, makam, eğlence” gibi kavramları çağrıştırdığı kişiden çok farklı olacaktır. Bunların kavram haritaları da birbirinden çok farklıdır. Dolayısıyla kelimeler aynı ancak kavramlar farklıdır.
Nefis terbiyesi adı altındaki faaliyetler,
Kur’an dinlemek,
tefekkür,
zikir gibi uğraşılar da
bu kavram haritasını yaratılış maksadına uygun şekillendirmek için
ortaya konan faaliyetler olsa gerektir.
Yaratılış maksadı, özetle varlıkların arkaplanında saklanmış Yaratıcı’nın isimlerini seyretmek,
takdir etmek ve
onların büyüklüğü karşısında secde ve şükür şeklinde kabul edildiğinde
ideal insan beyni kavram haritasında varlıkların her birine en yakın ve
hemen çağrıştırdıkları kavramlar Cenab-ı Hakk’ın
onlarda ön planda tecelli eden isimleri olmalıdır.
Ancak sabah saat altıda işe yetişmek üzere yatağından fırlayan,
vapurda,
otobüste,
trende stres içinde ve
işe yetişmek düşüncesinin doruk noktaya ulaştığı ve
gün boyu patrondan fırça yememek,
bir an evvel işi yetiştirmek ve
alacakları tahsil etmek gibi düşüncelerin
iç alemi şekillendirdiği bir insanda
bu pratik olarak ne derece mümkündür?
Bu, günümüz yaşantısında zor olduğu gibi asırlar boyunca da zor olduğundan olsa gerek, ahireti ön planda tutanlar tarafından dünya hep hor görülmüş ve kötülenmiştir. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin şu sözleri bu konuda tipik bir örnek olarak ele alınabilir:
“Ey aziz!
Ehlullah demişlerdir ki, dünya halleri rüya ve gölgeye benzer.
Dünya geçicidir, vebaldir.
Dünya insanları aldatıcı ve onlara zararlıdır.
Dünyayı terk, devlet ve büyük saadettir.
Dünyaya rağbet, Allahu Teala’nın gazabını gerektirir.
Dünya cebr ettiğini, zorladığını kırar.
Sevdiğini kahreder.
Dünya bulut gölgesidir, uykudaki rüyadır.
Hem de asılsız rüyadır.
Ona gönül veren gafil, elbette pişmandır.
Dünya değişicidir.
Bir halde durmaz.
O senle kalsa da, sen onunla kalmazsın.
Dünya mü’minin zindanıdır, ölüm emn ve emanıdır.
Cennet onun mekânıdır.
Onu terk eden ayıplarını anlar.
Dünyada, cesedin çıkmadan önce,
kalbinden dünyayı çıkarmak elzemdir.
Dünyanın lezzetini terk eden cenneti bulur.
İki alemde aziz ve muhterem olur.
Dünya yaldızlı bir yılan olup,
sokması hafif ve zehiri öldürücüdür.
Gafil olan süsüne aldanır.
Ondan yüz çeviren akıllıdır.
Dünya haraptır.
Şerabı seraptır.”4Ancak, İslam inancı gereği insan dünyada yaşamakla imtihan olduğuna
ve önündeki sorularla imtihanı vermek zorunda olduğuna göre,
bütün yoğunluğu ile dünyada yaşıyorken
ve bu yaşamın gereği olan fiilleri yerine getiriyorken
Yaratıcı ile olan bağlantıyı devam ettirebilmek gerekmektedir.Dünyada geçerli olan yaratılış kanunları ya da şeriat-ı fıtriyenin hükümleri
herkes için eşit derecede geçerli olduğuna göre
bunların gereğine boyun eğmek her kulun kaderidir.
Bir anlamda Cenab-ı Hakk’ın isteğidir.Otuz İkinci Söz’ün Beşinci Remz’inde ehl-i dalaletin vekili ile müzakeresinde Bediüzzaman, şu suale muhatap olur:
“Ehadisinizde, dünya tel’in edilmiş; cife ismiyle yad edilmiş.
Hem, bütün ehl-i velayet ve ehl-i hakikat, dünyayı tahkir ediyorlar; ‘Fenadır, pistir’ diyorlar.
Halbuki sen bütün kemalat-ı İlahiyeye medar ve hüccet, onu gösteriyorsun
ve aşıkane ondan bahsediyorsun.”Bu gerçekten can alıcı ve İslam dairesi içinde yer alanların dünya ile bağlantısını sorgulayan, iç alemlerinde dünyanın yerini araştıran bir sorudur. Dünyevileşme konusunun tam olarak anlaşılabilmesi için bu suale verilen cevabın da önemi büyüktür.
“Elcevap: Dünyanın üç yüzü var.
Birinci yüzü, Cenab-ı Hakk’ın esmasına bakar;
onların nukuşunu gösterir,
mana-i harfiyle, onlara ayinedarlık eder.
Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubat-ı Samedaniyedir.
Bu yüzü gayet güzeldir, nefrete değil aşka layıktır.İkinci yüzü, ahirete bakar;
ahiretin tarlasıdır,
Cennetin mezrasıdır,
rahmetin mezheresidir.
Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir;
tahkire değil, muhabbete layıktır.
Üçüncü yüzü, insanın hevesatına bakan
ve gaflet perdesi olan
ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesatı olan yüzdür.
Şu yüz çirkindir.
Çünkü fanidir,
zaildir,
elemlidir,
aldatır.
İşte hadiste varid olan tahkir
ve ehl-i hakikatin ettiği nefret, bu yüzdedir.”5Bu cevap daha sonra dünyayı kötüleyenlerin sınıflandırılması ile devam eder. Aslında varlığı kabul edilen bir dünya vardır ve bu cevapta da onun farklı yüzlerinden bahsedilmektedir. İşte bu farklı yüzler her bir insanın iç âlemindeki dünya şekilleri olsa gerektir. Bu anlamda da insanlar adedince dünyalar vardır. Her bir dünyanın manevi coğrafyasını yada kavram haritasını şekillendirmede insanlar tasarruf sahibi olarak yaratılmışlardır. Başka bir deyişle her insan kendi dünyasının halifesidir. Bu Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde ifade edilir. Bu ifadelere örnek olarak şu ayetleri sıralayabiliriz:
“Hani Rabbin meleklere, ‘Yeryüzünde emirlerimi yerine getirip varlıklar üzerinde tasarrufta bulunacak bir halife yaratacağım’ buyurduğunda, melekler şöyle demişlerdi: ‘Yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökecek birini mi yaratacaksın? Halbuki biz seni hamd ile tesbih eder, seni her türlü noksandan yüce tutarız.’ Allah ise ‘Ben sizin bilmedi- ğinizi bilirim.’ buyurmuştu.
“Ve Adem’e bütün isimleri öğrettikten sonra eşyayı meleklere gösterdi. ‘Eğer halifeliğe daha layık olduğunuz iddiasında doğru iseniz bunların isimlerini bana söyleyin’ buyurdu.”6
Bu ayette geçen “varlıklar üzerinde tasarruf” mânâsı direk olarak ele alındığında şirki netice vereceğinden, kasdedilen mânâ her bir varlığın insanın duyu süzgecinden geçerken kazanacağı anlam, o varlığın hangi yüzüne bakıldığı konusunda bir tasarruf olmalıdır. İşte bu yüzden küfürdeki her insan yüz yüze geldiği duyu organlarına ulaşan her varlığın hesabını vermekle yükümlüdür. Bu mânâyı da hatıra getiren başka bir ayette:“O Allah ki, sizi yeryüzünde halife kılıp bütün mahlukatın üzerinde tasarruf hakkı verdi. İnkâr edenin inkârı kendi aleyhinedir; o kâfirlerin inkârları ancak Rablerinin katında rahmetten mahrumiyetlerini artırır. Kâfirlerin inkârı, kendi hüsranlarından başka bir şey de artırmaz.”7
Sonuç olarak diyebiliriz ki,
herkes kendi dünyasında ehli dünyadır yani dünyevileşmiştir.
Bu dünyevileşme kavramının iyi yada kötü oluşu o dünyanın,
nesnel dünyanın hangi yüzüne baktığına göre değerlendirilmelidir.
Dünyadan el etek çekmek yerine üçüncü yüze bakan dünyaların halifelerince
ikinci ve birinci yüze bakacak şekilde tanzim ve idare edilmeleri
yaşadığımız şartlar içerisinde daha uygulanabilir görünmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de bizlere varlıklar üzerinde tasarruf yetkisi verdiğini ifade eden
Cenab-ı Hakk’ın da bizden muradı bu olsa gerektir.Dipnotlar
1. Işık, Erdal, Şizofreni, Ankara 1997, s. 52.
2. Nursi, Bediüzzaman Said, İşarat’ü-l İ’caz, İstanbul 1986, s. 24.
3. Ceylan, M. Emin, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Seminerleri, 5.11.1997.
4. Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, Bedir Yayınevi, İstanbul 1997.
5. Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1996, s. 571.
6. Bakara Suresi, 30, 31. ayetler, Yeni Asya Gazetesi Neşriyatı Açıklamalı Meali, s. 5.
7. Fatır Suresi, 39. ayet, Yeni Asya Gazetesi Neşriyatı Açıklamalı Meali, s. 438.koprudergisi.com
Yaz-Güz ’97 Sayısından alıntıdır.
KÖPRÜ
18 Nisan 2010: 08:21 #769511Anonim
çalışmak zorunda olan veya okula giden veya dünyada farklı farklı vazifeleri olan insanlar, kendi dünyalarının devamlılığını sağlamak için çalışırken hakiki kul olabilmekten uzaklaşmış mı oluyorlar ?
ehl-i dünya olmak ehl-i gaflet yada ehl-i dalalet olmakla aynı anlamda mı?
insan bu üç bakış arasındaki dengeyi nasıl kurabilir ?
20 Nisan 2010: 18:47 #769619Anonim
@yansıma 190172 wrote:
çalışmak zorunda olan veya okula giden veya dünyada farklı farklı vazifeleri olan insanlar, kendi dünyalarının devamlılığını sağlamak için çalışırken hakiki kul olabilmekten uzaklaşmış mı oluyorlar ?
ehl-i dünya olmak ehl-i gaflet yada ehl-i dalalet olmakla aynı anlamda mı?
insan bu üç bakış arasındaki dengeyi nasıl kurabilir ?
İnsanın kemâlâtının merdivenleri; ilim, sanat ve marifetlerdir. Bunların çok nevleri ve mertebeleri vardır. Ancak en büyüğü ve üstünü imandır ve iman-ı tahkikiden gelen tafsilli ve bürhanlı, delilli, kudsi marifetilerdir.
Mesela tıp ilmi, ticaret ilmi, teknoloji ilmi, sanayı ilmi vs. gibi çok ilimler var. Bu ilimlerin içinde hedefi gösteren yol işaretleri gibi kanunlar var. Her bir ilim mutlaka bir esmaya istinad etmektedir. Mesela tıp ilmi şafi ismine istinad eder. İaşe ilmi ziraat ilmi rezzak ismine istinad eder. Teknoloji ilmi mucid ismine istinad eder .. gibi.
Şimdi insan ya cahil kalır, bu bitmez tukenmez ilimlerden mahrum kalır; yada ilim öğrenir, bir sanat sahabi olur, o sanatla Rabbini tanır. Mesela doktorlar tıp ilmi ile Rabblerinin Şafi ismini tanırlar. Ziraatçiler nimetleri temin ve tedarik ile Rezzak ismini tanırlar. Bunların herbiri bir meselektir ve kendi içinde bir sanattır ve bir çok nevleri ve dereceleri vardır ve bir ömür bununla meşgul olur.
Yada insan sahabeler gibi tüm latife ve istidadlarını hakaik-i imaniyeye muteveccih edip, tüm yaşantısıyla ve herşeyiyle, iman hakikatlerini doya doya almak ve doya doya neşr etmek vazifesini yapabilir. Bununla da bir ömür meşgul olur.
İnsan imtihan sırrı ile bu dünyaya gönderilmiş, ve hem dünyevi hem uhrevi vazilerle vazifelendirilmiş.
olmazsa olmaz olan tek şeyimiz, imandır. İmanın mertebelerinde yol bulmak için çalışmaktır.
bu çalışma arasına dünyevi görevler girer çok zaman, bu demek değildir ki insan dünyaya dalmış, imandan kopmuş, uhrevi hayatı bitmiş..Efendimiz a.s.v peygamberliğinin ilanı ile başlayan süreçte bir İslam devleti kuruyor. iman mertebelerinde en üst makamda olması, O nun a.s.v dünyadaki vazifelerine engel olmamış veya dünya işleri O nu a.s.v ubudiyetinden alıkoymamış.
Bizim de dengeyi bulmakta en güzel modelimiz, en güzel örneğimiz O dur a.s.v.
imanımızı, dinimizi belki bir fon gibi hayatımızın zeminine serip, üzerine dünyamızı ve ahiretimizi oturtabiliriz inşaAllah. Dikkat edeceğimiz husus, şeytana ve yandaşlarına kapılmamak.
Şeytanlar ve şeytanların dostları nuru sevmezler, iman ve islam nurdan bir kaledir. Onlar bu kalenin içine girmezler ama düşman olduklarından kalenin dışına çıkanı ok yağmuruna tutarlar. Uzaktan kalenin dışına çıkalım diye tahrik etmeye kandırmaya çalışırlar. Eğer bu tahrikler ve kandırmalar tutarsa bizi kendi meydanlarına çekmiş olduklarından, aldanarak onların meydanına çıkan müslüman, onların günaha teşvik, vesvese, evham, dünya sevgisi, imandan ve İslam’dan gaflet vs. lerle durmadan hücum ederler. Bunun araçlarıda tv.ler gazeteler bazı orgutleridir. Üstadımızın dediği Kur’an ve sünnet kalesine sığınmakla ancak onlardan kurtulabiliriz.
Ama bir durum var, bizler Kur’an ve sünnet kalesine sığınmayı başaramamışız. İstiyoruz ama yolumuzu şaşırmışız. Yani islamı anlamıyoruz. Kur’anı anlamıyoruz. Sünneti anlamıyoruz. Anlayamıyoruz ki yaşayalım ve yaşamakla o kaleye girmiş olalım.
O zaman nasıl yapalım ki bu kaleye girelim, hem inancımızı kuvvetlendirelim hem mukaddesatımızı öğrenelim, hem hayatımıza tatbik ederek tum o tuzaklardan kurtulalım?
İşte Risale-i Nur bize bu mukaddesatları kazandıracak harika bir rehberdir. Bizi mukaddesata ulaştıracak bir harika vesiledir. Rabbim istifadeyi nasib eylesin. Hem daim eylesin, hem başkalarada ulaşmayı onlarlada paylaşmayı ihsan eylesin. Âmin.
11 Ocak 2011: 14:10 #784261Anonim
Güncelleme…
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.