• Bu konu 15 yanıt içerir, 6 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 17)
  • Yazar
    Yazılar
  • #663985
    Anonim
      cb_mektubat.jpg
      Ramazan-ı Şerifin pek çok hikmetlerinden
      dokuz hikmeti beyan eden
      Dokuz Nüktedir.

      “O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidayet delillerini taşıyan ve hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân, o ayda indirilmiştir.” Bakara Sûresi: 2:185.”
      BİRİNCİ NÜKTE Ramazan-ı Şerifteki savm, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeâir-i İslâmiyenin âzamlarındandır. İşte, Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri, hem Cenâb-ı Hakkın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri var. Cenâb-ı Hakkın rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
      nimetsofrasi.jpg
      Cenâb-ı Hak, zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde hâlk ettiği ve bütün envâ-ı nimeti o sofrada b827.gif (Umulmadık yerlerden) bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemâl-i Rububiyetini ve Rahmâniyet ve Rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar, gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde, o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazen unutuyor.


      iftar1.jpg

      iftar4.jpg

      Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman, birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelinin ziyafetine davet edilmiş bir surette, akşama yakın “Buyurunuz” emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârâne göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli Rahmâniyete karşı, vüs’atli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar?

      hadisli_resimler014.jpg

      #774551
      Anonim

        İKİNCİ NÜKTE

        Ramazan-ı Mübareğin savmı, Cenâb-ı Hakkın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:


        Birinci Sözde denildiği gibi, bir padişahın mutfağından bir tablacının getirdiği taamlar bir fiyat ister.

        Tablacıya bahşiş verildiği hâlde, çok kıymettar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in’âm edeni tanımamak nihayet derecede bir belâhet olduğu gibi; Cenâb-ı Hak, hadsiz envâ-ı nimetini nev-i beşere zemin yüzünde neşretmiş, ona mukabil, o nimetlerin fiyatı olarak şükür istiyor. O nimetlerin zâhirî esbabı ve ashabı, tablacı hükmündedirler.

        antakya__da_seyyar_sat__c__.jpg

        O tablacılara bir fiyat veriyoruz, onlara minnettar oluyoruz.

        Hattâ, müstehak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz.

        Halbuki, Mün’im-i Hakikî, o esbabdan hadsiz derecede, o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır.

        İşte Ona teşekkür etmek, o nimetleri doğrudan doğruya Ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.

        İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır.


        Çünkü, sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor.

        Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor.


        vakfikebir-ekmegi.jpg

        Halbuki, iftar vaktinde, o kuru ekmek, bir mü’minin nazarında çok kıymettar bir nimet-i İlâhiye olduğuna kuvve-i zâikası şehadet eder.

        Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü mânevîye mazhar olur.


        Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle, “O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenâvülünde hür değilim. Demek başkasının malıdır ve in’âmıdır; Onun emrini bekliyorum” diye, nimeti nimet bilir, bir şükr-ü mânevî eder.

        yiyecekler.jpg


        İşte, bu suretle oruç çok cihetlerle hakikî vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.

        cl-eacute-d-or-thumb676171.jpg

        minareler.jpg


        Risale-i Nur Külliyâtı/ Yirmi Dokuzuncu Mektup
        #774552
        Anonim

          Üçüncü Nükte:

          Oruç, hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: İnsanlar, maişet cihetinde muhtelif bir surette halkedilmişler.

          Cenab-ı Hak o ihtilafa binaen, zenginleri fukaraların muavenetine davet ediyor.

          Halbuki zenginler, fukaranın acınacak acı hallerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilir.

          Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez.
          59465.jpg

          Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr-ü hakikînin bir esasıdır. Hangi ferd olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir. Ona karşı şefkate mükelleftir.
          aclik_fakir01.jpg
          Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla muavenete mükellef olduğu ihsanı ve yardımı yapamaz; yapsa da tam olamaz. Çünki hakikî o haleti kendi nefsinde hissetmiyor.
          pakistan-sel-ve-ramazan-yard_mi-1_200x180.jpg

          #774553
          Anonim

            Dördüncü Nükte:

            Ramazan-ı Şerifteki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

            Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telakki eder.
            ramadan-praying-.jpg
            Hattâ mevhum bir rububiyet ve keyfemayeşa hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor.

            Hususan dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmiş ise; bütün bütün gasıbane, hırsızcasına nimet-i İlahiyeyi hayvan gibi yutar.


            İşte Ramazan-ı Şerifte en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki: Kendisi mâlik değil, memluktür; hür değil, abddir. Emir olunmazsa en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye mevhum rububiyeti kırılır, ubudiyeti takınır, hakikî vazifesi olan şükre girer.

            ilginc_foto_2.jpg

            #774554
            Anonim

              ]İşte Ramazan-ı Şerifte en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki: Kendisi mâlik değil, memluktür; hür değil, abddir. Emir olunmazsa en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye mevhum rububiyeti kırılır, ubudiyeti takınır, hakikî vazifesi olan şükre girer.[/SIZE][/FONT]

              Güzel paylaşım gerçekten rabbim razı olsn..

              #774364
              Anonim

                Beşinci Nükte:

                Ramazan-ı Şerifin orucu, nefsin tehzib-i ahlâkına ve serkeşane muamelelerinden vazgeçmesi cihetine baktığı noktasındaki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:

                Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor.

                Mahiyetindeki hadsiz aczi, nihayetsiz fakrı, gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez.

                Hem ne kadar zaîf ve zevale maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez.

                Âdeta polattan bir vücudu var gibi, lâyemûtane kendini ebedî tahayyül eder gibi dünyaya saldırır. Şedid bir hırs ve tama’ ile ve şiddetli alâka ve muhabbet ile dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır.

                Hem kendini kemal-i şefkatle terbiye eden Hâlıkını unutur. Hem netice-i hayatını ve hayat-ı uhreviyesini düşünmez; ahlâk-ı seyyie içinde yuvarlanır.

                İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç; en gafillere ve mütemerridlere, za’fını ve aczini ve fakrını ihsas ediyor.
                adszpfw6_1238283406.png

                Açlık vasıtasıyla midesini düşünüyor. Midesindeki ihtiyacını anlar. Zaîf vücudu, ne derece çürük olduğunu hatırlıyor.

                Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder.

                Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemal-i acz ve fakr ile dergâh-ı İlahiyeye ilticaya bir arzu hisseder ve bir şükr-ü manevî eliyle rahmet kapısını çalmağa hazırlanır. Eğer gaflet kalbini bozmamış ise…

                sefkat-ve-tefekkur.jpg

                #774672
                Anonim

                  ALTINCI NÜKTE

                  Ramazan-ı Şerifin sıyâmı, Kur’ân-ı Hakîmin nüzulüne baktığı cihetle ve Ramazan-ı Şerif, Kur’ân-ı Hakîmin en mühim zaman-ı nüzulü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:

                  Kur’ân-ı Hakîm, madem şehr-i Ramazan’da nüzul etmiş.

                  kuran.jpg

                  O Kur’ân’ın zaman-ı nüzulunu istihzar ile, o semâvî hitabı hüsn-ü istikbal etmek için Ramazan-ı Şerifte nefsin hâcât-ı süfliyesinden ve mâlâyâniyat hâlâttan tecerrüt ve ekl ve şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir surette o Kur’ân’ı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve

                  ondaki hitâbât-ı İlâhiyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde dinlemek

                  ve o hitabı Resul-i Ekremden (a.s.m.) işitiyor gibi dinlemek,

                  belki Hazret-i Cebrâil’den, belki Mütekellim-i Ezelîden dinliyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olur.

                  Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur’ân’ın hikmet-i nüzulünü bir derece göstermektir.

                  Evet, Ramazan-ı Şerifte güya Âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor.

                  Öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin köşelerinde o Kur’ân’ı, o hitab-ı semâvîyi arzlılara işittiriyorlar.

                  Her Ramazan, b828.gif âyetini, nuranî, parlak bir tarzda gösteriyor; Ramazan Kur’ân ayı olduğunu ispat ediyor.

                  O cemaat-i uzmânın sair efradları, bazıları huşû ile o hâfızları dinlerler. Diğerleri kendi kendine okurlar.

                  Şöyle bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i süflînin hevesâtına tâbi olup, yemek içmekle o vaziyet-i nuranîden çıkmak ne kadar çirkinse ve o mesciddeki cemaatin mânevî nefretine ne kadar hedef ise, öyle de, Ramazan-ı Şerifte ehl-i sıyâma muhâlefet edenler de o derece umum Âlem-i İslâmın mânevî nefretine ve tahkirine hedeftir.

                  Kabe_Resimleri.jpg

                  #774893
                  Anonim

                    Yedinci Nükte:

                    Ramazanın sıyamı, dünyada âhiret için ziraat ve ticaret etmeğe gelen nev’-i insanın kazancına baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

                    Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a’mal, bire bindir. Kur’an-ı Hakîm’in nass-ı hadîs ile herbir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir.

                    Ramazan-ı Şerifte herbir harfin, on değil bin ve Âyet-ül Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler ve Ramazan-ı Şerifin Cum’alarında daha ziyadedir.

                    Ve Leyle-i Kadir’de otuz bin hasene sayılır. Evet her bir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur’an-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki; milyonlarlao bâki meyveleri, Ramazan-ı Şerif’te mü’minlere kazandırır.

                    İşte gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki: Bu hurufatın kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasarette olduğunu anla!

                    İşte Ramazan-ı Şerif âdeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevî hasılât için, gayet münbit bir zemindir.

                    Ve neşvünema-i a’mal için, bahardaki mâ-i Nisandır. Saltanat-ı rububiyet-i İlahiyeye karşı ubudiyet-i beşeriyenin resm-i geçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir.

                    Ve öyle olduğundan, yemek-içmek gibi nefsin gafletle hayvanî hacatına ve malayani ve hevaperestane müştehiyata girmemek için oruçla mükellef olmuş. Güya muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine veyahut âhiret ticaretine girdiği için, dünyevî hacatını muvakkaten bırakmakla, uhrevî bir adam ve tecessüden tezahür etmiş bir ruh vaziyetine girerek; savmı ile, Samediyete bir nevi âyinedarlık etmektir.

                    Evet Ramazan-ı Şerif; bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır.

                    Evet birtek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir.

                    Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur’an ile bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra bir hüccet-i katıadır.

                    kadir_gecesi_programi.jpg

                    Evet nasılki bir padişah, müddet-i saltanatında belki her senede, ya cülûs-u hümayûn namıyla veyahut başka bir şaşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Raiyetini, o günde umumî kanunlar dairesinde değil; belki hususî ihsanatına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini, has teveccühüne mazhar eder.

                    Öyle de: Ezel ve Ebed Sultanı olan onsekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelal’i; o onsekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlîşanı olan Kur’an-ı Hakîm’i Ramazan-ı Şerifte inzal eylemiş.

                    Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir.

                    Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, süflî ve hayvanî meşagılden insanları çekmek için oruca emredilecek.

                    yfxramazan2006x05x1024rj5.jpg

                    Ve o orucun ekmeli ise:

                    Mide gibi bütün duyguları;

                    gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır.

                    Yani: Muharremattan, malayaniyattan çekmek ve her birisine mahsus ubudiyete sevketmektir.

                    Meselâ: Dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak.

                    Ve o lisanı, tilavet-i Kur’an ve zikir ve tesbih ve salavat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek…

                    Meselâ: Gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men’edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur’an dinlemeğe sarfetmek gibi sair cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır.

                    Zâten mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruç ile ona ta’til-i eşgal ettirilse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittiba ettirilebilir.

                    #775016
                    Anonim

                      Sekizinci Nükte:

                      Ramazan-ı Şerif, insanın hayat-ı şahsiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

                      İnsana en mühim bir ilâç nev’inden maddî ve manevî bir perhizdir ve tıbben bir hımyedir ki:

                      İnsanın nefsi, yemek içmek hususunda keyfemayeşa hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar verdiği gibi;

                      hem helâl-haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, âdeta manevî hayatını da zehirler.

                      Daha kalbe ve ruha itaat etmek, o nefse güç gelir.

                      Serkeşane dizginini eline alır. Daha insan ona binemez, o insana biner.

                      Ramazan-ı Şerifte oruç vasıtasıyla bir nevi perhize alışır; riyazete çalışır ve emir dinlemeyi öğrenir.
                      3-soz-ahiret-gibi-dunya-saadeti-dahi-ibadette-ve-allaha-asker-olmaktadir.jpg

                      Bîçare zaîf mideye de, hazımdan evvel yemek yemek üzerine doldurmak ile hastalıkları celbetmez. Ve emir vasıtasıyla helâli terkettiği cihetle, haramdan çekinmek için akıl ve şeriattan gelen emri dinlemeğe kabiliyet peyda eder.

                      Hayat-ı maneviyeyi bozmamağa çalışır.

                      Hem insanın ekseriyet-i mutlakası açlığa çok defa mübtela olur. Sabır ve tahammül için bir idman veren açlık, riyazete muhtaçtır. Ramazan-ı Şerifteki oruç onbeş saat, sahursuz ise yirmi dört saat devam eden bir müddet-i açlığa sabır ve tahammül ve bir riyazettir ve bir idmandır.

                      Demek, beşerin musibetini ikileştiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilâcı da oruçtur.

                      Hem o mide fabrikasının çok hademeleri var. Hem onunla alâkadar çok cihazat-ı insaniye var. Nefis, eğer muvakkat bir ayın gündüz zamanında ta’til-i eşgal etmezse; o fabrikanın hademelerinin ve o cihazatın hususî ibadetlerini onlara unutturur, kendiyle meşgul eder, tahakkümü altında bırakır.

                      O sair cihazat-ı insaniyeyi de, o manevî fabrika çarklarının gürültüsü ve dumanlarıyla müşevveş eder.

                      Nazar-ı dikkatlerini daima kendine celbeder. Ulvî vazifelerini muvakkaten unutturur. Ondandır ki; eskiden beri çok ehl-i velayet, tekemmül için riyazete, az yemek ve içmeğe kendilerini alıştırmışlar.
                      salata-catalda-domates.widec.jpg

                      Fakat Ramazan-ı Şerif orucuyla o fabrikanın hademeleri anlarlar ki; sırf o fabrika için yaratılmamışlar. Ve sair cihazat, o fabrikanın süflî eğlencelerine bedel, Ramazan-ı Şerifte melekî ve ruhanî eğlencelerde telezzüz ederler, nazarlarını onlara dikerler.

                      Onun içindir ki; Ramazan-ı Şerifte mü’minler, derecatına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, manevî sürurlara mazhar oluyorlar.

                      Kalb ve ruh, akıl, sır gibi letaifin o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır.

                      Midenin ağlamasına rağmen, onlar masumane gülüyorlar.

                      31oj2gn0.jpg

                      #775134
                      Anonim
                        fezapilotu;205373 wrote:
                        [sıze=4]ramazan-ı şerifin pek çok hikmetlerinden[/sıze]
                        fezapilotu;205373 wrote:
                        [sıze=4]dokuz hikmeti beyan eden[/sıze]
                        [sıze=4]dokuz nüktedir.[/sıze]

                        [sıze=4]“o ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidayet delillerini taşıyan ve hak ile bâtılın arasını ayıran kur’ân, o ayda indirilmiştir.” bakara sûresi: 2:185.” [/sıze]

                        [sıze=4]birinci nükte ramazan-ı şerifteki savm, islâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeâir-i islâmiyenin âzamlarındandır. Işte, ramazan-ı şerifteki orucun çok hikmetleri, hem cenâb-ı hakkın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı ilâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri var. cenâb-ı hakkın rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:[/sıze]

                        Ramazan Risalesi, orucun hikmetlerini çok güzel anlatan bir eser. Beraber anladığımız kadarıyla mütalaa edelim ki istifademiz artsın. Mesela Birinci Nüktede Ramazan-ı Şerifteki oruç için “Hem şeâir-i islâmiyenin âzamlarındandır.” deniyor. İslamın büyük şeairleri nelerdir ? Bu açıdan baktığımızda orucu tutan kişiler nasıl bir rolü üstleniyorlar ? Katılım gösterelim inşaallah. Selam ve dua ile.
                        #775235
                        Anonim

                          Mesela Birinci Nüktede Ramazan-ı Şerifteki oruç için “Hem şeâir-i islâmiyenin âzamlarındandır.” deniyor. İslamın büyük şeairleri nelerdir ?

                          Bu açıdan baktığımızda orucu tutan kişiler nasıl bir rolü üstleniyorlar ? Katılım gösterelim inşaallah. Selam ve dua ile.

                          Şeair: Alâmet; İslâmın alâmeti olan şeyler, manalarına geliyor. Bilmediğimiz bir batı ülkesine gittiğimizde orada birinden gördüğümüz İslamı direkt anımsatan hareketler İslam şeairi oluyor. Namaz, oruç gibi. Mesela en büyük İslam şearilerinden birisi Namaz dır. Dünyanın neresinde olursa olsun namaz kılan birini görürsek o bize sadece ve sadece İslamı anımsatır. Bunun gibi ezan, minare, besmele, (Birinci Sözde de İslam nişanı olarak geçer.) Selam gibi sembol ve sözler de İslamın büyük şeairlerindendir, Yani şeair-i İslamiyenin azamlarındandır. Ve bu şeairler tebliğ vazifesi görmesi hasebiyle de dikkat çekicidir.

                          Mesela Ramazan ayında bir ordu misali Oruç tutan tüm Müslümanlar bu tebliğ vazifesine de ayrıca katkıda bulunmaktadırlar. Adeta bir ay boyunca tüm dünyanın ilgi odağı olmaktalar. Üstad Hazretleri Risale-i Nurlarda “Bizler hakaik-i İslamiyenin kemalatını efalimizle izhar etsek, sair dinlerin etbaları, fevc fevc kıtalarla İslamiyete dehalet edeceklerdir.” sözüyle bizlere lisan-ı hal diliyle yaptığımız, fiile döktüğümüz İslami güzelliklerin ne kadar mühim sonuçları olabileceğini gösteriyor. Ve bu fiiller İslamın büyük şeairlerinden de olursa; (ORUÇ GİBİ) neticenin bu cümledeki gibi olması kaçınılmazdır. Çünkü aşağıdaki ifadelerden de anlıyacağımız gibi her bir şeair başlı başına bir hocalık, muallimlik vazifesi görüyor, tebliğ rolünü üstleniyor. Şeairleri hal diliyle gösteren Müslüman kardeşlerimiz de bu rolü üstlenmede büyük katkı sağlıyorlar. Şimdi Lemeattaki şu ifadelere bir göz atalım.

                          “Bir zâtı gördüm ki yeis ile müptelâ, bedbinlikle hasta idi.

                          Dedi: Ulemâ azaldı, kemiyet keyfiyeti.

                          Korkarız, dinimiz sönecek de bir zaman.

                          Dedim: Nasıl kâinat söndürülmezse, iman-ı İslâmî de sönemez.

                          Öyle de, zeminin yüzünde çakılmış mismarlar hükmünde her an Olan

                          İslâmî şeâir,

                          dinî minarat,

                          İlâhî maâbid,

                          şer’î maâlim itfâ olmazsa,

                          İslâmiyet parlayacak an be an.

                          Herbir mâbed bir muallim olmuş,

                          tab’ıyla tabâyie ders verir.

                          Her maâlim dahi birer üstad olmuştur;

                          onun lisan-ı hâli eder telkin-i dinî;

                          hatasız, hem bînisyan.”

                          Herbir şeâir bir hoca-i dânâdır; ruh-u İslâmı daim enzâra ders veriyor.”

                          #775237
                          Anonim

                            @Fezapilotu 205373 wrote:

                            İşte, Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri, hem Cenâb-ı Hakkın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri var.

                            Ramazan Orucunun, Cenab-ı Hakkın Rububiyetine bakan yönleri üzerinde duralım inşaallah. Katılmak isteyen kardeşlerimiz buyursunlar. Cenab-ı Hakkın Rububiyetinin Oruçla nasıl bir ilişkisi vardır ?

                            #775343
                            Anonim

                              @Fezapilotu 205373 wrote:

                              BİRİNCİ NÜKTE Ramazan-ı Şerifteki savm, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeâir-i İslâmiyenin âzamlarındandır. İşte, Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri, hem Cenâb-ı Hakkın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri var. Cenâb-ı Hakkın rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:


                              Cenâb-ı Hak, zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde hâlk ettiği ve bütün envâ-ı nimeti o sofrada b827.gif (Umulmadık yerlerden) bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemâl-i Rububiyetini ve Rahmâniyet ve Rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar, gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde, o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazen unutuyor.


                              Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman, birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelinin ziyafetine davet edilmiş bir surette, akşama yakın “Buyurunuz” emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârâne göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli Rahmâniyete karşı, vüs’atli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar?

                              Ramazan Orucunun, Cenab-ı Hakkın Rububiyetine bakan yönleri üzerinde duralım inşaallah. Katılmak isteyen kardeşlerimiz buyursunlar. Cenab-ı Hakkın Rububiyetinin Oruçla nasıl bir ilişkisi vardır ?

                              Sorumuza cevap vermeden önce Rububiyetin manasına kısaca bir bakalım.

                              RUBÛBİYET : Cenâb-ı Hakkın her zaman, her yerde ve her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onu terbiye etmesi ve idâresi altında bulundurması vasfı.

                              Cenab-ı Hak şu gördüğümüz yeryüzünü öyle bir tarzda yaratmıştır ki; bir cihetle tüm varlıkların istifade edebileceği geniş ve büyük bir sofra hükmüne getirmiş. Öyle bir sofra ki; bütün canlı türleri o azim sofradan istifade ediyor ve her nevin, her tür canlının o sofradan kendine uygun rızıkları bulabiliyor. Mesela Allah bir kuşu yaratırken onun terbiyesi, idaresi için gereken en uygun rızkı da yaratmayı ihmal etmemiş. Arıyı yaratmış, çiçeği de yaratmış. İneği yaratmış, otsuz bırakmamış. Her canlının ne ihtiyacı varsa, onu yaratırken onun ihtiyacı olan şeyleride beraberinde halketmiş. Hepimizin havaya ihtiyacı var ve yaşadığımız dünyada da hava var. Suya ihtiyacımız var, dünyada su da var. Yani şu koca yeryüzü hepimizin idaresi ve terbiyesine gereken rızıklarla dolup taşıyor. Cenab-ı Mevlam bu rızıkları tam ihtiyacımıza uygun şekilde ve zaman da yaratıyor. Karpuza en çok ihtiyaç hissettiğimiz mevsim yaz ve onu yaz mevsiminde yaratıyor. Kışın ortasında yaratmıyor. Bu suretle bizlere Rububiyetindeki mükemmelliği, Rahmaniyetini, Rahimiyetini, merhametini, şefkatini, rızıklandırıcılığını bizlere bu şekilde gösteriyor, ifade buyuruyor.

                              Evet Allahın nimetleri hep gözümüzün önünde, sebeplere taksim edilmeyecek kadar da aşikar aslında. Çünkü ihtiyaçla, ihtiyaç sahibi arasında bir uygunluk var. ihtiyaç sahibini bilen aynı zamanda ihtiyacının ne olduğunu da biliyor, görüyor. Bunu müşahede edebiliyoruz. Yukarıdaki örnekler sadece bir kaçı. Peki bu yeryüzü sofrasının en müşerref misafirleri olan insanlar bu nimetlerin ne kadar farkındayız. Bütün mahlukat kendine uygun hamd-ü senasını Rabbine dile getirirken insanların bundan çoğunlukla uzak kaldıklarını görüyoruz. Hatta bu sofranın daha da kıymetli misafirleri olan Müslümanların dahi bu nimetlerden gaflet içinde olduğunu görüyoruz.

                              Mesela inek süt veriyor, sütü ineğin iyi beslenmesinden biliyoruz. Arı bal yapıyor, bu sene çiçek çoktu diyoruz. Birisi bize sevdiğimiz bir yiyecek verse ona minnet ediyoruz, onu tek sebep olarak görüyoruz o nimetin bize ulaşmasında. Halbuki o sebepler ancak aracı olabilirler. O sebeplerin arkasında işleyen bir el vardır. Sebepleri tanzim eden Biri vardır. Bir Müsebbib vardır. Bizler zahire göre hükmettiğimizdendir ki; bize en son hangi elle gelmişse bir nimet, nimeti ondan biliyoruz, gaflete düşüyoruz. Birinci Sözde de geçtiği gibi; “Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belahet ise; öyle de, zahiri mün’imleri medih ve muhabbet edip,Mün’im-i Hakiki’yi unutmak, ondan bin derece daha belahattir”

                              Evet bizler bu veciz ifade de olduğu gibikıymettar hediye kimden gelmişse tabiri caizse onun ayağını öpüyoruz. Asıl hediyeyi göndereni aklımıza bile getirmiyoruz.

                              İşte Ramazan-ı Şerifteki Oruç bizleri bu gafletten uyandırıyor. İftar vaktinde tüm Müslümanlar bir ses bekliyor, bir işaret bekliyor aynı orduya has bir nizam içinde. Tüm ordu külli itaatini sunuyor Padişahına, umumi ve azim bir ubudiyet içerisine giriyoruz. Tüm İslam alemi bir sofra etrafında toplanmış bekliyor hissini yaşatıyor insana. İftara yakın o dakikalarda sofranın başında beklemek Sünnettir. Biz o sünneti yaşarken aynı zamanda o nimetlerin nereden geldiğini anlama fırsatını bulmuş oluyoruz. Nimetlerin gerçek anlamda farkına varma fırsatı buluyoruz.

                              Düşünelim; 12 ayda bir Ramazan ayı olmasa, ne zaman oturup o nimetleri bize vereni düşünüp hamdini yaparız ? Ne kadar tefekkür ederiz o nimetleri vereni ?Acaba böyle ulvî ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar? İyi ki varsın Ramazan…

                              #775365
                              Anonim

                                Allah razı olsun kardeşim,sorular ve cevaplar çok açıklayıcı olmuş

                                .İstifade edenlerden oluruz İnşaallah.

                                #775616
                                Anonim

                                  @ikincigurbet 207399 wrote:

                                  Allah razı olsun kardeşim,sorular ve cevaplar çok açıklayıcı olmuş

                                  .İstifade edenlerden oluruz İnşaallah.

                                  Amin, ecmain kardeşim. Katılımlarınızı bekleriz inşaallah.

                                  “İKİNCİ NÜKTE

                                  Ramazan-ı Mübareğin savmı, Cenâb-ı Hakkın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

                                  Birinci Sözde denildiği gibi, bir padişahın mutfağından bir tablacının getirdiği taamlar bir fiyat ister.

                                  Tablacıya bahşiş verildiği hâlde, çok kıymettar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in’âm edeni tanımamak nihayet derecede bir belâhet olduğu gibi; Cenâb-ı Hak, hadsiz envâ-ı nimetini nev-i beşere zemin yüzünde neşretmiş, ona mukabil, o nimetlerin fiyatı olarak şükür istiyor. O nimetlerin zâhirî esbabı ve ashabı, tablacı hükmündedirler.

                                  O tablacılara bir fiyat veriyoruz, onlara minnettar oluyoruz.

                                  Hattâ, müstehak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz.

                                  Halbuki, Mün’im-i Hakikî, o esbabdan hadsiz derecede, o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır.

                                  İşte Ona teşekkür etmek, o nimetleri doğrudan doğruya Ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur. “

                                  Cenab-ı Hak yeryüzünü türlü türlü nimetleriyle insanın istifadesine sunmuş, donatmış. O nimetleri bize getiren sebepler tablacı hükmündedirler. Mesela pazara gittiğimizde, elma, portakal, karpuz, kavun vs. alıyoruz ve bunların karşılığında o pazarcıya bir ücret veriyoruz. Halbuki o pazarcı tablacı hükmündedir, o meyvelerin ve sebzelerin gerçek sahibi değildir. Yani biz ona o ücreti vermekle o nimetlerin gerçek sahibi olmuyoruz, pazarcı sadece bir sebep, tablacı. Mün’im i Hakiki (Gerçek nîmet verici olan Allah.) ise o nimeti bize o pazarcının aracılığıyla ulaştıran Müsebbibü’l Esbab (Bütün sebeplere sâhib olan, onları meydana getiren Allah.) olan Allahtır. Haliyle pazar sahibi aracı olması hasebiyle bir ücret istediği gibi, asıl mal sahibi ondan bin derece daha ücrete layıktır. Aracıya ücret verip, asıl mal sahibini hatıra getirmemek; Birinci Söz’de ifade edildiği şekliyle; Padişahın bize gönderdiği hizmetçisine kıymet verip, takdir edip, hürmet gösterip, padişaha minnet etmemek, hatırını saymamak, hürmet göstermemek, akla getirmemek çok büyük bir edepsizlik olduğu gibi Padişahın gazabına da vesiledir.

                                  Tablacı hükmünde olan o sebepler bile bir fiyat, ücret beklerken, acaba asıl mal sahibinin istediği ücret nedir ? Ne yaparsak o nimetlerin fiyatını ödemiş oluruz. Evet nimetlerin bedeli üç şey: Biri zikir, biri fikir, biri de şükürdür. Zikir Allahın adıyla alıp, Allahın adıyla vermek. Fikir, nimetlerin üzerinde nimetlendiriciyi görmek, O’nu tefekkür etmek. Şükür ise nimetlerin hakkını vermek, onları gönderene Hamd etmek, Gönderene minnet etmek, hürmet göstermektir.

                                  Nimetleri gönderene teşekkür etmek, O’na hamd-ü sena etmek, nimetleri direkt olarak O’ndan bilmek; elbette o nimetlere şiddetli ihtiyaç hissetmekle olur. Bu hissi en bariz şekilde ortaya çıkaran ise şüphesiz ki Ramazan orucudur.

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 17)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.