• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #663007
    Anonim

      ÇOK İBRETLİK GERÇEK BİR HİKAYE

      > Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Sultanahmet Camii’ne her gittiğinde
      > orada iki gözü iki çeşme ağlayan yaşlı bir zata rastlamaktadır. Bu yaşlı
      > zat, başından geçen çok ilginç bir olayı kendisine anlatınca, Mehmet Akif
      > Ersoy bundan çok etkilenmiş, bu yaşlı zatla aralarında geçen konuşmayı
      > bizlere şöyle nakletmiştir:
      > Sabah namazlarını kılmak için Sultan Ahmet Camii’ne gidiyorum. Her sabah
      > ne kadar erken gidersem gideyim, mihrabın bir kenarına oturmuş olan, saçı
      > sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adamı, ümitsizce bedbin bir şekilde
      > durmadan ağlarken görüyorum.
      > O kadar ağlıyor ki, ağlamadığı tek bir dakikaya rastlayamadım. Bunun
      > sebebini çok merak ediyordum. Nihayet bir gün o yaşlı zatın yanına
      > sokuldum ve ‘Muhterem’ dedim,
      > “Niye bu kadar ağlıyorsun? ALLAH’ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz
      > olur mu?” Yaşlı gözlerle bana baktı ve:
      > “Beni konuşturma! Neredeyse kalbim duracak,” dedi. Ben anlatması için çok
      > ısrar edince başından geçen olayı ağlaya ağlaya şöyle anlattı:
      > “Efendim, ben Abdülhamid Han cennet mekânın devrinde orduda bir
      > binbaşıydım. Emrim altında olan bir birliğim vardı. Bu askerî görevime
      > annemin ve babamın vefatına kadar devam ettim. Fakat onlar vefat edince
      > istifa etmek istedim. Çünkü bir hayli servetimiz vardı. Bu mal ve mülkün
      > başında durmak, onların çarçur olmaması için gerektiği şekilde ilgilenmek
      > gayesiyle, bir istifa dilekçesi yazıp Sadâret makamına gönderdim.
      > Dilekçemde dedim ki: “Annem de babam da vefat etti. Falan yerde
      > mağazalarımız, filan yerde gayrimenkullerimiz vardır. Netice itibarıyla
      > bunlarla ilgilenecek, ticarî işlerin yürümesi için mağazaların başında
      > duracak bir nezaretçiye ihtiyaç vardır. Bu vesileyle şayet kabul
      > buyurulursa, görevimden istifa etmek istiyorum.”

      |

      > Bu dilekçeyi yazdıktan bir müddet sonra, doğrudan doğruya hünkârdan bana
      > bir yazı geldi. Heyecanla gelen mektubu açtım ve okudum. Orada istifamın
      > kabul edilmediği yazılmıştı. Öyle anlaşılıyordu ki, istifa dilekçem bizzat
      > padişaha gönderilmişti. Ben istifa dilekçemi yenileyip, bir daha verdim.
      > Fakat bana yine aynı cevap geldi. Bunun üzerine bizzat sultanın huzuruna
      > çıkıp, kendisiyle şifâhî olarak görüşüp istifamı vereyim diye düşündüm.
      > Abdülhamid Han gerçekten çok celâdetli bir padişahtı. Ben yaveriyle görev
      > icabı uzun zaman bir yerde kalmıştım. O, sultanın hâllerini bize
      > anlatırken ‘Abdülhamid faytonda giderken faytonun sağında ve solunda
      > bulunanlar neredeyse nefes almaya bile korkarlardı’ derdi. Efendim ALLAH
      > ona rahmet eylesin, Abdülhamid Han evliyaullahtan bir zattı. İşte ben
      > durumumu anlatmak için bizzat o celâdetli ve haşmetli padişahın huzuruna
      > çıktım ve:
      > “Hünkârım, sizden istifamın kabulünü rica edeceğim, durumum ise böyleyken
      > böyle” diyerek istifa sebebimi anlattım. Bunun üzerine bir müddet derin
      > derin düşündü. Yüzündeki ifadeden istifa etmemi istemediğini anlıyordum.
      > Ben bunu sezince istifa konusunda biraz daha ısrarcı oldum. Abdülhamid Han
      > cennet mekan, benim böyle ısrar ettiğimi görünce, bakışlarını bana
      > çevirip, öfkeli bir tavırla ve sanki beni elinin tersiyle iter gibi
      > hareket yaparak, “Haydi seni istifa ettirdik!” dedi. Tabiî ben istifamın
      > kabul edilmesi sebebiyle çok sevindim. Ve hiç vakit kaybetmeden
      > memleketime dönüp işlerimin başına geçtim. Derken bir gece müthiş bir rüya
      > gördüm. “Âlemi mânada, bütün ordular bir araya toplanmış teftiş
      > ediliyordu. Son savaşı vermek üzere, memleketin şarkında ve garbında
      > savaşan tüm orduları bizzat Peygamber Efendimiz teftiş ediyordu.
      > Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Yıldız Sarayı’nın önünde duruyor, bütün
      > Türk ordusu Efendimizin huzurundan geçerek büyük bir disiplin içerisinde
      > teftiş veriyordu. O esnada orada Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri de
      > vardı. Sultan Abdülhamid Han cennet mekân ise, edebi hürmetle, kemerbestei
      > ubûdiyetle Kâinatın Efendisi’nin hemen arkasında duruyordu. Bütün ordular
      > huzurdan tek tek geçiyordu. Derken sıra, benim istifa etmeden önce komutam
      > altında bulunan birliğe geldi. Fakat birliğin başında kumandanı olmadığı
      > için askerler darma dağınıktı.
      > Bu hâli gören Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Abdülhamid’e dönüp:
      > “Ey Abdülhamid! Bu ordunun kumandanı nerde?!” buyurdu. Bunun üzerine
      > Sultan Abdülhamid, mahcup bir hâlde başını önüne eğmiş olarak, hürmeti
      > edeple Efendimize:
      > “Ya ResûlALLAH! Bu ordunun kumandanı istifa etti. Bu konuda çok ısrar
      > ettiği için biz de onu istifa ettirdik..” dedi.
      > Bunun üzerine Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm “Senin istifa ettirdiğini,
      > biz de istifa ettirdik.” buyurdu.
      >
      >ALLAH MUHAFAZA.RABBİM HEPİMİZİ O’NUN (SAV) ŞEFAATİNE NAİL EYLESİN İNŞAALLAH.
      Amin..

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.