• Bu konu 3 yanıt içerir, 5 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
5 yazı görüntüleniyor - 1 ile 5 arası (toplam 5)
  • Yazar
    Yazılar
  • #662646
    Anonim

      Bismillâhirrahmânirrahîm, elhamdülillâhi rabbil âlemîn velâkıbetülil müttekîn vessalêtü vessalêmü alê seyyidine Muhammedivve alê êlihi vesahbihi ecmain, alê rasulüne salevât

      Asa-yı Musa / Yedinci Mesele
      Denizli hapsinde bir Cuma gününün meyvesidir.
      Bir zaman Kastamonu’da “Hâlıkımızı bize tanıttır” diyen lise talebelerine sâbık
      Altıncı Meselede mektep fünununun dilleriyle verdiğim dersi,
      Denizli Hapishanesinde benimle temas edebilen mahpuslar okudular.
      Tam bir kanaat-i imaniye aldıklarından, âhirete bir iştiyak hissedip,
      “Bize âhiretimizi de tam bildir.
      Tâ ki, nefsimiz ve zamanın şeytanları bizi yoldan çıkarmasın, daha böyle hapislere sokmasın”
      dediler.
      Ve Denizli hapsindeki Risale-i Nur şakirtlerinin ve sabıkan Altıncı Meseleyi okuyanların arzularıyla,
      âhiret rüknünün dahi bir hülâsasının beyanı lâzım geldi.
      Ben de Risale-i Nur’dan bir kısacık hülâsa ile derim:


      altıncı meselenin kısa bir hülasasını yapalım
      malumumuzdur ama hatırlayalıminş; üstad hazretlerine bir kısım lise talebesi gelip diyorlar ki
      bize Halıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah dan bahsetmiyor
      ve üstad hazretleri de aslında her bir ilimin
      her bir fennin Rabbimizi bize nasıl tanıttığını
      veciz ifadelerle anlatıyor
      açıklıyor

      Denizli medrese-i yusufiyesinde bu kısmı okuyan mahpuslar
      aynı şekilde ahirete dair de açıklama istiyorlar

      ahiretin varlığını hepimiz kabul ederiz
      ama kabul etmek başka inanmak başka iman etmek başka
      her türlü itiraza cevap verebilecek şekilde
      ahirete ve sair iman hakikatlerine inanmak
      onları hem kendi nefislerimize
      kendi kendimize kabul ettirmek
      hem de çevremizde bize soranlara açıklayabilecek seviyede o hakikatlere iman etmek
      mümin olmanın şartı

      bu nazarla ahirti ele alıp, üstad hazretlerini dinleyelim inşallah

      Nasıl ki, Altıncı Meselede biz Hâlıkımızı arzdan, semâvâttan sorduk;
      onlar fenlerin dilleriyle, güneş gibi Hâlıkımızı bize tanıttırdılar.
      Aynen biz de âhiretimizi başta o bildiğimiz Rabbimizden,
      sonra Peygamberimizden, sonra Kur’ân’ımızdan,
      sonra sair peygamberler ve mukaddes kitaplardan,
      sonra melâikelerden, sonra kâinattan soracağız.
      İşte, birinci mertebede âhireti Allah’tan soruyoruz.
      O da bütün gönderdiği elçileriyle ve fermanlarıyla ve bütün isimleriyle ve sıfatlarıyla,
      “Evet, âhiret var-dır ve sizi oraya sevk ediyorum”
      ferman ediyor.
      Onuncu Söz, on iki parlak ve kat’î hakikatlerle,
      bir kısım isimlerin âhirete dair cevaplarını ispat ve izah eylemiş.
      Burada, o izaha iktifaen gayet kısa bir işaret ederiz.
      Evet, madem hiçbir saltanat yoktur ki,
      o saltanata itaat edenlere mükâfatı
      ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın.
      Elbette rububiyet-i mutlaka mertebesinde bir saltanat-ı sermediyenin,
      o saltanata iman ile intisap ve tâat ile fermanlarına teslim olanlara mükâfatı
      ve o izzetli saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücâzâtı;
      o rahmet ve cemâle,
      o izzet ve celâle lâyık bir tarzda olacak diye
      Rabbü’l-Âlemîn ve Sultanü’d-Deyyân isimleri cevap veriyorlar.

      küçük bir iş yerinde çalışanlar bile
      iş yerinin sahibi kimse onun kurallarına uygun çalışırlar
      kurallara uydukları, işlerini yaptıkları ve gösterdikleri çabaya göre
      mükafat alırlar, takdir alırlar

      tersi durum olsa, işe gelmese işini savsaklasa
      ceza alır hatta olabilir ki işlerine son verilir
      yönetim ve idarenin olduğu her alanda
      durum bu minvalde devam eder, ettirilir

      kainata baktığımızda,
      yıldızından zerresine kadar herşey bir kurallar bütünü içinde idare ettiriliyor
      bur saltanat kurulmuş
      ve bir emir sahibinden emir alınarak işler görülüyor
      bir söz sahibi, hak sahibi, idare sahibi, yönetici var
      ve madem bir yönetici var
      muhakkak ki o yönetici, o saltanat sahibi
      kendine itaat edenlere mkafat verecek, itaat etmeyenleri de cezalandıracaktır
      bunu yaparken de zerre miktar hak göz ardı edilmeden
      ince terazilerde tartarak yapacaktır

      insan; aklı ile, nefsi ile, şeytanı ile, sair latifeleri özellikleri ile
      bu dünyada bir kısım imihanlara tabi tutuluyor, ve kurallara uyması isteniyor
      ama verdiği doğru cevapların
      uyduğu kuralların
      yaptığı iyiliklerin tüm karşılığını burada alamıyor
      en basiti hepimiz hergün emre itaat edip beş vakit namazımızı kılıyoruz
      ama ona mukabil ödülü alamıyoruz

      bunun tersi de var
      çok zulümler oluyor, yanlışlar yapılıyor
      ama onların cezaları verilmiyor
      ama biliyoruz ki, saltanat varsa hükümdar var ve hükümdar varsa, her harekete karşı cezz ve mükafat olacak
      o zaman buradan sonra başka bir yer olmalı ki,
      hakiki adalet sağlansın, hakiki mükafatlar alınabilsin

      Hem madem güneş gibi, gündüz gibi,
      zemin yüzünde bir umumî rahmet ve ihatalı bir şefkat ve kerem gözümüzle görüyoruz.
      Meselâ, o rahmet, her baharda umum ağaçları
      ve meyveli nebatları cennet hûrileri gibi giydirip
      süslendirip, ellerine her çeşit meyveleri verip
      bizlere uzatıp “Haydi alınız, yiyiniz” dediği gibi;
      bir zehirli sineğin eliyle bizlere şifalı, tatlı balı yedirdiği
      ve elsiz bir böceğin eliyle en yumuşak ipeği bizlere giydirdiği gibi,
      bir avuç kadar küçücük çekirdeklerde,
      tohumcuklarda binler batman taamları bizim için saklayan
      ve ihtiyat zahîresi olarak o küçücük depolarda yerleştiren bir rahmet,
      bir şefkat,
      elbette hiç şüphe olamaz ki,
      bu derece nâzeninâne beslediği bu sevimli ve minnettarları ve perestişkârları olan mü’min insanları
      idam etmez.
      Belki, onları daha parlak rahmetlere mazhar etmek için,
      hayat-ı dünyeviye vazifesinden terhis eder diye,
      Rahîm ve Kerîm isimleri sualimize cevap veriyorlar,
      “El-Cennetü hakkun” diyorlar.

      vucudumuzun hayatını devam ettirebilmesi için besine ihtiyacı var
      ve bize bir tat alma duyusu verilmiş
      koku alma duyusu verilmiş
      ve bize sunulan yiyeceklere bir bakın
      elmasından muzuna, domatesinden biberine
      rengi
      kokusu
      tadı
      nasıl tam bize uygun
      ve nasıl güzel

      neden böyle olsun ki?

      tam tersi olamaz mıydı yani?

      hayvanlar ot yiyorlar bir ömür
      diken yiyor saman yiyor
      bize neden bu kadar ikramlar
      bu kadar leziz yemekler sunulmuş
      inek saman yiyor süt veriyor
      arı, ne yediği belli değil, o çiçek senin bu çiçek benim toz toprak içinde dolanıp
      bize bal yapıyor
      ipek böceği, eli kolu yok belki bir muzır hayvar
      ama bize en yumuşak en hoş giyeceklerimizi yapıyor

      bir hayvan taifesine bakın
      bir insanlara
      bir tat alma duyusuna
      bu kadar ikramlar veren
      nasıl merhametli
      nasıl rahmet sahibidir

      madem Rabbimiz böyle Rahimdir
      böyle Kerim dir;

      o zaman bu nazenin kullarını
      madem Rabbimizin Rahmet sonsuz
      bizi de böyle nazenin nazdar yaratmış
      hele bir de bu kulları içinde
      kendisine itaat eden
      kendisini kabul eden
      onun dinine tabi olan
      kurallarına uyan
      ve dinini yaymaya çalışan kullarına
      elbette ve elbette mükafatını verecektir

      Rabbim cennet-ul firdesini nasib etsin hepimize inşallah
      sonsuz merhameti ile muamele etsin bizlere
      ve kendisine hakiki kul olmayı ve hakiki imanı yaşamayı nasib etsin
      âmin

      Subhâneke lâ ılmelene illema allemtene inneke entel alîmul hakîm ve ahiru de’vehüm enilhamdülillahi rabbil âlemin, el fatiha

      #771372
      Anonim

        Alah razi olsun..Aciklamali olmasi guzel olmus..

        #771404
        Anonim

          Teşekkür ederim.Allah Razı Olsun

          #792963
          Anonim

            Amin ALLAH razi olsun Zuhr hocam .

            #811103
            Anonim

              çok güzel hocam sağolun. bir de yedinci mesele de yer alan;
              Evet, bir fende ve bir san’atta mütehassıs bir iki zâtın o fen ve o san’ata ait hükümleri ve fikirleri, onda ihtisası olmayan bin adamın, hattâ başka fenlerde âlim ve ehl-i ihtisas da olsalar, muhalif fikirlerini hükümden iskat ettikleri gibi; bir mes’elede, mesela, Ramazan hilâlini yevm-i şekte ispat etmek ve “Süt konservelerine benzeyen ceviz-i hindî bahçesi rû-yi zeminde var” diye dâvâ etmekte iki ispat edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip dâvâyı kazanıyorlar. Çünkü ispat eden yalnız bir ceviz-i hindîyi veyahut yerini gösterse kolayca dâvâyı kazanır. Onu nefiy ve inkâr eden bütün rû-yi zemini aramak, taramakla hiçbir yerde bulunmadığını göstermekle dâvâsını ispat edebildiği gibi; Cenneti ve dâr-ı saadeti ihbar ve ispat eden, yalnız bir izini sinemada gibi keşfen, bir gölgesini, bir tereşşuhunu göstermekle dâvâyı kazandığı halde; onu nefiy ve inkâr eden, bütün kâinatı ve ezelden ebede kadar zamanları görmek ve göstermekle ancak inkârını ve nefyini ispat ile dâvâyı kazanabilir. Ve bu ehemmiyetli sırdandır ki, “Hususi bir yere bakmayan ve imanî hakikatler gibi umum kâinata bakan nefiyler, inkârlar—zâtında muhâl olmamak şartıyla—ispat edilmez” diye ehl-i tahkik ittifak edip bir düstur-u esasî kabul etmişler.
              …paragrafını açıklar mısınız hocam?

            5 yazı görüntüleniyor - 1 ile 5 arası (toplam 5)
            • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.