- Bu konu 11 yanıt içerir, 7 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
12 Nisan 2010: 20:51 #661898
Anonim
Üstadım bana ve dinleyen her zevi-l ukûle, tarîkat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır, beş vakit namazını hakkıyla eda et, namazın nihayetindeki tesbihleri yap, ittiba’-ı sünnet et, yedi kebairi işleme dersini vermiştir. Ben gerek bu derse, gerek Risalet-ün Nur ile verilen derslere, Kur’an’dan istinbat buyurarak gösterdiği hakikatlara karşı Allah’ın tevfikiyle can ü dilden belî dedim, tasdik ettim ve bana böylece hakikat dersini veren bu zâta da ömrümde ilk defa olarak Üstad dedim. Hata etmedim, isabet ettim.
(Barla Lahikası – 29)13 Nisan 2010: 13:13 #769294Anonim
dün internette bir yerde üstadın bir sözünü okudum ve külliyatta da nerede geçtiğini merak ediyorum aslında, yanlış olmasın inşallah aklımda kaldığınca..
“DEVİR NE TARİKAT DEVRİDİR, NE CEMAAT DEVRİDİR. DEVİR İMAN KURTARMA DEVRİDİR. TARİKAT OLMADAN CENNETE GİREN OLUR AMA İMAN OLMADAN CENNETE GİREN OLAMAZ”
13 Nisan 2010: 13:21 #769296Anonim
BAYRAM YÜKSEL (RA) AĞABEYİMİZDEN—son şahitler–
Tarikat dersi
“Bazan tarikat dersi almaya gelenlere şöyle derdi:
‘Hem Risale-i Nurun mesleği tarikat değil, hakikattır.
Sahabe mesleğinin bir cilvesidir.
Bu zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır.
Risale-i Nur bu hizmeti lillâhilhamd en müşkül ve ağır zamanlarda yapmış ve yapıyor.
Risale-i Nur dairesi Hazret-i Ali (r.a.) ve Hasan ve Hüseyin’in ve Gavs-ı Âzamın ihbar-ı gaybiyetleriyle şakirtlerinin bu zamanda bir dairesidir.
Çünkü, Hazret-i Ali (r.a.) üç keramet-i gaybiyesiyle Risale-i Nurdan haber verdiği gibi, Gavs-ı Âzam da (k.s.) kuvvetli bir surette Risale-i Nurdan haber verip türcümanını teşci etmiş. Zaten Üveysî bir surette, doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı Âzam’dan (r.a.) ve Zeynelâbidin (r.a.) ve Hasan (r.a.) ve Hüseyin (r.a.) vasıtasıyla İmam-ı Ali’den (r.a.) almışım. Onun için hizmet ettiğimiz daire onun dairesidir.’13 Nisan 2010: 13:22 #769298Anonim
Emirdağ Lâhikası (2) – Mektup No: 137 – s.1902
Bu husus Risale-i Nur dâvâsını gören 10’a yakın Ağır Ceza Mahkemesinin kat’iyet kesb etmiş kararlarıyla sabittir.
Hem tarikata dair en küçük bir emareye vaktiyle müsadere edilip sonra bilâ-kayd ü şart sahiplerine iade edilen Risale-i Nur kitapları ve mektupları arasında tesadüf edilmemiştir.
Bilâkis, Üstadımız Said Nursî’nin mektuplarında ve müdafaalarında kat’î bir lisanla beyan ettiği, “Zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır. Tarikatsız Cennete giden pek çok, fakat imansız Cennete giden yoktur” ifadesi mevcuttur.13 Nisan 2010: 13:37 #769301Anonim
@adni 189565 wrote:
dün internette bir yerde üstadın bir sözünü okudum ve külliyatta da nerede geçtiğini merak ediyorum aslında, yanlış olmasın inşallah aklımda kaldığınca..
“DEVİR NE TARİKAT DEVRİDİR, NE CEMAAT DEVRİDİR. DEVİR İMAN KURTARMA DEVRİDİR. TARİKAT OLMADAN CENNETE GİREN OLUR AMA İMAN OLMADAN CENNETE GİREN OLAMAZ”
Beni hapislere sokan muarızlarımın bir bahaneleri de -o mahkemede ondan beraet kazandığım- “tarîkatçılık”tır. Halbuki Risale-i Nur’da daima dava edip demişim: “Zaman tarîkat zamanı değil, belki imanı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsız Cennet’e gidenler çoktur, imansız Cennet’e giden yoktur.” diye bütün kuvvetimizle imana çalışmışız. Ben hocayım, şeyh değilim. Dünyada bir hanem yok ki, nerede tekkem olacak? Bu yirmi sene zarfında, bir tek adam yok ki; çıksın desin: “Bana tarîkat dersi vermiş.” Ve mahkemeler ve zabıtalar bulmamışlar. Yalnız eskiden yazdığım tarîkatların hakikatlarını ilmen beyan eden Telvihat Risalesi var ki, bir ders-i hakikattır ve yüksek bir ders-i ilmîdir, tarîkat dersi değildir. Hürriyet-i vicdanı esas tutan Hükûmet-i Cumhuriyenin, elbette bu milletin milyarlar ecdadının ruhları bağlandığı bir hakikata ve onun yolunda dünyaya meydan okudukları ve iman-ı tahkikîyi galibane felsefeye karşı isbat eden bir eseri ve hâdimlerini himaye etmek, ehemmiyetli bir vazifesidir. Yoksa o zaîf hâdimin ellerini bağlayıp, binler düşmanlarını ona saldırtmaya, hiçbir vecihle o cumhuriyetin düsturları müsaade etmez. Cumhuriyet beni dinleyecek diye şekvamı yazdım. Evet “Hasbünallahü ve ni’melvekil” derim.
(Emirdağ – 1 – 29)13 Nisan 2010: 13:39 #769302Anonim
Bu zaman, imanı kurtarmak zamanıdır. Seyr-ü sülûk-ü kalbî ile tarîkat mesleğinde bu bid’alar zamanında çok müşkilât bulunduğundan, Nur dairesi hakikat mesleğinde gidip tarîkatların faidesini temin eder
(Emirdağ – 1 – 242)13 Nisan 2010: 15:39 #769316Anonim
Allah razı olsun kardeşler…
13 Nisan 2010: 18:23 #769325Anonim
Allah razı olsun ..
14 Nisan 2010: 10:04 #769366Anonim
@topraktoprak 189595 wrote:
Allah razı olsun kardeşler…
@adni 189621 wrote:
Allah razı olsun ..
Allah (CC) ebeden ve daimen ve hepimizden ve tüm Ümmet-i Muhammed’den (SAV) razı ve hoşnut ve memnun olsun inşaallah…
14 Nisan 2010: 12:31 #769376Anonim
Peki keçeliler, birileri diyorki:
“Bu ifadeleri Üstad mahkemelerde iddia makamı suç olarak isnad ettiği için kullanmıştı.
Şimdiki zaman için geçerli değil.”
Ne dersiniz?
14 Nisan 2010: 12:40 #769379Anonim
@Sirac 189730 wrote:
Peki keçeliler, birileri diyorki:
“Bu ifadeleri Üstad mahkemelerde iddia makamı suç olarak isnad ettiği için kullanmıştı.
Şimdiki zaman için geçerli değil.”
Ne dersiniz?
Bunu iddia edenlerden delil bekleriz risale-i nurdan delil getirmemeliler.Yoksa haşa üstadın korktuğunu kabul etmek gerekir ki,üstadın hayatı bilinmektedir idam sehpalarında verdiği cevaplar bilinmektedir.
14 Nisan 2010: 12:44 #769380Anonim
@age 189732 wrote:
üstadın korktuğunu kabul etmek
Hazret-i Ali (r.a.) onlara mümâşât etmiş, Şîa ıstılahınca takiyye etmiş, yani onlardan korkmuş, riyâkârlık etmiş.”
Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve “Esedullah” ünvanını kazanan
ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı
riyâkâr ve korkaklıkla ve sevmediği zatlara tasannukârâne muhabbet göstermekle
ve yirmi seneden ziyade havf altında mümâşât etmekle,
haksızlara tebaiyeti kabul etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet değildir.
O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (r.a.) teberrî eder.
4. lem’a
“Hayatta 2 şeyi bilmiyorum: Korkmak ve Unutmak”
Bediüzzaman Said Nursi14 Nisan 2010: 16:58 #769389Anonim
Tarihçe-i hayatta geçen, Ali Ulvi Kurucu hocamızın nakşi şeyhlerinden büyük bir alim zata, alim ile ehl-i tasavvuf arasındaki farkın ne olduğu sorusuna aldığı cevap, “Ülema, Resul-i Ekrem Efendimizin ilmine, mutasavvıflar da ameline vâris olmuşlar” şeklinde olmuştur.
Bu varisliğin keyfiyeti ile ilgili olarak devamında belirtildiği üzere “Fahr-i Cihan Efendimizin hem ilmine ve hem ameline vâris olan bir zâta “Zülcenaheyn”, yani “İki kanadlı” deniliyor… Binaenaleyh tarîkattan maksad, ruhsatlarla değil, azimetlerle amel edip ahlâk-ı Peygamberî ile ahlâklanarak bütün manevî hastalıklardan temizlenip Cenab-ı Hakk’ın rızasında fâni olmaktır” denmektedir.
Ali Ulvi Kurucu Hocamız bu büyük zatın ‘nur yolu’ hakkında şöyle bir yorumda bulunduğunu da sözlerine ekliyor “Bedîüzzaman’ın açtığı nur yolu ile, hakikî ve şaibesiz tasavvuf arasında cevherî hiçbir ihtilaf yoktur. Her ikisi de Rıza-yı Bari’ye ve binnetice Cennet-i A’lâ’ya ve dîdar-ı Mevlâ’ya götüren yollardır.” (Tarihçe-i Hayat 18)
Tarikat yollar manasına geldiğinden ‘nur yolu’ da bir tariktir denilebilir fakat bu yol tasavvuf literatüründeki anlamıyla değil geniş anlamıyla bir yoldur. Çünkü, Üstad hazretleri, “Cenab-ı Hakk’a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur’andan alınmıştır. Fakat tarîkatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor.” (Sözler 476) demek suretiyle bu sözünde, tarikatı tasavvufi bir disiplin içinde icra edilen bir yol olarak değil usul ve metod anlamında bir yol olarak değerlendiriyor.
Üstad Bediüzzaman hazretleri “O tarîkler içinde, kasır fehmimle Kur’andan istifade ettiğim “Acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür” tarîkıdır.” diyerek böyle bir tariki Kur’andan istifade ederek keşfettiğini belirtmişlerdir. Burda dikkat edilecek husus şudur ki, Bediüzzaman hazretleri bu “Acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür” tarikini bir tasavvufi disiplin olarak zikretmiyor, mesela, Risale-i Nur’un okunmasını -cay-ı dikkat- bu tarikin şartları arasında saymayarak, bu yolun bütün insanlığın istifadesine sunulacak genişlikte bir cadde-i kübra olduğunu belirtmiş oluyor. Bediüzzaman, Kur’andan istifade ederek “keşfettim” dediği bu yolun diğer yollardan daha kısa ve daha selametli olduğunu zikrederek “Şu kısa tarîkın evradı: İttiba-ı sünnettir, feraizi işlemek, kebairi terketmektir. Ve bilhâssa namazı ta’dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.”(Sözler 476) buyurmuşlardır. İşte Nur tarikinin evradı bunlardır ki, bütün İslamiyet ve iman hakaikini içine alacak keyfiyettedir.”
Yani ilk olarak (1) Rasul-u Ekrem’in (s.a.v) sünnetine uymak bu tarikin en önde gelen şartıdır. (2) İkinci olarak farzları eda, (3) üçüncü olarak büyük günahları terk etmektir. (4) Dördüncü olarak ise kılınan namazı tüm iç ve dış şartlarına azami derecede uyarak kılmak ve namaz sonundaki tesbihatı yapmaktır. İslamiyeti en güzel haliyle hayata aktarabilecek bu şarlardan başka hangi şart vardır acaba.
Nur yolunun bütünüyle manevi bakışını yansıtan ve dörtlü bir adım olan “Acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür” yolu ile bu dörtlü adımın hem maddi hem manevi boyutu durumundaki, “Şu kısa tarîkın evradı: İttiba-ı sünnettir, feraizi işlemek, kebairi terketmektir. Ve bilhâssa namazı ta’dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.” izahı birbirini tamamlayan unsurlardır.
Bu dört adımın (hatve) nasıl atılması gerektiğini izah eden Bediüzzaman, bu dörtlüyü hak tarikatlerde selametli bir ulaştırıcı olan ‘aşk’ adımına karşı sadece alternatif olarak değil, daha sağlam ve daha çabuk ‘ulaştırıcılar’ olarak sunmuştur.
“Evet acz dahi, aşk gibi belki daha eslem bir tarîktir ki; ubudiyet tarîkıyla mahbubiyete kadar gider.”
“Fakr dahi, Rahman ismine îsal eder. Hem şefkat dahi aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktir ki Rahîm ismine îsal eder.”
“Hem tefekkür dahi aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tarîktir ki, Hakîm ismine îsal eder.”
Tarikatlarda istimal edilen aşk yolu vedud ismi ile Hakk’a ulaştırırken, nur yolunda zikredilen acz yolu mahbubiyete; fakr yolu Rahman ismine; şefkat yolu Rahim ismine; tefekkür yolu ise Hakim ismine ulaştırır kişiyi ve bu isimler vasıtasıyla da Hakk’a vasıl olunur. Tasavvuf elbetteki sadece aşk yolunu kullanmıyor fakat tarikatlarda baskın olan isim vedud isminin tezahürü olan aşk yoludur. Diğer isimler de tarikatlarda hükmünü icra ediyor elbette velakin tarikatlarda hükmü baskın olan yine aşktır.
Görüldüğü gibi Bediüzzamanın Kur’andan aldım dediği yol sadece Risale-i Nurlarla iştigal eden şakirtleri kapsamıyor belki, Efendimiz (a.s.m) ın sünnetine riayet eden ve farzları eda ederek kebairi terkeden ve namazlarını hakkıyla kılan tüm müminleri içine almaktadır.Bu tesbiti ne kadar nur dairesinin dışındakilere duyurabildik veya ne kadar zahiren dairemiz haricinde gördüklerimizi nur dairesinde mütalaa edebildik bilemiyorum. Bu ciddi bir nakisedir bizler için. Nurları sahiblenmek adına üstadımızın çizdiği nur yolunu tahdit edegeldik nice zamandır.
Bediüzzaman hem tasavvufu hem medreseyi uzun uzun tedkik etmiş bir muhakkiktir.Bu uzun araştırmalarının neticesinde vardığı kanaat ise, Risale-i Nurun bütün hakiki tarikatları ve diğer hizmet tarzlarını içine alacak genişlikte bir Kur’an dairesi olduğu yönündedir.
Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatını düşünüp “Tarîkat zamanı değil, bid’alar mani’ oluyor” dedim. Fakat şimdi Sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün oniki büyük tarîkatın hülâsası olan ve tarîklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarîkat ehli kendi tarîkatı dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi. Hem ehl-i tarîkatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlub olamıyor. Onun için onlar tam sarsılmaz, hakikî Nurcu olabilirler. Yalnız mümkün olduğu kadar bid’atlara ve takvayı kıran büyük günahlara girmemek gerektir. (Emirdağ Lahikası-2 s,54)
Risale-i Nur ile tarikat erbabının kabul ettikleri temel esaslar arasında hiçbir fark yoktur. Bediüzzamanın da belirttiği gibi Risale-i Nur on iki büyük tarikatın özünü yansıtan genişlikte bir Kur’an dairesidir. Risale- Nur kaynağını nerden alıyor diye tevcih edilecek bir suale ise Üstad hazretleri şöyle cevap vermektedir:
“Zâten Üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı A’zam’dan (K.S.) ve Zeynelâbidîn (R.A.) ve Hasan Hüseyin (R.A.) vasıtasıyla İmam-ı Ali’den (R.A.) almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir.” (Emirdağ Lahikası-1 s, 67 – 68)
Zaman zaman tarikat erbabının Risale-i Nur talebelerini irşad etme gayretlerini müşahede etmekteyiz.Bediüzzaman ise takva dairesindeki şakirtlerin başkaları tarafından irşad edilmeye ihtiyaçlarının olmadığını zikrediyor ve bu tür irşada hevesli zatlara uğraşılması gereken nice namazsız müslümanların varlığını hedef göstererek onlara şu şekilde nasihat ediyor :
“Hâriçteki irşâda hevesli zâtlar, Risale-i Nur’un şâkirtleriyle meşgul olmamalı. Çünkü üç cihetle zarar görmeleri muhtemeldir. Takvâ dâiresindeki talebeler irşâda muhtaç olmadıkları gibi, hâriçte kesretli namazsızlar var. Onları bırakıp bunlarla meşgul olmak irşad değildir. Eğer bu şâkirtleri severse, evvelâ dâire içine girsin, o şâkirtlere peder değil, belki kardeş olsun—fazileti ziyade ise ağabeyleri olsun.” (Osmanlıca 28. Lem’a On Birinci Nükte)
Veysel Türk
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.