- Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
25 Eylül 2010: 23:58 #665076
Anonim
Aziz, Sıddık Kardeşlerim:
Evvelen, Cevşen-i Kebir’in teksiri gayet büyük bir sevabtır. Ruh-u cânımla sizi bin tebrik ediyorum. Fakat, sizin tercüme ettiğiniz (Mecmuât-ül Ahzâb)’tan sevabına dair parçanın aynını yazmayınız. Çünkü, böyle sevablar hakkındaki rivayetler, müteşâbih nev’indendir; hakiki mâhiyetleri bilinmez. Dinsizlerin veya mu’teriz feylesofların, ya mübalağa veya neûzü billah, hurâfe diye tevehhüme düşerler. Onun için 24. Sözün 3. Dalındaki 10. Aslı, dikkatle okuyunuz. Ve bir kısmı da size leffen gönderildi. Onun için, tercüme ettiğinizin bir kısmını, (Benim çizgiler çektiğim miktar) yazılmasın. (Hâşiye:2) Evet, sevabına dâir o rivâyet müteşâbihattandır. Hakikat-ı Muhammediye’nin (A.S.M.) bin bir Esmâ-i İlâhiyenin yüksek hakikatlarına mazhariyeti noktasından bir hârika feyizlerin tecellisine dâirdir. Güneşin deniz yüzünde ve katrenin göz bebeğinde temessülü gibi, o acâib sevablar, ferdlerde imkânı var. (Fakat) bu külliyet, kaziye-i mümkinedir! İmkân i’tibariyledir. Bu acib ma’na, tam ihlâs ile ve bin bir esmânın hakikatlarına imanla âşina olan; Peygamberin (A.S.M.) arkasında (ancak) ona mazhar olabilir. Fakat, çok mühim şartlar var. Ve çok esbâbı ve derecâtı var. Onun için, her bir ders herkese verilmez. Birine nisbeten hakikat olur. Diğeri, o şerâiti görmediği için ya hurâfe telâkki eder, ya inkâra düşer. Hattâ, otuz beş senedenberi Cevşeni her gün okuduğum halde ve tavsiyemle, çok Nurcular da vird gibi okudukları halde, sevâbına dâir o parçayı üç dört def’a okumamışım! Çünkü, sevâb noktasında o ( mümkün ferde ) mazhar olmak kendimden gayet yüksek gördüğümden, hadsiz derecede haddimden yüksek o makama elimi uzatmadım. Zâten, Nur’un mesleğinde bu nev’i netâic-i uhreviyeyi amel vaktinde, ille-yi gâye ve maksad-ı aslî yapmamak gerektir. Belki İhsan-ı İlâhi olarak bir kayd-ı inzârî ile bakar. Yoksa niyet nazarı ile baksa, ihlâs-ı hakikî zedelenir. Umuma selâm.
Elbâki Hüvel Bâki Kardeşiniz
Said Nursi
26 Eylül 2010: 00:10 #778025Anonim
ONUNCU ASIL: Ekser taife-i mahlûkatta olduğu gibi, ef’al ve a’mâl-i beşeriyede bazı harika fertler bulunur. O fertler, eğer iyilikte ileri gitmişse, o nevilerin medar-ı fahrleridir, yoksa medar-ı şeâmetleridir. Hem gizleniyorlar; adeta birer şahs-ı mânevî, birer gaye-i hayal hükmüne geçerler. Sair fertlerin herbirisi, o olmaya çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek, o mükemmel harika fert mutlak, müphem bulunup, her yerde bulunması mümkün… Şu ipham itibarıyla, mantıkça kaziye-i mümkine suretinde, külliyetine hükmedilebilir. Yani, herbir amel şöyle bir netice verebilmesi mümkündür. Meselâ, “Kim iki rekât namazı filân vakitte kılsa, bir hac kadardır.”
1 İşte, iki rekât namaz bazı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattir. Herbir iki rekât namazda, bu mânâ külliyetle mümkündür.
Demek, şu nevideki rivâyetler, vukuu bilfiil daimî ve küllî değil. Zira kabulün madem şartları vardır; külliyet ve daimîlikten çıkar. Belki, ya bilfiil muvakkattir, mutlaktır; veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi ehâdisteki külliyet ise, imkân itibarıyladır.
Meselâ, “Gıybet, katl gibidir.” Demek gıybette öyle bir fert bulunur ki, katl gibi bir zehr-i kàtilden daha muzırdır. Meselâ, “Bir güzel söz, bir abdi âzâd etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer.”
2 Şimdi, tergib veya teşvik için, o müphem ferd-i mükemmel, mutlak bir surette her yerde bulunmasının imkânını vaki bir surette göstermekle, hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmektir.
Hem de şu âlemin mikyasıyla âlem-i ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en üyüğü, oranın en küçüğüne muvazi gelemez. Sevab-ı a’mâlnazarımız ona dar geliyor, aklımıza sığıştıramıyoruz. Meselâ o âleme baktığı için, dünyevîمَنْ قَرَاَ هٰذَا اُعْطِىَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسٰى وَهَارُونَ
1
yani
اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ اْلاَرَضِينَ رَبِّ الْعاَلمِينَ وَلَهُ الْكِبْرِيَاۤءُ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ اْلاَرَضِينَ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَلَهُ الْعَظَمَةُ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ وَلَهُ الْمُلْكُ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
2
İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyade nazar-ı dikkatini celb eden, şu gibi rivâyetlerdir. Hakikati şudur ki:
Dünyada, dar nazarımızla, kısacık fikrimizle, Mûsâ ve Hârun Aleyhimesselâmın sevaplarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz? Âlem-i ebediyette, Rahîm-i Mutlak, saadet-i ebediyede, nihayetsiz ihtiyaç içinde bir abdine, birtek virde mukabil vereceği hakikat-i sevap, o iki zâtın sevaplarına—fakat daire-i ilmimize ve tahminimize giren sevaplarına—müsavi olabilir.
Meselâ, bedevî, vahşî bir adam, hiç padişahı görmemiş, saltanat haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder; o mahdut fikriyle, bir padişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hattâ bizde sade-dil bir taife var ki, eskiden diyorlardı ki: “Padişah kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor.” Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir surette tahayyül ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor! Âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farz ediyorlar.
Şimdi, biri o adamlardan birisine dese, “Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin padişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim. Yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim”; o söz hakikattir. Çünkü, haşmet-i padişahîden onun dar daire-i fikrine giren, ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir.
Netice-i kelâm: Ey insafsız ve dikkatsiz ve imanı zayıf, felsefesi kavî, hodbin, münekkit adam! Şu On Asıl’ı nazara al; sonra sen hilâf-ı hakikat ve kat’î muhalif‑i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Zira, evvelâ o On Asıl’ın on dairesi seni inkârdan vazgeçirir. “Hakikî bir kusur varsa bize aittir” derler. “Hadise râci olamaz. Eğer hakikî değilse, senin sû-i fehmine aittir” derler.
Elhasıl, inkâr ve redde gitmek için, şu On Asıl’ı tekzip ve iptal etmek lâzım gelir. Şimdi, insafın varsa, bu On Usulü kemâl-i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. “Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır” de, ilişme.
. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.