• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #663903
    Anonim

      80789.jpg

      Prof. Dr. (ODTÜ) Yasin Ceylan, Radikal’in ‘İKİ’ ekinde yazdığı yazısında İslam-Batı ikileminde çözüme giden en doğru yolun Bediüzzaman Said-i Nursi’nin açtığı yol olduğunu yazdı. İslam dininin gelecek kuşaklara tevarüs edecek olan özü ve cevherinin Risale-i Nurlarda olduğuna işaret eden Ceylan ‘Modernite Hıristiyanlığı ram etmişken İslam’la neden baş edemedi’ sorusuna da cevap verdi.
      İşte Prof. Dr. (ODTÜ) Yasin Ceylan’ın yazısı

      İslam dini, hem Ortadoğu’daki baskıcı totaliter rejimlerin hem de bunlara karşı mücadele veren ezilen kitlelerin başvurduğu bir kurtarıcıdır. Her türlü zulüm için İslam’dan icazet alınabildiği gibi, her türlü haksızlığa karşı başkaldırının fetvası da bu dinden alınabilir. Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nda, dini hamaset retoriğini kullanarak, işgal güçlerine karşı, dindar halkı arkasına aldı. İç ve dış muhaliflere karşı başarı elde ettikten sonra, modernleşme adına, Osmanlı’dan devralınan dini değerler ve kurumların yerine, Batı dünyasının değer ve kurumlarını yerleştirmeye çalıştı. Bu radikal reformları hazmedemeyen muhafazakâr kesimler, Kemalist mantaliteye karşı, İslam adına büyük bir mücadele başlattılar.

      I. Dünya Harbi’nden sonra emperyalist güçlerin işgalindeki Libya, Cezayir, Mısır, Suriye gibi Müslüman milletler, kutsal İslam topraklarına ayak basan yabancı güçlere karşı İslam dininin şan ve şerefini korumak, Müslüman’ın haysiyet ve kerametini kirletmemek davasıyla, fevkalade bir direniş hareketi başlattı. Ancak yabancı güçlerden memleketi kurtaran iktidarlar, totaliter ve hatta dikta rejimleri benimseyerek halklarına zulmetmeye başlayınca, bu sefer İslam, bu mağdur kitlelerin imdadına koştu. Bugün İslam ülkelerinde, kendi devlet ve rejimlerine karşı mücadele veren birçok İslami hareket mevcut.

      Siyaset ve güç
      İslam dininin iktidar mücadelelerinde hem amaç hem de araç olarak kullanılması, hem zalimin hem de mazlumun hesabına gelmesi, birçok dünyevi teşebbüste referans olarak gösterilmesi, ona yılmayan bir hayatiyet kazandırdı. Medeniyetler çatışmasında, Batı’ya muhalif diğer dünya görüşleri arasında, Batı’nın yaşam modeline ve değerlerine en sert direnci sergileyen, yine İslam’dır. İslam dininin bu özelliği, Ernst Gellner’e göre İslam’ın sahip olduğu bir “öz” sebebiyledir. Bu sayede modernite, Hıristiyanlığı ram etmişken İslam’la baş edemedi.

      Dışarıdan bakıldığında, İslam dininin bu dinamik yapısı, zamana mukavemet açısından, pozitif bir niteliktir. Ancak, İslam dininin temel kaynakları olan Kuran ve hadislere bakıldığında, bugünkü vaziyet, hedef edinilen ideal insan modelini inşa etmekten uzak. Hatta hedeften bir sapmadır. Siyaset ve güç mücadelesine bu kadar bulaşmış bir din, asıl misyonu olan ruh terbiyesini icra edemez. Bu derece dünyevileşen bir aşkın değerler sistemi, Tanrı insan ilişkisini, ruh temizliğini, ahlaki değerleri nasıl telkin edebilir?

      Türkiye’deki İslami grupların söz ve fiillerine baktığımızda, karşı oldukları dünyaperestlerden pek de farklı olmadıklarını görüyoruz. Gazete ve televizyonlarında, geçici nimetler uğruna doğru olandan ve erdemlerden nasıl saptıklarını görüyoruz. Güç mücadelesinde, diğer meşreplerden fark yaratmadan, birçok salim olmayan vasıtayı kullandıkları bir vakıadır.

      İslamcı cemaatler ve önderleri, günümüzde, kendi dışındaki medeniyetleri etkileyen Batı dünyasının yaşam kodları ve değerleri konusunda, İslam’ın yorumunu ve Müslüman’ın duruşunu belirlemek durumundadır. Türkiye ve diğer İslam ülkelerindeki din ulemasının, sosyal yaşamda ve devlet yönetimindeki nakısa ve cürümlere işaret edip “ideal İslam devletinde bunlar olmaz” diye vaaz etmelerinin pek bir anlamı yok. İdeal bir devlet ve toplum adına her şeyi eleştirebilirsiniz. Ancak o ideal devlet ve erdemli millet nerede diye sorulunca, ya geçekleşmiş bir örnek veya gerçekleşebilir bir teori sunmanız gerekir. Günümüzde şeriatla yönetilen Müslüman ülkeler, insanlığa yeni değerler sunamıyorlar. Bu ülkelerdeki toplumsal yaşam, Müslüman olmayan milletleri cezbetmediği gibi, Müslüman halkları bile hoşnut etmiyor.

      İmanlı diye erdemsiz bir insanı kendine yakın sayıp imanı olmayan erdemliyi kendinden uzak saymak, aydın bir insanı ne derece ikna edebilir? Tanrıya olan inancı bir imtiyaz sayıp günah işlemeye cesaretlenen ve affedilmeye umutlanan bir mümin ile imanı nakıs olduğu için bu imkândan mahrum kalan insanın durumu nasıl anlatılabilir?

      Farklı dinler
      Bir mümin çoğulcu bir toplumda nasıl yaşayacaktır? Kendi inançlarının doğru, diğerlerininkinin batıl olduğunu mu iddia edecek? O zaman onu hak olan dine mi çağıracak? Batıl bir inanca sahip bir kimseyle dost ve kardeşçe yaşayabilecek mi?

      Bir Müslüman, başka bir dinden olan bir kimseye veya hiçbir dine bağlılığı olmayan bir kimseye, sırf insan olmasından dolayı, temel hak ve özgürlüklere sahip olduğunu kabullenerek ona saygı duyacak mı? Yoksa onu ikinci derecede bir insan sayıp ıslah ve hidayete muhtaç mı görecek?

      İslam uleması, son bir asırdır, tüm çabalara rağmen bu sorulara cevap veremedi. İslam dinini bir tepki inancı haline getirip güç ve iktidara heveslendirdi. Ortaçağda bir medeniyet dini haline gelip insanlığa ahlak ve erdem sunan bu din, çağdaş Batı medeniyeti karşısında şaşırıp kaldı. Miladi 8. asırda işgal ettiği topraklarda karşılaştığı Helen kültürü karşısında korkuya kapılmadı, Platon’u ve Aristo’yu kendi diline çevirdi, Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi büyük düşünürler yetiştirdi. İslam âlemi, yaşamakta olduğumuz bu çağda, Batı medeniyeti karşısında benzer bir başarıyı göstermekten uzak.

      Son bir asır içinde, İslam ulemasının Batı dünya görüşü, yaşam değer ve pratiklerine karşı tavırları iki şekilde oldu. Bir kısmı İslam’ın temel dogmalarından hareket ederek, Batı’ya ait her şeyi İslam’a aykırı saydı. Bu tavrın tipik mümessili Seyyid Kutub’dur. Bu zat, çağdaş medeniyetin tüm değer ve kavramlarını, bilim ve teknoloji sayesinde oluşan yenidünyayı, İslam öncesi Arap Cahiliyesi ile eş tutarak, Müslümanları bu medeniyetten uzak tutmaya çalıştı. Diğer bir kısım ulema, yenidünyanın nimetlerinden hareket ederek, İslam’ın geleneksel dogmalarını yeniden tevil etmeye çalıştı. Bu ikinci tavrın tipik temsilcisi, Cemalettin Afgani ile Muhammed Abduh’dur.

      Günümüz Türkiye’sinde bu misyonu Yaşar Nuri Öztürk yüklendi. Bu iki tavırdan birincisi, yaşayan büyük bir medeniyetin meyvelerini Müslümanlara yasaklarken, ikincisi bu meyvelerin orijinini ve anlamlarını tahrif ve tezyif ediyor. İslam âleminde, bir çözümmüş gibi, az çok revaç bulan bu ikinci ekol, aslında hem İslam dininin esaslarına hem de Batı dünya görüşünün temel kaynaklarına yapılmış büyük bir haksızlık, derinden bir saptırma ve intihaldir.


      Çözülmeyen ikilem

      Siyasi İslam, İslam-Batı çıkmazına bir çözüm arayışı yerine, güç mevzilerini ele geçirme çabasıdır. Bu mevzileri ele geçirince, “İnsanlara takdim edeceğin ne hediyelerin var?” diye sorulduğunda, bunun cevabı bir “hiç”tir. Toplumda mevcut olan olumsuzlukları istismar ederek, onlara hayali bir kurtuluşu vaat eden, ahlaki değerlerden yoksun, bir kandırma sanatıdır.

      Ne yukarıda zikredilen iki yola ne de siyasi İslam’a iltifat eden üçüncü bir yol da kısmen denendi. Bu yol, daha öncekilerin çözemedikleri İslam-Batı ikilemini çözebilmiş değil. Ancak, ne Seyyid Kutub gibi realiteden kaçmış ne de Afgani ve Abduh gibi İslamı tahrif ve tağyire yeltenen bir yoldur. Bu yol, büyük mütefekkir Bediüzzaman Said-i Nursi’nin açtığı yoldur. Bu yolda İslam, bir ahlak ve ruh disiplini olarak takdim ediliyor. İslam dininin gelecek kuşaklara tevarüs edecek olan özü ve cevheri de budur.

      Ancak günümüzde, bu mirasa hak iddia edenlerin, onu bariz güzergâhından nasıl saptırdıklarını müşahede ediyoruz. Fevkalade sinsi bir planla, ahlak ve ruh temizliğinden ibaret olan bu davayı, nasıl tahrif ettiklerini görüyoruz. Bu davanın yeni, sözde temsilcileri, bu nurlu misyonu, kendi şahsi kapris ve siyasi emellerine alet etti. Bunlar, Said-i Nursi’nin şakirtleri olamazlar. Tüm kadrolarıyla, onun ilim ve fazailine ulaşamazlar.

      Siyasi İslam’ın dine ve mütedeyyine nasıl bir felaket vaat ettiğini, güzel ahlak ve kâmil insan projesinden ibaret olan din davasının, siyasetin entrikalarından uzak tutulması gerektiğini, bir asır önce fark eden bu büyük düşünüre, minnettarlığımızı ifade ederken, ona, Tanrıdan rahmet ve ilahi ihsanla taltif edilmesini dileriz.

      Kaynak:Radikal Gazetesi
      Alinti:Moralhaber
    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.