- Bu konu 1 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
6 Mayıs 2010: 12:45 #662290
Anonim

De ki: Gördünüz mü Allah’tan başka yakardıklarınızı? Onlar yeryüzünde ne yaratmışlarsa gösterin bana! Yoksa onların göklerde mi bir ortaklığı var? Veya Biz onlara bir kitap verdik de ondan bir delile mi dayanıyorlar? Doğrusu, o zalimler birbirlerini yalan vaadlerle avutup dururlar.
Fâtır Sûresi, 35:40
Semâdan söz eden âyetlerde “burç” sözcüğünün “yıldız toplulukları” anlamına geldiğini, bundan da yıldız kümeleri ile galaksilerin anlaşılması gerektiğini görmüş bulunuyoruz. Astroloji burçlarıyla bunların hiçbir ilgisi bulunmadığı halde, yaygın anlayış “burç” sözüne sadece astroloji burcu anlamı yüklediği için, pek çok kimse Kur’ân âyetlerinin de bu burçlardan söz ettiğini sanmaktadır.
Sadece bu kadarla kalsaydı, bunu bir yorum hatâsı olarak görüp geçmek mümkün olabilirdi. Fakat burçlar konusundaki yanlış inanışlar hiç de küçümsenecek seviyede değildir. Ve bu yanlış inanışlar, Kur’ân’ın en şiddetli tehditlerinin tam hedefinde yer aldığı halde, “İşte Kur’ân da burçlardan söz ediyor” gibi gerekçelerle, Müslümanların hayatına da nüfuz etme imkânı bulmuştur.
Ancak bu konu bir iman meselesidir. İman meselesi olduğu için de son derece ciddîdir ve hiçbir şekilde hafife alınması mümkün değildir. Burçlara yakıştırılan güçler, insanların yaratılışlarında tesir sahibi olma, kişiliklerinde belirleyici rol oynama, yeryüzünde cereyan eden hadiseleri yönlendirme gibi tanrısal güçlerdir. Ve maalesef, bu iddialar, en dindar olanlarımızın bile dillerinde dolanmakta, inanış ve yaşayışlarını etkileyebilmektedir.
Şu iddialara bir bakın:
Filân burcun yöneticisi filân gezegendir. Filânca tarihler arasında o hükmeder. İnsanlar, doğdukları gün ve saate göre özellikler alırlar. O akılcı mı olacaktır, duygusal mı? Hayalperest mi, inatçı mı, ikiyüzlü mü, açık sözlü mü, dedikoducu mu, meraklı mı, yenilikçi mi, sabırlı mı, lükse düşkün mü, uysal mı? Bunlar gibi yüzlerce özelliği belirleyen, astrolojiye bakılırsa, onun burcu, yükselen burcu, alçalan burcudur! Yani gezegenlerdir! İnsanın doğduğu sırada hangi gezegen onu etkileyebilecek konumda ise, onun kişiliğini de o belirler. Dünyada olup bitenlerde de durum böyledir. Falan ve filan tarihler arasında hangi gezegen olayları yönetiyorsa, onun suyundan gitmek suretiyle işlerinizi yoluna koyabilirsiniz!
Şimdi de bu iddiaları bir kenara koyalım, Kur’ân’ın âyetlerine bakalım:
Rahimlerde size kendi dilediği gibi bir şekil veren Odur. Ondan başka tanrı yoktur. O herşeyin mutlak galibi ve sonsuz hikmet sahibidir. 1
Rabbin kendi dilediği gibi yaratır ve tercihte bulunur. Onların ise hiçbir tercih hakkı yoktur. Allah onların ortak koştuğu şeylerden münezzeh ve yücedir. 2Ey insan, pek lütufkâr olan Rabbine karşı seni aldatan ne?
O Rabbin ki seni yarattı, güzel ve düzgün şekilde biçimlendirdi, dengeli ve ölçülü yaptı.
Kendi dilediği gibi bir suret verdi. 4
Ve şimdi de, âyetlerin bu açık ve kesin ifadeleriyle, astrolojinin iddialarını karşılaştıralım.
Doğan çocuğun kişiliğini Allah mı belirliyor, yoksa burçlar mı?
Veya Allah belirlerken gezegenler Ona yardım mı ediyor?
Yahut nasıl belirleyeceğini Allah’a gezegenler mi öğretiyor?
Veya Allah, gezegenlerin çizdiği sınırlar içinde mi iradesini kullanıyor?
Yoksa Allah yeryüzünde hükmünü icra ederken gezegenlerine mi danışıyor?
Burçların insan kişiliği veya yeryüzündeki olaylar üzerinde bir etkisinin bulunduğunu ileri sürebilmek için, bu sorulara evet cevabı vermekten başka hiçbir yol yoktur. Zaten astrolojiyi savunanlar da bu konuda bir açıklama yapmak zorunda kaldıkları zaman, söyledikleri netice itibarıyla bu kapıya çıkar. Onlara kalırsa, kimsenin Allah’ı inkâr ettiği yoktur; hattâ onların çizdiği tabloda da Allah en yüksek bir ihtiram makamında bulunabilir; ancak O yalnız başına, dilediği gibi hükmeden bir tanrı değildir. Bir meşrutî hükümdar gibi, gezegenlerinin yardımıyla hareket eden ve onların koyduğu sınırların dışına çıkamayan bir konuma sahiptir.
İşte böyle bir iddia, Kur’ân’ın “şirk” olarak nitelediği ve başından sonuna kadar en şiddetli hücumlarını yönelttiği ve Allah’ın asla bağışlamayacağını bildirdiği en büyük zulmün tâ kendisidir. Eğer Allah’a imandan söz edilecekse, bu iman, ancak Kur’ân’ın tanımladığı şekilde, Allah’a ne mülkünde, ne zât ve sıfâtında, ne fiillerinde hiçbir ortak koşmadan edilen bir iman olabilir. Böyle bir imanda yıldızlara, gezegenlere, yerdeki ve göklerdeki herşeyin payına düşen tek birşey vardır; o da Allah’ın hükmü karşısında tam bir teslimiyetle secdeye kapanmaktan ibarettir:Gökte olanların, yerde olanların, Güneşin, Ayın, yıldızların, dağların, ağaçların ve bütün canlıların Allah’a secde ettiğini görmedin mi? İnsanların da pek çoğu Ona secde eder; birçoğu ise azabı hak etmiştir. Allah’ın hor kıldığını aziz edecek kimse yoktur. Hiç kuşkusuz, Allah kendi dilediği gibi iş görür. 5
DİPNOTLAR:
1-Âl-i İmrân Sûresi, 3:6.
2-Kasas Sûresi, 28:68.
3-İnfitar Sûresi, 82:6-8.
4-Nisâ Sûresi, 4:48, 116.
5-Hacc Sûresi, 22:18.
Ümit ŞİMŞEK11 Mayıs 2010: 08:40 #770507Anonim
Şirk Neden Bağışlanmaz
KISACA “şirk” sözcüğü ile ifade ettiğimiz “Allah’a ortak koşma” eylemi, üzerinde pek büyük bir hassasiyetle durulması gereken bir konudur. Zira Yüce Allah, tevbe edilmediği takdirde, bu günahı asla bağışlamayacağını Kur’ân’da açıkça bildirmiştir. Bununla birlikte, günlük hayatta, çoğu zaman farkında bile olmadan, dolaylı veya dolaysız şekilde, Allah’a imanımızın saflığını bozacak ve bu imana şirk kırıntıları bulaştıracak şekilde telkinlere maruz kalabiliyoruz. Göklerde ve yerde, bütün âlemlerde, büyük küçük, gizli açık herşeyi her haliyle kuşatan İlâhî egemenliğe kayıtsız şartsız iman etmekle yükümlü olduğumuz halde, bir de bakmışız, o egemenlik çeşitli sebepler arasında parça parça edilip bölüştürülmüş, bu parçalardan kimi dünyaca büyük kişilere, kimi tabiata, kimi tesadüfe, kimi yıldızlara, kimi de daha başka şeylere yakıştırılmış gitmiştir.
Daha da önemlisi, böyle bir paylaştırmanın ne kadar büyük bir suç teşkil ettiğini fark edemeyişimizdir. Allah nasıl olsa herşeyin yegâne hakimi değil mi? Yeryüzündeki biz âciz ve fâni kullardan bir kısmı, Onun mülkünden bir kısmını şuna veya buna yakıştıracak olsa, bunun Allah’a ve Onun egemenliğine ne zararı olabilir? Dünya dolusu günahları bağışlayan Allah, bir kulunun ağzından çıkan önemsiz bir sözü niçin bağışlamaz da “Kulum Bana şirk koştu” diyerek cezalandırır?
Zaman zaman da Allah’a bir olarak inanmak ile Ona ortak koşmak arasında bir fark görmeyen itirazlarla karşılaşırız: “Canım, din adamı Allah der, bilim adamı da doğa veya sebepler yahut kanunlar der; ikisi de aynı şeyi kasteder” gibi…
Hayır, ikisi de aynı şeyi kastetmez. Gerçi ikisi de yaratma kudretine sahip bir varlıktan söz eder. Ancak bunlardan birincisinin kastettiği, Yer ve Göklerin Yaratıcısıdır; diğeri ise Onun yarattıklarından birini veya bir kısmını kasteder ve Allah’ın sıfatlarını ve mülkünü onların arasında paylaştırır. Gariptir ki, Allah’ın mülkü hakkında pek cömert davranan ve onu Allah’ın yarattıkları arasında hiç umursamaksızın dağıtıveren kullar, kendilerine ait şeylerin başkalarına peşkeş çekilmesi karşısında hiç de hoşgörülü değillerdir.
Bir sabah size ait işyerinize geldiğinizde şöyle bir manzarayla karşılaştığınızı düşünün:
Bekçi, kulübenin etrafını çevirmiş, orayı kendi mülküne dahil etmiş. Çaycı, çay ocağının bağımsızlığını ilân etmiş. Sekreterler kendi bölümlerinin, odacılar koridorların, memurlar kendi odalarının patronu olup çıkmışlar. Gerçi sizin asıl büyük işveren olarak kalmanıza bir itirazları yok; size saygıda kusur da etmiyorlar. Ancak bir şartla: “Burada bizim de ortaklığımız var” diyorlar. Halbuki sahiplendikleri şeyi elde etmek için ne bir masraf yapmış, ne bir çaba harcamışlardır.
Yahut, hizmetçinizin, bir sabah karşınıza dikilip “Bu evde benim de hakkım var” diyerek kendisine düşen payı istediğini düşünün.
Veya size ait bir tablonun, bir bestenin, bir kitabın üzerinde, sizin imzanızın yanı sıra, sizin memurlarınızın da “eser sahibi” olarak imza atmış olduğunu farz edin.
Dünyada böyle birşeyi kabullenebilecek kimse var mıdır?
İİşte, âyet-i kerime, “şirk” dediğimiz hadisenin içyüzünü, bize, kendimizden örnek vermek suretiyle mealen böyle açıklıyor: “Elinizin altındaki köle ve hizmetçilerinizden, size verdiğimiz rızka ortak olup da sizinle eşit hale gelebilecek ve birbirinizi sayar gibi sayacağınız kimseler olur mu?”
Şunu da dikkatten uzak tutmayalım: Bizim paylaşmaya razı olmadığımız şey, gerçekte kendi mülkümüz değil, bu dünyada geçici bir süre kullanımımıza sunulmuş bir emanetten ibarettir. Bu emaneti kendileriyle paylaşmaya razı olmadığımız kimseler de bizden farkı olmayan, bizim gibi etten ve kemikten yapılmış insanlardır.
Allah’ın mülkü ise, hiç yoktan yaratılmış gökler ve yer gibi bir âlemdir. Üzerinde nefes alıp verdiğimiz şu gezegene bir bakın: Tavanı inci gibi yıldızlarla bezenmiş, tabanına rengârenk halılar serilmiş, her köşesi bir cennet bahçesi gibi süslenmiş, milyonlarca tür canlı ile şenlendirilmiş; konuklarının önüne her mevsim, her gün, her saat sayısız ziyafet sofraları serilen bir dünyanın yaratılmasında hangi sebebin, hangi yıldızın, canlı veya cansız hangi varlığın payı vardır?
Böyle bir dünyanın üzerinde her an Rabbinin nimetlerinden incelerine erişmekte olan insana, bu âlemin bir kısım varlık ve olaylarını Allah’a ortak koşmak yaraşır mı? Esas itibarıyla kendisine ait olmayan emanet malını kendisinden farkı olmayan kullar arasında paylaşmaya razı olmayan insan, Allah’ın kendi mülkünü, yine o mülkün bir parçası olan yaratıklar arasında bölüştürmeyi nasıl olur da küçük bir kusur gibi görüp geçiştirir?
Âyet-i kerime, işte bu noktada bizi ciddî ve derin bir tefekküre davet ediyor; akıl eden kimseler için Allah’ın âyetlerini işte böyle açıklıyor:
Allah size kendinizden bir misal verdi:
Elinizin altındaki köle ve hizmetçilerinizden, size verdiğimiz rızka ortak olup da sizinle eşit hale gelebilecek ve birbirinizi sayar gibi sayacağınız kimseler olur mu?
Akıl eden bir topluluk için âyetleri Biz böyle açıklıyoruz.
Not: Bu yazı Ümit Şimşek’in Âyetler ve İbretler-3 kitabından alınmıştır.
16 Mayıs 2010: 11:57 #770795Anonim
Zamanın buzağısı: burçlar
Onların çoğu, ortak koşmaksızın Allah’a inanmaz.
Yusuf Sûresi, 12:106 meali
Bu âyette işaret edilen, insanlığın en büyük zaafı ve hayatın en önemli gerçeklerinden biridir: İnsanların pek çoğu, maalesef, Allah’a ortak koşmaksızın inanmaz. Gerçi herkes Allah’a iman ettiğini söyler; fakat diliyle bunu söyleyenlerden birçoğu, dinin “Allah’a ortak koşmak” şeklinde tanımladığı inanç ve eylemlerden yakasını bir türlü kurtaramaz.Bu hakikatin pek çok örneklerini günlük hayatımızdan bulup çıkarmamız mümkündür. O sebepten, bu konuda kapsamlı bir şekilde söz söylemek için, uzun uzadıya bahislere ihtiyaç vardır. Bizim burada duracağımız konu ise, âyetin dile getirdiği hakikatin bir örneğinden ibarettir. Daha adını anar anmaz, bu örneğin ne kadar yaygın bir vakıa olduğu hemen anlaşılacaktır:
Burçlar.
Bu konu üzerinde daha önceki bölümlerde dile getirilen hususları ana hatlarıyla hatırlayacak olursak:
Burçlardan söz eden Kur’ân âyetleri vardır. Ancak “burç” kelimesi, âyette “yıldız toplulukları, yıldız kümeleri, galaksiler” anlamında kullanılmaktadır; bugünkü anlamıyla burçların o konu ile uzaktan veya yakından hiçbir ilgisi yoktur.Ayrıca, âyet, burçlara, yıldızlara veya gezegenlere hiçbir güç yakıştırmamakta, tam tersine, bugünün insanının burçlara yakıştırdığı güçlerin tümüyle ve sadece Allah’a ait olduğunu, en açık ifadelerle, tekrar tekrar vurgulamaktadır.
Lâkin acı gerçek şurada ki, günümüzün insanı, Kur’ân’ın bu apaçık uyarılarını kolay kolay içine sindiremiyor.
Zira burçların tanrısal özelliklere sahip olduklarına öylesine inandırılmış ve bu inanç hayatına öyle sızmış ki, bunun açıkça Allah’a ortak koşmak anlamına geldiği, aklının köşesinden bile geçmiyor.
“Bu dünya üzerinde olup bitenlerin gezegenlerle bir alışverişi yoktur. Bir insanın kişiliğinin belirlenmesinde de o gezegenlerin en küçük bir rolü olamaz” dendiği zaman, dünyası kararıyor.
Ve, sanki bir sevdiğini ebediyen elinden kaçırmak üzere imişçesine, çaresiz bir pazarlığa girişiyor:
Peki, burçların hiç mi tesiri yok? Şu kadarına da mı karışamaz? Şu işi de mi etkileyemez?
Bir maddî sebep olarak da onların tesiri olamaz mı?Sözün özü:
Fazla geliyorsa yetkilerini biraz kısalım, ama ne olur onları bütünüyle azletmeyelim!Bütün bu çırpınmalara verilebilecek tek ve net bir cevap vardır:
Gezegenlerin, gerek dünya hadiseleri, gerekse insanın kişiliği üzerinde hiçbir etkisi yoktur, olmamıştır, olmayacaktır, olamaz.Bu sonuca, basit bir akıl yürütme ile de kolayca varılabilir.
Bir defa, bu konuda hiçbir zaman göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek vardır:
Maddî sebeplerin iş görmesi için fiziksel temas gerekir. Güneşten bize radyasyon ulaşır, temas ettiği yeri aydınlatır, ısıtır, buharlaştırır. Soluduğumuz havanın molekülleri ciğerlere girer, kana karışır, gideceği yere gider, orada çalışır. Bu maddî âlemde sebep namına ne varsa, hepsi de temas yoluyla iş görür.Şimdi soralım:
Gezegenler, milyonlarca kilometre uzaktan buraya ne gönderiyor da onunla dünya üzerinde olup bitenleri yönlendiriyor veya doğan çocuğa birtakım özellikler kazandırıyor?
Üstelik, gezegenlere yakıştırılan işler, herhangi bir maddî sebebe yakıştırılabilecek türden şeyler de değildir.Gökyüzünde dolaşan hangi cansız ve bilinçsiz cismin haddi var ki bu gezegen üzerinde olup biten hadiseleri etkilesin, milyarlarca insanı hükmüne boyun eğdirsin?
İnsanın bu dünya üzerinde yetiştiği ortam, bir ölçüde—o da son derece genel hatlar halinde—onun mizacına tesir edebilir; soluduğu hava, içtiği su, barındığı iklim, meselâ onun sert mizaçlı olmasında bir maddî sebep rolünü oynayabilir. Fakat gökyüzünden derinliklerindeki cansız, ruhsuz, şuursuz gezegenlerin elinde hangi güç var ki, onunla, doğan bir çocuğun yeteneklerini, huyunu, kişiliğini, neden hoşlanıp neden hoşlanmayacağını, elinden hangi işin geleceğini belirlesin?
Ne gariptir ki, kendisine şahdamarından daha yakın Rabbinin ortaksız rububiyetini dikkate almayan insanlar, işlerinde gökyüzünün taşlarından medet umuyorlar ve onlara yakıştırdıkları olağanüstü güçlerden ödün vermek istemiyorlar!
Bu da, zamanımız toplumlarının iliklerine kadar işlemiş bir müşrik ruhudur ki, imanları onun tasallutundan kurtarmak hiç kolay olmuyor:
Tıpkı İsrailoğullarının iliklerine kadar işlemiş buzağı sevgisi gibi…Ümit Şimşek
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.